Bakınız, hapishanelerimizde hiç yazan ve çizenimiz yok! Ülkem de hiç kimse kimsenin hakkına tecavüz etmiyor. Sokaklarımız tertemiz, insanlarımız nezaketli, tanıdık, tanımadık herkes birbirine karşılaştıkları her yerde selam bile veriyor!  Kırmızı ışıklara yani trafik kurallarına öylesine riayet ediyor ki, ölüm ve kaza oranları yok denecek kadar az! Çalışanlarımız yaşamlarından öylesine memnunlar ki, sendika kurmaya bile taraftar değiller! Bazen ufak tefek haklarını aramak için sokağa çıktıklarında polisler hiçbir şey yapmadan onlarla birlikte …

         Çocukluğumda Ankara’daki sağ-sol çatışmaları, hava kirliliği yoğun olan şehir hayatından ve yayınevimizdeki iş temposundan uzaklaşmak için yaz aylarında büyükbabamın emekliliğinden sonra oturduğu kasabadaki iki katlı evine on veya on beş günlüğüne giderdim.             İlk köy hayatını orada tatmıştım. İnekle çekilen altı çakmak taşı dediğimiz düvenin üstünde güneşin parlattığı samanların üstünde kayarak gitmenin keyfi bir başkaydı. Orak nedir, orada öğrenmiştim. Ankara özlemi olan birçok arkadaşım olmuştu. Onlara saatlerce Ankara’yı anlatsam …

Ülkemi bir baştanbaşa gezerek adaleti arayacaktım. Aracımın suyuna, yağına, lastiklerine baktırdım. Bir de cebimdeki paraya… Tüh Allah kahretsin! Zorunlu Trafik Sigortası’nı unutmuştum. Bitmesine birkaç gün var. Bir araştırma yaptım. Geçen sene yatırdığım sigortanın iki misli pahalılaşmış. Daha yola çıkmadan adaleti bulamadım! Bir gecede Ankara’nın meclisinden çıkıvermiş, sonrada Beştepe’deki sarayda onaylanıp Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiş! Girmiş girmesine de emeklisi sızlana sızlana, zengini de güle oynaya aynı pirim tutarını kuzu kuzu …