Ankara (!) Sokaklarında küçük adımlarımın bulunduğu, gençliğimi özgürce yaşadığım şehir.  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden doktor çıkıp,  Güneydoğu Kurtalan Ekspresi’ne bindiğimde saat on biri gösteriyordu. Ardımda el sallayan annem, babam ve birkaç akrabam trenin hızlanmasıyla tek tek gözlerimin önünden kaybolduğunda,  trenin cam kenarında yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Mevsim kıştı. Şehir ve kasabaları raylardan gelen tıkırtılar arasında geçerek yol alıyorduk.  Tren beni uçsuz bucaksız beyaza bürünmüş ovaların arasından süzülerek ilk görev yerim …

Çocuktum. Bir yaz günü her tarafım sırılsıklamdı. Babam iki katlı evimizi Ermenilerden satın almıştı.  Eski ve ilginç bir mimarisi vardı. İlk kez içeri girdiğimde gördüğüm büyükçe bir hol ve altı odaya açılan kapılardı. Boyları yüksek ve oymaları vardı. Bahçeye bir odadan geçiliyordu. Bahçemizde ceviz ağaçları çoğunluktaydı.  Sonradan öğrendim ki, bu ağaçlar Ermeniler için bir nevi kutsalmış. Elma ve armut ağaçlarının bulunduğu yerde bir de kuyumuz vardı. Beş kız, üç erkekle …

1976 yılının ilkbaharıydı. On bir yaşındaydım. Beni evlat edinen ailemle birlikte Bursa’nın eski otogarında otobüsten indiğimde köhne bir yerle karşılaştım.  ‘Anne’ diyeceğim kadınla birlikte merdivenlerinden indiğimde, dükkânların birçoğunda çeşit çeşit işlemeli havlular kapı önlerindeki yerlerini almıştı. Kiminde de kestane ve pişmaniye kutuları. Çeşit çeşit havluların raflarında dizili olduğu dükkânlardan birine girmiştik. Aldığımız havlunun üstündeki “Anneme Sevgiler” yazısını görünce, gözyaşlarım tutamadım. Ah Annem!  Müteahhit Babamın bütün mal varlığını kaybettikten sonra ani …