Beynimdeki Orospu

e3-950977

Yorganını kafasına kadar geçirse de sokakta yürüyen atın nal sesleri Müge’nin içini bir tuhaf ediyordu. Uykusunun en tatlı yerinde bu sesi duyar duymaz, kulağının birisini yastığa gömüp diğerini ise eliyle kapattı. “Ya sabır!” çekerek yatağının içinde bir solucan gibi büzüşüp öylece kalakaldı.  “Çongara Fasulye!” diye atın kayışını tutarak avazı çıktığı kadar bağıran satıcının sokaklarından uzaklaşmasıyla Müge bir an olsun rahatlamıştı.

Müge hiç evlenmemişti. Küçük bir inatlaşma ve ardından gelen karşılıklı kaprislerin çığ gibi büyümesi sonrası çok sevdiği nişanlısından yirmili yaşlarında ayrılmıştı. Yüzüğünü ise Dayısı Hasan Amca vasıtasıyla geri göndermişti.  Araya barıştırmak için girenler olsa da inadı inattı Müge’nin. Öylesine uzun boylu bir kız da değildi. Türk boyu standartlarındaydı. Kız dediysek,  okul çağındaki liseli kızlar gibi değildi. Yaşı biraz geçkindi. Kırk dört yaşına gireli birkaç gün olmuştu.

               Oturdukları semt Osmanlı dönemlerinden kalmaydı. Sokakları dar ve kırçıllı taşlarla döşenmişti. Buradan iki araç zor geçerdi. Araçlar yavaş ilerlerken şoförler aynalarını içeriye doğru çekseler de birbirlerine sürtmeden geçmeyi genellikle başaramazlardı. Aynaların ufak bir sürtmesinde bile şoförler birbirleriyle ağız dalaşına girerlerdi. Hatta onların bu gürültüleri evlerin içinden bile duyulurdu çoğu kez.  Müge’nin oturduğu ev, mahallenin köşe başındaydı. Gelip geçenlerce göze batan ve genç delikanlıların akşamüzeri elektrik direğinin altında toplanıp sohbet ettikleri yere de yakındı. Gençler burada oyun oynayıp şakalaşırlardı. Birbirlerine anlattıkları açık seçik fıkralara patlatılan kahkahalarıyla mahalleliyi rahatsız ederlerdi. Mügelerin evi iki katlıydı. Kiremit rengine çalan renklerin arasına serpiştirilmiş beyaz desenli haliyle gösterişliydi. –Belediyenin desteği ile restore edilmişti.- Evin arka tarafındaki geniş bir bahçesinde, bir manav dükkânını aratmayacak çeşitte meyve ağaçlarıyla doluydu.  Burası çocuklarının gizlice girdiği, yanlarına getirdikleri poşetlere meyveleri doldurup sonra da kaçtıkları bir mekândı. Bir keresinde ağaçtan kirazları aceleyle koparan kilolu bir çocuk, Ömer Amca’nın sesini duyar duymaz korkudan aşağıya meyve poşetiyle birlikte düşmüştü.  Çocuğun hemen altında meyveleri toplayan Müge’yi annesi eğer çağırmamış olsaydı, Müge belki de sakat kalacaktı.

               Bahçedeki çardakta akşamları sarı ampul üzerinde uçuşan böceklere rağmen yenen yemeğin lezzetine doyum olmazdı. Buradaki sohbetler, gece yarılarına kadar sürünce Müge işine çoğu kez birkaç saatlik uykusuyla giderdi.  Kahramanımızın nerede çalıştığını merak ettiniz değil mi? Müge bir devlet memuruydu. İşyeri evlerine yakın sayılırdı. Ne otobüse ne de dolmuşa binerdi. Akşam işten çıktığı gibi on veya on beş dakikada evinde olurdu. Emekliliğine de az bir zaman kalmıştı. İş yerindeki takvimine tıpkı askerlerin defterlerine çentik attıkları gibi günlerine işaret bırakırdı.

