Çiftlik şehrin on kilometre uzağında, doğa harikası bir göle komşu köyün girişindeydi. Yakın çevresi usta bir ressamın elinden çıkan bir tablo güzelliğinde, yemyeşil ve oldukça geniş bir araziye sahipti. Tam ortasındaki üç katlı evin her mevsimi süsleyecek, etkileyici bir güzelliği vardı. Çiftliğin sınırları bir insanın erişemeyeceği yükseklikteki çit ve dikenli ağaçlarla çevriliydi. Demirden giriş kapısı iki kanatlı ve yüksekti. Kapının her iki kanadında aslan motifli …

Taksi, şoförün arka arkaya bastığı “Dat! Dat!” korna sesleri arasında dörtlüleri yakmış bir halde gecenin karanlığını yararak ilerliyordu. Aracın içindeki kadın ha doğurdu ha doğuracaktı. Şoför, hamile kadının arkadan gelen bağırışları arttıkça gaza biraz daha yükleniyor, çukurlara girmemek için direksiyonu bir sağ bir de sol yaparak aracı dans ettirircesine sürüyordu. Önü boş olunca dikiz aynasından baktı, adamın boncuk boncuk terleyen yüzü sokak lambalarının ışıklarıyla parlıyordu. Şehre yeni açılan hastane batı …

Ankara (!) Sokaklarında küçük adımlarımın bulunduğu, gençliğimi özgürce yaşadığım şehir.  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden doktor çıkıp,  Güneydoğu Kurtalan Ekspresi’ne bindiğimde saat on biri gösteriyordu. Ardımda el sallayan annem, babam ve birkaç akrabam trenin hızlanmasıyla tek tek gözlerimin önünden kaybolduğunda,  trenin cam kenarında yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Mevsim kıştı. Şehir ve kasabaları raylardan gelen tıkırtılar arasında geçerek yol alıyorduk.  Tren beni uçsuz bucaksız beyaza bürünmüş ovaların arasından süzülerek ilk görev yerim …