Taksi, şoförün arka arkaya bastığı “Dat! Dat!” korna sesleri arasında dörtlüleri yakmış bir halde gecenin karanlığını yararak ilerliyordu. Aracın içindeki kadın ha doğurdu ha doğuracaktı. Şoför, hamile kadının arkadan gelen bağırışları arttıkça gaza biraz daha yükleniyor, çukurlara girmemek için direksiyonu bir sağ bir de sol yaparak aracı dans ettirircesine sürüyordu. Önü boş olunca dikiz aynasından baktı, adamın boncuk boncuk terleyen yüzü sokak lambalarının ışıklarıyla parlıyordu. Şehre yeni açılan hastane batı …

Ankara (!) Sokaklarında küçük adımlarımın bulunduğu, gençliğimi özgürce yaşadığım şehir.  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden doktor çıkıp,  Güneydoğu Kurtalan Ekspresi’ne bindiğimde saat on biri gösteriyordu. Ardımda el sallayan annem, babam ve birkaç akrabam trenin hızlanmasıyla tek tek gözlerimin önünden kaybolduğunda,  trenin cam kenarında yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Mevsim kıştı. Şehir ve kasabaları raylardan gelen tıkırtılar arasında geçerek yol alıyorduk.  Tren beni uçsuz bucaksız beyaza bürünmüş ovaların arasından süzülerek ilk görev yerim …

Çocuktum. Bir yaz günü her tarafım sırılsıklamdı. Babam iki katlı evimizi Ermenilerden satın almıştı.  Eski ve ilginç bir mimarisi vardı. İlk kez içeri girdiğimde gördüğüm büyükçe bir hol ve altı odaya açılan kapılardı. Boyları yüksek ve oymaları vardı. Bahçeye bir odadan geçiliyordu. Bahçemizde ceviz ağaçları çoğunluktaydı.  Sonradan öğrendim ki, bu ağaçlar Ermeniler için bir nevi kutsalmış. Elma ve armut ağaçlarının bulunduğu yerde bir de kuyumuz vardı. Beş kız, üç erkekle …