             Onun sanırım fiziğini de merak ettiniz.  Düz ve kahverengi saçları göğüs hizasındaydı. Gözlerinin rengi de saçlarına uyumluydu.  Yüzünde sivilce namına hiçbir şey yoktu. Süt beyazı cildi pırıl pırıldı. Nişanlısından ayrıldığından bu yana nedense makyaj yapmaya pek sıcak bakmazdı. Özel gün veya bayramlarda yeşil kalemi gözlerinin üstüne, uçuk kırmızı renkli dudak boyasını da dudak izlerini taşırmadan belli belirsiz sürerdi.

           Müge’nin babası Ömer Amca, Bursa’nın yerlilerindendi. Zücaciye dükkânlarını kapatmadan önceki birikimleriyle edindiği evlerinin alt katından aldığı kira yanı sıra yüksek olmayan bir emekli aylığıyla geçimini sağlıyordu. Müge’nin aldığı maaş fena değildi. Genelde maaşının büyük bir bölümünü babasına teslim ederdi. Babaları, mahallenin titiz ve temiz kalpli olduğu kadar sinirli bir amcasıydı.  Çoğu zaman gözü gibi baktığı meyve ağaçlarının etrafında arkasına sakladığı sopasıyla gezinirdi. Bahçelerine dadanan çocuklara vurmasa da onları korkutmak adına metrelerce kovaladığı olurdu. Kovalasa iyiydi. Onların evlerine uğrayıp babalarına tek tek şikâyet ederdi çocuklarını.

             Ömer Amcanın en büyük zevki,  büyük oğluyla birlikte pazar günleri erkenden kalkıp yirmi dakika süren araba yolculuğundan sonra Mudanya’ya bazen de Küçük Kumla taraflarına balığa gitmekti. Müge’nin erkek kardeşi Selim, üniversiteye yeni başlamıştı.  Ailesi onun çalışkanlığıyla gurur duyuyordu. Yakışıklı olması, komşu kızlarını evlerinden çıkartmazdı.

            Gelelim Annelerine. Onun da yaşlılığın ilk belirtileri saçlarından ve yanaklarının sarkmasından belliydi. Gözleri şeker hastalığı nedeniyle eskisi gibi görmüyordu.  Komşularıyla yaptığı sohbetlerde gençliğinde çok çektiğinden yakınırdı. Sahi bu arada, arka odada kalan babaannelerini az kalsın unutuyordum.  O tam bir Osmanlı kadınıydı. Kanı vücudundan iyice çekilmiş, elleri üzerindeki yeşil yeşil görünen damarları ha patladı ha patlayacak gibiydi.  Göz çukurları bir iskelet görünümünde derindi. Dudakları mor ve sönmüş bir balona benziyordu. Bacakları dermansız ve üzerinde et kalmamış bir kemik görünümündeydi. Yürümeye mecali yoktu. Hep yatağıyla barışıktı.

 Yattığı odasının duvarında asılı olan fotoğraftaki kaytan bıyıklı bahriyeli kocası Rıza Efendi’yle her gece yatmadan önce bakışır ve konuşurdu.  Odasına girenler onu fotoğrafla konuşurken gördüklerinde sessizce uzaklaşırlardı. Bazen de siyah-beyaz fotoğrafı gözlerine yakın tutup uzunca okşadığı olurdu.

