İnsanoğlu, şairin bir kaç cümle ile özetlediği gibi;  doğuyor, gülüyor, ağlıyor ve sonunda yaşama veda ediyor. Birçoğumuz çocukluğunu bile yaşayamadan bir gün geliyor ki telli duvak ve ya damatlıklar içinde kendisini nikah memurunun karşısında buluyor. Sonra?  Çoluk çocuklar derken, ak saçlara kar düşüp dişler takmaya geçince, yalnızlığı oynuyoruz pencere gerilerinde çocuklarımızı bekleyen gözyaşlarımızla.          Düğün geleneklerimiz de bir başka olur. Hele köy düğünlerimiz;  kurulan içki sofraları, damat tıraşları, gelinin kına gecesinde …

Kordonboyu, yalnızca evli olanların uğrak yeri değil, benim gibi yalnız kalanların da uğrak yeri oluyordu. Kimisi keyifli, kimisi dertli bir halde denizin uzaklarına dalıyordu. İşte ileride bir delikanlı, tıpkı düşünen heykel gibi. Sigarasını öyle tüttürüyor ki sanki sırılsıklam aşıkcasına…          Bir günün ardından tempolu işim beni de yormuş,  yorgunca düşmüştüm kordonboyuna. İyot kokusunu içime çektiğimde  ve denizin o  eşsiz güzelliğiyle kendime ancak gelmiştim. Her zamanki gibi yine …

“Gurbet o kadar acı ki…” diye başlayan bir şarkımız var.  Hele hele binlerce kilometre uzakta olursa bu gurbetlik. Sınırlarımız ötesinde zor koşullarda çalışan, yabancı düşmanlığı gören, Ağrı’dan, Edirne’den, Hakkâri’den “Umut kapısı” diye gittiği, hor görüldüğü yaban ellerinde vatan hasreti ile yanıp tutuşan vatandaşlarımızdan haberimiz var mı?  Hiç radyolardan gurbetteki işçilerimizin küçük çocuklarının duygulu konuşmalarını işittiniz mi? Nasıl da, “Anacağım seni çok özledim!” , “Babacığım bu sene okula başladım.” diye devam …