Yazar Hakkında

Ankara’nın gecekondu semti Akdere’de 3 Eylül 1958 yılında iki katlı beyaz badanalı bir evde dünyaya gelmişim. Gecekondunun bahçeleri alabildiğine özgürlüktü. Kiraz ağaçlarının en tepesine çıkılır ve kulaklarımıza taktığımız iri kirazlarla gülüşürdük. Yazları bir başkaydı. Bahçemizdeki variller içindeki suya dalıp, serinler, şaşkın ördekler gibi kurulanırdık güneşin sıcaklığında.

Bir başkaydı oyuncaklarımız, telden araba, tahtadan tornet arabası yapardık yaratıcı minik ellerimizle. Dedik ya yaratıcıydık o dönemler. Hele arka bahçemizin gölgeliğin tadına doyun olmazdı. Müsamerenin kolonyasını rengarenk gramofon kâğıtlarıyla yapıp, konuk arkadaşlarımıza ikram ederdik. Destan satanların peşinden gider, ağıtları ayakkabılarımızın çamura saplanmasında dinlerdik. Komşuluklar bir başkaydı gecekonduda… Oyunlarımız gündüzlere sığmaz, geceleri kâh Karabulut amcaların ve şişman Meliha Teyzenin bahçesinde fıkra ve sohbetlerin hoşluğunda gecelerdik… Mahallemiz siyasilerin unutmuşluğunda 1965 yıllarında şehrin uzaklarındaydı… Sokaklarında asfalt yoktu ama siyasi partilerin at ve altı ok bayrakları her tarafı süslerdi…

1968 yılı gecekondunun özgürlüğünden ayrılıp, Cebeci semtinin asfaltlı, temiz çocukların bulunduğu, bana da yüksek gelen Levent Apartmanının 6. katına taşındığımızda, kendimi sanki gökyüzüne yakın hissederdim. Geceleri uçakların geçişini balkonda yıldızların çokluğunda ve kaymasında izlerdim. Babam sattığı gecekondumuzun sermayesi ile açtığı ve Doğan Yayınevi adını koyduğumuz kitapçı dükkanımızı gece gündüz bekledik. Kitaplar, artık en iyi dostum olmuştu. Kemalettin Tuğcu’nun romanlarındaki ezilenleri okuyup iyiliği öğrenmiştim kalbimce. Ve her hafta gittiğimiz sinemalarda Türk filmlerinin duygusallığına ağlardık sevgililerin ayrılışlarında. Ve ilk televizyonu izlemenin onurunu yaşadık Grundig mağazasının önünde biriken kalabalığın çekirdek çitlemelerinde. Çoğu zaman evimize gelen ve artık bizden biri olan “Tele konuklar”ı ağırlardık, annemin güzel pasta ve meyve ikramlarında… Zamanla kayboldu misafirler, komşularımızın evine giren televizyonlarla.

Çocukluğum ve gençliğimde öğrenci hareketlerini gördüm. Polis ve öğrenci çatımalarının en şiddetlisini izledim, 12 Eylül öncesi yıllarda. Siyasal ve Hukuk Fakültelerinin bahçelerinde tabancalardan fırlayan kör kurşunlar ve taşlar uçuştu dükkânımızın önlerinde. Kepenkler ardında can havliyle sığındık tezgâh gerilerine. Prof Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, şair, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Fikret Otyam gibi yazarların kitaplarını bastığımız yazarların, babamla yaptığı akşamüstü sohbetlerini keyifle dinledim. Ve onların kitaplarını matbaamızda orijinallerini ilk dizenlerden oldum. Dükkanımızın önündeki Cemal Gürsel Caddesi’nde nice yürüyüşlere tanık oldum, polislerin panzerli su sıkmalarında ve polislerin coplu dayaklarında… Ve 12 Eylül darbesinin ardından yayınevimiz ve matbaamızın sonlandığı yıllardı 1980. Askerlik dönüşü Ordu şehrinden aldığım teklifi değerlendirip, Karadeniz 52 Gazetesi’nde dizgi operatörü olarak çalıştım. Hürriyet Muhabiri arkadaşımızın ölümü üzerine yazdığım “ Ağlayan Tuşlar” yazımı beğenen Yayın Yönetmenimizin teklif ettiği, Tercüman Gazetesi ve Akajans’ın muhabirliğini kabul ederek ilk gazeteciliğime başladım. Dört ay oteldeki yaşamımı daha sonra bir odalı ev kiralayarak devam ettim. Geceleri en yakın arkadaşım, süpürgelikte bir türlü bulamadığım fareydi. Daktilo ve farenin tıkırdamaları arasında yazılarımı tamamlar, öyle uykuya dalardım. Politikacı, sanatçı ve futbolcu gibi birçok ünlüyü gazetecilikte tanıdım. Daha sonra maddi nedenlerle gazetecilik mesleğini noktalayıp, Ne uzayıp, ne kısalmak için PTT’de göreve başladım. Hep söylerim; “İki yıl gazetecilik yaptım, yirmi sekiz yıl gibi yaşadım. Yirmi sekiz yıl memurluk yaptım, iki yıl gibi yaşamadım.”