             Kışın son karı mart ayının ortasında yağmıştı. Hem de fena yağmıştı. Her taraf bembeyaz ve karın boyu neredeyse dizlere kadardı.  Müge bugünün tatil olmasına çok sevindi. ”İşe gitmiş olsaydım, karlara bata çıka nasıl yürürdüm?” diye düşündü. Tekrar yorganı kafasına doğru çekti. Şimdiye kadar işitmediği farklı sese kulak verdi.  Yorganı korkuyla itekleyip çevresine bakındı. Kimseyi göremedi. Genç bir adamın  “Orospuuuu!…”diyen sesine önce  aldırış etmedi.  Aynı sesi tekrar işitince bu kez korkudan titreyen bacaklarını karnına doğru çekip bir kaplumbağa gibi kabuğuna gizlendi. Gözlerini de sımsıkı kapatıp sesin kaybolmasını bir süre bekledi. Ses sürekli yankılanarak kulağını tırmalıyordu. İçinden bildiği bütün duaları  okudu. Ses devam ediyordu.  Sese karşı koymak ve nereden geldiğini bulmak için odasında kulaklarını iki eliyle kapatıp dört dolandı. Sonra da sokağa bakan kalın desenli siyah perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Sokak boştu. Perdeyi yavaşça kapatıp soğumaya yüz tutan yatağına ürkekçe girdi. “Orospuuuu!” diyen sesin nereden geldiğine aklı takıldı. Peş peşe gelen küfürlere sinirleri laçkaydı.  Gözlerini tekrar yumarak sesten uzaklaşmak istese de beceremedi.  Şaşkın ördek gibi tekrar yatağından korkuyla fırlayıp ne yapacağını bilemeden kapıya yöneldi. Göz ucuyla aralıktan baktı. Kimseler yoktu. Korkusu gittikçe artıyordu.  “Küfür eden kim ola ki?” diye kafasını kaşıyarak uzun süre olduğu yerde düşündü. Ayakuçlarına basarak annesiyle babasının yatak odasına, ardından kapının arkasına baktı. Bir şey göremedi. Ardından babaannesinin yattığı son odayı kontrol etti. Herkes derin uykusundaydı. Unuttuğu kardeşinin odasına da baktıktan sonra rahatladı. Bir ara sesin kesilmesine çok sevinmişti. Odasına dönünce televizyonu açıp evlenme programının gece tekrarını izleyerek uykusuna daldı.

              İşe gideceği saatlerde uyanınca “Duyduklarım mutlaka rüya olsa gerek.” diyerek, mutfağa geçti. İçerisi serindi. Masayı, “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…” şarkısını mırıldanarak hazırladı. Kardeşi hariç herkes kahvaltı sofrasındaydı. Uzaktan seslenip gelmesini istedi. Müge kestiği domates ve biberleri karıştırıp üzerine zeytinyağını döktü.  Ardından bardaklara çayları döküp her zamanki yerine oturdu. Kendisinden uzakta duran peynire uzanacağı esnada beynini esir alan “Orospuuu!” sözü kulaklarını tekrar tırmaladı. Çatalı sertçe masaya bıraktı.  Duyduğu iğrenç sesi kardeşinin sesine benzetti. “Çok ayıp çok ayıp… Bir daha bu sözü duymayım!” diye kardeşine söylendi. Masadakiler şaşkınca Müge’ye baktı. Olup bitenlerden kimse bir şey anlamamıştı. Müge  ne dediğinin farkında değildi. Söylediğine utandı. Son lokmasını yiyen kardeşi de şaşkındı, “Abla sen ne söylediğinin farkında mısın?” diyebildi. Ablası kardeşinin kulağına, beynindeki adamın söylediği sözcüğü tekrarlayınca kardeşi elindeki bardağı sertçe masaya bırakıp gözlerini açarak, Abla iyisin değil mi?” diyerek, sofradan hızla kalkıp odasına gitti.  Ailenin büyükleri olup bitene hâlâ şaşkındı. Müge, kahvaltısını bırakıp köşeye çekildi. Anlamsızca yere çömelerek kulaklarını tıkamaya çalıştı. Yüzünü buruşturup uzun süre öylece bekledi.  Ailesi çember oluşturmuş başındaydı.  Annesi, “Kızım iyi misin?” diyerek, saçlarını okşadı. Üzüntüsünü belli etmek istemese de beceremedi.  Sesin bir ara uzaklaşmasıyla annesine:

            “Beynimin içinde genç bir delikanlı  bana sürekli  ‘Orospuuuu!’ diye bağırıyor. O zaman sanki çıldıracak gibi oluyorum!”

            “Kızım hayal görüyorsundur, kim olabilir ki?”

            “Anne,  inanın beynimde dolaşan birisi var. Sürekli küfür ediyor…”

            “Yarın doktora gidelim, ne dersin?”

