Küçüklüğümüzde babamız bizi Ankara’daki Gençlik Parkı’na götürürdü.  Lunapark’da sandalların gidip geldiği göletin kenarında bir masa tutulur, bir de semaverle keyif yapardık ailecek… Aslında aklımız oyuncaklara takılırdı.  Salıncaklar, çarpışan otolar derken, dönme dolaba binerdik. Öyle hemen de binilmezdi. Biraz sıra beklerdik. Beklerken de merak ederdik,  ‘yukarılarda neler var’ diye… Dolaptı işte, döner dururdu. Yukarıya çıkıldıkça Lunaparkı ve Ankara’yı kuş bakışı görürdük.  Aşağıya inince de değişik duygulara kapılırdık.  Şimdilerde bu dolapların çok …

Bakınız, hapishanelerimizde hiç yazan ve çizenimiz yok! Ülkem de hiç kimse kimsenin hakkına tecavüz etmiyor. Sokaklarımız tertemiz, insanlarımız nezaketli, tanıdık, tanımadık herkes birbirine karşılaştıkları her yerde selam bile veriyor!  Kırmızı ışıklara yani trafik kurallarına öylesine riayet ediyor ki, ölüm ve kaza oranları yok denecek kadar az! Çalışanlarımız yaşamlarından öylesine memnunlar ki, sendika kurmaya bile taraftar değiller! Bazen ufak tefek haklarını aramak için sokağa çıktıklarında polisler hiçbir şey yapmadan onlarla birlikte …

         Çocukluğumda Ankara’daki sağ-sol çatışmaları, hava kirliliği yoğun olan şehir hayatından ve yayınevimizdeki iş temposundan uzaklaşmak için yaz aylarında büyükbabamın emekliliğinden sonra oturduğu kasabadaki iki katlı evine on veya on beş günlüğüne giderdim.             İlk köy hayatını orada tatmıştım. İnekle çekilen altı çakmak taşı dediğimiz düvenin üstünde güneşin parlattığı samanların üstünde kayarak gitmenin keyfi bir başkaydı. Orak nedir, orada öğrenmiştim. Ankara özlemi olan birçok arkadaşım olmuştu. Onlara saatlerce Ankara’yı anlatsam …