Evliyim ve Allaha emanet bir erkek çocuğumuz var,

Bir de içimde Atatürk Sevgisi…

Okumayı, araştırmayı ve yazmayı çok seviyorum.

“ Daha iyi bir dünya için herkesin yapabileceği mutlaka bir güzellik vardır” diyor,

Saygı ve Sevgilerimle,
Ertuğrul Erdoğan


NOT: TÜM HAKLARI SAKLIDIR (2016) – “Yazılarımın bazıları Noterce, bazıları ise TASDİX Firmasınca onaylı olduğundan bunlar izinsiz kopyalanamaz.”

——————————————————————————————–

Ertuğrul Erdoğan 

I was born in Akdere, the ghetto of Ankara in a two-storey whitewashed house. The gardens of the ghetto was fulfilled with the joy freedom. We used to climb to the top of the cherry trees, dolling our ears with cherries and falling about laughing. Summers were different though. During the summer to chill out, we were diving into the water in big barrels which was located at our garden and were drying ourselves under the sun with the sense of puzzled ducks.

Toys were different back then. With out tiny little hands we were inventing cars made of wires, and tornet cars made of wood. As I said, we were so creative at that times. By the way the shade residing at backyard was moreish. The cologne of our special event was colorful papers which we were treating to our visitors. We were running after the story tellers and listening elegies when our shoes got stuck to the mud. Neighbourhood was also different at ghetto. Day time was not enough for our games, when the day met with the dark, we were either at Uncle Karabulut or Aunt Meliha with the company of laughters and chit-chats. Our politically forgotten neighbourhood was far away from the city in 1965. There wasn’t a single paved street, but ornamental flags and on them symbols such as a horse and six arrows were running at the each side of the streets.

In 1968, I had to leave my freedom at ghetto where I used to live and moved to Levent Apartment, which was so tall for me, in Cebeci district fulled with neat kids, paved streets. I used to feel closer to the sky in that flat. I used to watch the passage of shifting planes, and the multitude of stars in the balcony at night. My father sold the house in ghetto and invested the money to a bookstore named Doğan Yayınevi. We were at the store during the day and the night time. Books had become my best friend with that store. With my little heart I learned the way to be a good person with the stories of the poor from Kemalettin Tuğcu’s novels. We used to cry over the overwhelming bitter grief of the Turkish movies which lovers were seperated all the time. And we also had the honor of watching TV for the first time with a crowd cracking pips in front of the Grundig store. We were hosting the “Tele Guests” who became a part of our family with the nice bakery and fruit services of my mother. When televisions started to be the main guests of their own house, those family members were vanished forever.

I observed revolutionary student movements during my childhood and youth. I was left in the middle of the most severe struggles between the police and students. From the gardens of the Political Science and Law Schools, we saw bullets and stones falling in front of our bookstore. We were hiding ourselves behind the counter in the back of shutters. I kept company to the delightful conversations of my father with Constitutional Law Professor Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy who was assassinated, the poet Hasan Hüseyin Korkmazgil, and poet, journalist and photography master Fikret Otyam and published many books. And I was the one designing their books for the first time at the printing house. I witnessed many public processions which was taking place in front of our bookstore, with the water jet intervention of the police and also so many fights.

In 1980’s, after the 12nd September Coupe, our bookstore and printing house sealed and closed. After I finished my military service I took the proposal coming from Ordu and started to work at a local newspaper Karadeniz 52 as a typesetting operator. Right after that, our Chief Editor Uğur Gürsoy like the story that I named “Crying Keys” on the death of our collegue from Hürriyet, and offered a job as a journalist at Tercüman and Akajans. At first, for 4 months I kept living in a hotel room which was really hard to handle and then I moved to a studio flat.

My best friend at nights was a mouse that I could never find at the dado. I was completing my articles with the company of the typewriter and also the mouse, and sleep deeply. I get to know a lot of celebrities such as politicians, artists and football players. Then, because of the financial reasons, I had to leave my job as a journalist and started to work as an officer at PTT in order to have a stable life.

As I always say “Although I worked as a journalist for 2 years, it lasted 28 years. But my 28 years at PTT was not even got near to that 2 years.”
I am married and I have a son called Doga Ege. I carry humble love for Ataturk deep in my heart.

I love reading, researching, and writing.

I believe, for a better world there is always something beautiful that one can do.
Respect and Love …

Translated: Serkan Kaan KALGOR

Comments are closed.