            “Böyle devam ederse…”

Karlar çabuk erimiş, baharın eli kulağındaydı. Toprağın ısınması, çıkan buhardan belliydi. Müge hazırlığını yapıp kendisini dışarıya attı. Çalıştığı binaya yaklaşınca küfür eden adamın sesini bu kez az da olsa derinden işitiyordu. Kaşlarını çatarak servisten içeriye girince arkadaşları Müge’nin iyi olmadığını anladılar. Samimi olduğu servis arkadaşı Yeşim:

               “Mügeciğim ne bu halin? Suratından düşen bin parça…”

          “Sana anlatacaklarım var. Kulağımın içinde genç birisi bana sürekli ‘Orospuuu!’ diyor. Vallahi çıldıracağım!  Artık dayanacak gücüm kalmadı!”

               “İşittiklerin hayal olmasın? İstersen bugün birlikte hastaneye gidelim. Ne dersin?”

            “Gerçekten son günlerde iyi değilim.  Yeşim,  “Ben müdür beyden izin alır, birlikte gideriz.” sözüyle kafasını iki tarafa sallayıp taktığı gözlüğüyle önündeki evraka daldı.

            Akşamüzeri işten dönenlerin yaya kalabalığı ile araçların trafikteki çokluğu şehre kâbus gibi çökmüştü. Müge,  annesinin tembih ettiklerini Alış Veriş Merkezinden alıp kalabalığa karıştı. Doktorun verdiği ilaçları alıp almamakta bir ara tereddüt etti. Ya bu gecede beni rahatsız ederse…” tedirginliğiyle eczaneye uğramaya karar verdi. İlaçlarıyla birlikte eve dönerken beynine dadanan genç, Müge’nin peşini bırakmadı. Arka arkaya sıraladığı “Orospuuu!” sözcüklerini kalabalıkta duymak istemedi. Yüzünü buruşturarak kapının ziline dokundu. Kapıyı açan kardeşi, “Gel abla, bütün gün seni merak ettik. Doktora gittin mi?” sözüne Müge, gerginleşen yüz ifadesiyle; “Yeşimle birlikte gittik, MR çektiler. O tabut gibi cihaza girmek ne zormuş. Kalbim yerinden fırlayacaktı. Teknisyen, cihaza girmeden önce sakın yutkunmayın, öksürmeyin deyince, psikolojik midir nedir, cihazın içine girer girmez bir gıcık tuttu.  Öksürmemden teknisyen bir süre beklemek zorunda kaldı. Neyse ki sonradan dayandım.” Kardeşi, “Abla ben de daha önce girmiştim o cihaza. İçine girince gözlerini kapatıp kendini yeşillikler içinde hayal edeceksin. Biraz gürültüsü var ama…” dedi. Müge, “Allah’tan o gürültü arasında beynime çöreklenen o terbiyesiz gencin pis sözlerini işitmedim. Yarın da kan tahlili vermem gerekiyormuş.” sözüyle elindeki paketleri yere bırakıp kardeşinin mutfağa götürmesini istedi.  “Artık yaşlanmışım.” sızlanmasıyla odasına geçip yatağına uzandı. Peşini bırakmayan genç yanı başındaydı.  Müge; “Şöyle meydana çıksan var ya, sana öyle bir Osmanlı tokadı patlatırım ki nerden geldiğini şaşırırsın!” dese de genç aldırış etmeden yine küfürlerini sıralıyordu.

              Annesi kapıda belirmişti.  Kızının uyuduğunu zannedip geri döndü. Yarım saatlik kestirmenin ardından babasının, “Kızım haydi yemeğe” bariton sesiyle gözlerini aralayan Müge, küfürbaz gencin konuşmalarını bekledi. Duymayınca sevindi. Annesiyle mutfakta baş başaydı.  Ona gencin söylediği küfürlerle iş yerinde çalışamadığından bahsetti. Su dolu bardağı önüne çekip ilaç reçetesini okudu.  Annesine, “Bunlar ne biçim ilaçlar anne! Küçük bir parçası bile insanı saatlerce uyutmaya yetiyor.” Annesi, ”Doktor verdiyse kullanmak zorundasın kızım. Yoksa içindeki adamı biliyorsun…” dedi. Müge,  ilacın etkisiyle beş dakika içinde esnemeye başladı. Çeşme önünde biriken bulaşıkları elden yıkama gücünü kendinde bulamadı. Odasına geçip yatağına uzandı. Bir hafta merakla beklediği dizisini bile seyredemeden anında uyudu. Annesi, kızına kapıdan baktı, derin uykusundaydı. Belli bir süre kızını üzülerek izledi. Onun yüz ve ellerindeki istem dışı hareketlerine şaşırdı. Duasını okuyup yatak odasına geri döndü. Dalmak üzere olan kocasına, “Bey, kızımız son zamanlarda iyi değil.  Allah sonunu hayır eylesin.” diyerek ışığı söndürünce kocası da anında horlamıştı.

