Ankara (!) Sokaklarında küçük adımlarımın bulunduğu, gençliğimi özgürce yaşadığım şehir.  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden doktor çıkıp,  Güneydoğu Kurtalan Ekspresi’ne bindiğimde saat on biri gösteriyordu. Ardımda el sallayan annem, babam ve birkaç akrabam trenin hızlanmasıyla tek tek gözlerimin önünden kaybolduğunda,  trenin cam kenarında yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Mevsim kıştı. Şehir ve kasabaları raylardan gelen tıkırtılar arasında geçerek yol alıyorduk.  Tren beni uçsuz bucaksız beyaza bürünmüş ovaların arasından süzülerek ilk görev yerim …

Çocuktum. Bir yaz günü her tarafım sırılsıklamdı. Babam iki katlı evimizi Ermenilerden satın almıştı.  Eski ve ilginç bir mimarisi vardı. İlk kez içeri girdiğimde gördüğüm büyükçe bir hol ve altı odaya açılan kapılardı. Boyları yüksek ve oymaları vardı. Bahçeye bir odadan geçiliyordu. Bahçemizde ceviz ağaçları çoğunluktaydı.  Sonradan öğrendim ki, bu ağaçlar Ermeniler için bir nevi kutsalmış. Elma ve armut ağaçlarının bulunduğu yerde bir de kuyumuz vardı. Beş kız, üç erkekle …

Ankara’da geçen çocukluğumun küçük adımlarımın bulunduğu tozlu ve çamurlu sokaklarında dolaşan  minibüslerden atlı ve altı oklu küçük kâğıtlarla bayrakların atılışını izlerdik. Broşürlerdeki sıfatların kim olduğunu bilemezdik. Tek bildiğim, bababım iki katlı gecekondumuzda o siyasilerin belirlediği ücretlerle yaşam mücadelesi vermesiydi. Okullarda sınıf başkanı seçerken bu kadar zorluk çekmezdik. Aramızdan en çok oyu alan ve tahtaya ismi yazılan arkadaşımızı hep birlikte alkışlardık. Bizler o yaşta bunu başarırken, neden büyüklerimiz bir seçimi adaletli …