            Müge,  gecenin bir yarısı sabah olduğunu zannedip uyandı. Gece lambasının ölgün ışığı arasında saatine baktı, üç olduğunu görünce sevindi. Kulağındaki uğuldamaları hayra yormadı. Birazdan genç adamın küfürlerini işiteceğini hissetti. Ama beklediği gibi olmadı. Sevinerek tuvalete gitti. Ona, “Nerdesin len hıyar, orospunun dölü!” dedi. Karanlık koridordan odasına geçti. Bir çırpıda yatağına girdi. “Nerden söyledim, söylemez olaydım.” diyerek,  yorganı kafasına çekince saatin tik-taklarına kafasını taktı. Korkmuştu. İçindeki sesleri bastırması için radyosunu açtı. Uzun süredir eline almadığı Marcel Proust’un “Kayıp Zamanlar İzinde/Mahpus” kitabını okumaya başladı. “…Hep sorarlar, ‘hayattan beklentileriniz nedir? Ne bekleyebiliriz ki önemli olan ‘hayat bizden ne bekliyor? Beklediklerimiz sanki gerçekleşiyor mu? Hep hayatın dediği olmuyor mu?” satırları ilginç geldi.  Kitaba ayracını yerleştirip yatağın kenarına bıraktı. “Evet, bu hastalığı ben mi istedim? O küfürbazı beynimi dağıtması için ben mi davet ettim? Şimdi onları bedenimden kovabiliyor muyum? Hayır! Demek ki şu an güçlü değilim. Bir ilaç bile benden çok daha güçlü. İçtiğimde koca bedenimi esir alıp beni saatlerce uyutabiliyor. Demek ki hayatın istediği gerçekleşiyormuş…” sözleri arasında saatine baktı. Dördü on geçiyordu. Kitabı tekrar aldı.  “İnsanın iki yüze sahip olması durmadan ikiye bölünmesi gerektiğidir. Çünkü maskesini çıkartıp atarak kuklasını öldürme anı her zaman gelip çatabilirmiş. Eğer maske olmasa, insan yüzünün zarfını koparacaktı…” satırlarına söylenecek sözler buldu. “Peki,  beynimdekiyle nasıl yaşayacağım? Beni esir alan küfürbazdan nasıl kurtulacağım? Beynimin her kıvrımını kuşatmış bir halde ne yapacağım? Tanrım ne yapacağım! Kurtulmak istiyorum!” diye,  hayıflandı.

                 Radyoda John Holt’un seslendirdiği ve 1980’lerin popüler şarkısı “Good Night My Love” şarkısının sesini biraz daha açarak pencere kenarına oturdu.  Perdeyi hafifçe aralayıp dışarı baktı. Kimseyi göremedi. Sokak lambasının altında yatan yalnızca siyah-beyaz tüylü kedinin birbirinden farklı desendeki dört yavrusunu gördü. Aralarından birisinin sadece gözleri parlıyordu.  Hepsi de analarına sokulmuş onun sıcaklığı ile uyuyordu. İrice beyaz bir köpek yanlarından geçiyordu. Önce anne yavrularını korumak için ayaklandı.  Kamburunu çıkartıp kuyruğunu dikleştirerek gerindi. Yavruların ise birbirlerine sokulmuş halleriyle korktukları belliydi.  Köpek onlara bir şey yapmadan sessizce uzaklaştı. Anne kedi tekrar uzanınca yavruları da memelerine yapışıp birbirinin sıcaklığına iyice sokuldular.  Müge, onlara sevgiyle baktı. Gecenin bir yarısı onlara bir kabın içinde süt vermeyi düşündü. ‘Beynine dadanan adam, sokakta karşısına çıkıp kendisine bir şeyler yapabilir.’ diye de çok korktu. Vazgeçti. Kedilere sürekli baktı.  Acaba onların da beyinlerinde kötülükler dolaşır mıydı? Onları rahatsız eden küfürbaz kediler de var mıydı? Bilinmezdi.  Onların tek dertlerinin karınlarını doyurup rahatsız edilmeden yaşayıp gitmeleridir.’ derken, kedilerin hayatına imrendi. Gözleri köşe başına takılı kaldı. Nişanlısının yaş gününde sarılışını, gözlerinin içine bakarak evlenme teklif ettiği günü gülümseyerek anımsadı.

            Müge, beyninden gelen garip seslere aldırış etmeden radyosuyla ışığı kapatıp yatağına yönelince aniden durup arkasına baktı. Yüzünü hayal edemediği adam tarafından takip edildiğini düşündü. Korkusundan kapattığı ışığı tekrar açtı. Dün kulağında uğuldayan Orospu!” sözcükleri, şimdi ise takip edilme duygusu.  Müge, ”İlaçların etkisindendir.” diyerek teselli aradı. Mutfağa geçip tezgahtaki yarım bardak suyu bir dikişte içip odasına yöneldi. Koridordan odasına geçinceye kadar yerinden çıkmasın diye, kalbini tuttu. Nedense bu dar koridordan geçerken hep korkardı. Annesinin kaldığı oda da dedesinin upuzun yatan cesedini kefenli ve karnı üzerindeki büyük bir bıçakla görmüştü. Korkuyla yürürken arkasına baktı. Annesinin köşeye koyduğu ve beyaz örtüye sardığı halıları o gece gördüğü dedesinin kefenli haline benzetip “Bismillah” diyerek odasına hızla geçip yatağına girdi. Bildiği duaları okudu. “Âmin” diyerek vücudunu yorgana saklasa da adamın küfürleri kulaklarında çınlamaya devam ediyordu.

            Sabah ezanı okunmadan on dakika önce yatağında doğruldu. Hava alacakaranlıktı. Takip edildiğini düşünüp koridorun ışığını yakarak evde yatanları tek tek kontrol etti. Herkes uykusundaydı. Banyoya geçip abdestini alırken bir elin omzuna dokunduğunu hisseder gibi oldu. Korkuyla titreyip abdestini yarıda bıraktı. Arkasına dönmeye bir türlü cesaret edemedi. “Allah’ım neler oluyor bana?” diyerek kapattığı çeşmeyi tekrar açıp abdestini yeniledi.  Odasına dönünce yatsı namazında yerde bıraktığı seccade de namaza durdu. Arkasından birilerinin dokunacağını hissetti.   İçinden, “Namazımda kabul olmayacak, neler düşünüyorum” diyerek hızla okuduğu duaların ardından selamını verdi. Pencere tarafına bakınca karartının küfürbaz olduğunu zannetti. “Evet, evet beni bu adam takip ediyor! diyerek “Ben ona yapacağımı bilirim!” tehdidini de savurup tespihini çekmeden yatağının sıcaklığına döndü. Günün ışıkları kalın perdeye rağmen odayı zorluyordu.  Odanın içi loştu. Müge, gözlerini geceden kurduğu saatten önce açınca tepesindeki karartının kim olduğunu tahmin edemedi.  Korkudan yorganı başına geçirip kayboldu.  Annesi; Kızım korkma benim. Uyan artık işine geç kalacaksın…” uyarısına Müge; “Anne beni çok korkuttun. Bugün işe gitmeyeceğim. On gün raporluyum.” dedi.  Annesi,  üzgünce, “Tamam kuzum uyumana devam et.” diyerek odadan ayrıldı.

             Dükkânların peş peşe açılan kepenk sesleri sokağı her sabah olduğu gibi ayağa kaldırıyordu.  Müge,  uykusuna devam etmek istese de yapamadı. Yatağından kalkıp bir çırpıda giyinip balkona çıktı. Çöpçülerin karların erimesinden sonra ortaya çıkan pislikleri temizlemesini, esnafların dükkân önlerine çıkardığı malların dizilişini, iş ve okullarına gidenlere baktı. Karşı komşuları Meryem Teyze’nin liseye giden oğlunu görünce ona, “Mehmet bana gazete alır mısın?” diye, seslendi.  Mehmet, kendisine fırlatılan bozuk parayı yere düşürmeden yakaladı. “Abla iyi kaleci olurum değil mi?” diyerek, göz kırptı. Mehmet bir sokak ötedeki marketten istenilen gazeteyi alıp Müge’nin aşağıya sarkıttığı sepete yerleştirdi. Müge’nin en büyük keyfi balkonda çayıyla birlikte gazete okumaktı. Hafiften esen rüzgâr gazetesini dağıtsa da birinci sayfanın her yerini okudu. İkinci sayfayı es geçip üçüncü sayfa haberlerine geçti.  Borçlarından dolayı cinnet geçiren babanın ailesini katletmesini daha sonra da kendisini öldürmesiyle ilgili haberi sonuna kadar yüzünü gererek okudu. Çayı soğumuştu. Tazelemeyi düşündü.  Mutfağa adımını atar atmaz takip edildiği hissi yeniden depreşince korktu. Neler Oluyor Bana?” sorusuna yanıt bulamadı. Gazete okuma hevesi kaybolmuştu. Çayından bir yudum çekerek Uludağ’ın bulutlar içindeki sonsuzluğuna daldı. Çocukluğu aklına geldi. Kız ve erkek arkadaşlarına aklı takıldı. “Sırdaşım Ayten kim bilir nerelerdedir? Evlenmiş midir?” sorularıyla anılarını zorladı. Sokağa baktı. Evlerinin önündeki betonda oynadıkları çizgi oyununu ve ip atlarken kayarak düştüğünü anımsayınca gülümsedi. Erkek arkadaşının kovalayışında yüz üstü çamura saplanıp yüzünün tanınmaz olduğuna, kahkahasını bırakınca kendisini izleyen annesinden haberi yoktu. Annesi, içinden, “Kızım yoksa deli mi oluyor, kendi kendine gülmesi pek hayra alamet değil?” diye, üzüldü. Kızının yanına yaklaştı. Müge, “Anne çocukluğum aklıma geldi. Hani her tarafım çamur olmuştu,  hatırladın mı?” sözlerine annesi de gülümsedi. Müge uzun sessizliğin ardından beynindeki “Orospu! sözcüğünü sürekli söyleyerek rahatsız eden genci annesine şikâyet etti.

              “Anne inan genç birisi hem küfür ediyor hem de beni takip ediyor. Bana bir şey yapacak  diye, çok korkuyorum.”

              “Korkma kızım. İlaçların yan etkisinden de olabilir. Yakında geçecek. Sabırlı ol!”

             “Anne inan dayanacak gücüm kalmadı. Şeytan diyor ki…”

             “Ne diyor, yoksa?”

             “Günah olmasa ben yapacağımı biliyorum ama…”

             “Sakın aklından kötü şeyler geçirme. Yavrum yakında geçecek, hiç bir şeyin kalmayacak.”

            “Uykumda  kâbuslar görüyorum. Matkapla beynimin içini sanki deliyorlar. Çok ama çok korkuyorum! Küçüklüğümdeki gibi beni sarsana anne.”

               Annesi kızına iyice sokuldu. Başını göğsüne yasladı. Saçlarını okşadı.

              “Haydi banyoyu hazırlayım da sıcak bir duş al, iyi gelir.”

             “Anne ne banyosu, şaşırdın mı sen? En çok da banyoya girince çirkin suratlı adamı görüyorum. Peşimi hiç bırakmıyor. Uykumda bile rahatsız ediyor. Onun için kesinlikle banyo filan yapmam! Çıplak vücudumu ona göstermeyeceğim!”

              “Kızım sen hayal görüyorsun, evimizde kimsecikler yok.”

         “Sen öyle zannet!  İzliyorlar diyorum anne izliyorlar! Sen de sıkı giyin Yoksa ne olacağını biliyorsun.” Annesi, şaşkındı. Ne diyeceğini bilemedi. Kör bir kuyuya düştüğünü zannetti. Kafasını sağa sola sallayıp “La Havle Vela Kuvvete İlla Billahil’Aliyyil’Aziym.” diyerek, mutfağa geçti.

              Müge,  balkonda yalnızdı. Donuk gözlerini sokağın boşluğuna bırakıp çocuk ve gençliğindeki anılarıyla meşguldü.  Köşe başında elinde çiçekle gelen nişanlısı aklına düştü. İç geçirdi. Bir inat uğruna ayrıldığına inanamıyordu.  “Şimdi yanımda olsaydı, beni rahatız eden olur muydu? Ona öyle bir ders verirdi ki…” özlemiyle kulağının çınlamasını hayra yordu. Her zaman söylerdi,  “Ölüm bile son değildi, seninle uzun bir yolculuğa çıkacak, dertlerin benim dertlerim olacaktı. Biz seninle sıradan sevdalılar değildik. Ayrılığımız bile sıradan olmamalıydı. Hayatın yolu artık ikimiz için de tıkandı. Acı veren çarkın içinde ezildik.  Hep senin dizlerinde yatıp mutluluğum uçup gidecek diye, ömür boyu gözlerimi açmak istemezdim. Senin getirdiğin çiçekleri biriktirip yüreğimin derinliğine ‘Sevda Bahçesi’ yapacaktım. Bahçemizde yeşeren tomurcuklarımız bizim geleceğimiz olacaktı. Saçlarımı okşadığını anımsadın mı? Seni ömür boyu seveceğim ve hiç ayrılmayacağımderdin. Hani verdiğin sözler nerede? Kim bilir şimdi hangi kadının koynundasın? Bak, ben sevgimi yüreğime gömdüm. Seni hep sevdim ve evlenmeyerek aşkımıza ihanet etmedim.”  nağmelerini içinden geçirdi. İki kedinin birbiriyle dalaşmasının çıkardığı sesler hayallerini alıp götürmüştü. Üşüdüğünü hissetti. Yeleğine sarılarak içeriye geçti.  Annesi, “Kızım banyoyu hazırladım. Bak kaç zamandır banyo yapmıyorsun. Artık koktun. Arkadaşlarına ve çevrene ayıp olacak.”  sözüne kızdı.  “Anne, inan o adam beni izliyor. Söz, o küfürbaz beynimden çıksın,  banyomu yapacağım.ısrarına annesi,  Haydi dedim haydi!” diyerek kızdı. Küçük çocuğu tutar gibi kolundan kavrayıp söylenerek zorla banyoya götürdü. Müge, ayak diretse de kaçamayacağını anlamıştı. Banyoya girmek zorunda kaldı. Annesini daha fazla üzmek  de istemedi. Kapıyı arkadan kilitledi. Küvetin içindeki beyaz renkli naylon kovaya suyu boşaltmadan önce kapalı alafranga tuvaletin üstünde uzun süre oturdu.  Elleriyle kulaklarını kapattı. Artık içindeki sesi duymak istemiyordu ama adam küfür ve bağırışlarıyla Müge’yi rahat bırakmıyordu.  İçerideki sessizlik uzun sürünce annesi daha önce duyduğu “Ben biliyorum ama…” diyen sözcükleri anımsayıp korktu.  Kızım aç şu suyu da artık banyonu yap!” sözünü işiten Müge, çeşmeyi yavaşça açtı. Su iplik gibi akıyordu. Daha sonra musluğu kıvırınca hızla boşalan suyun sesi, annesini rahatlatmıştı.  Müge,  çıkardığı yeleğini çamaşır makinesinin üstüne bıraktı. Tokasını çıkartıp saçlarını iki tarafa salınca aynada bir süre kendini seyretti. “Ah! Müge Ah! Sen bu hallere düşecek kız mıydın?” sitemiyle gözleri sulandı.  Aynaya bir kez daha baktı. Buhar kendisini yok etmişti.  Ayna’ya ‘Aşkım’ yazıp küvete elbisesiyle birlikte girdi. Beynindekine, “Sana inat soyunmayacağım! Vücudumu göremeyeceğin gibi onu ömür boyu saklayacağım.” sitemiyle kovadan aldığı sıcak suyu başından aşağıya dökmesiyle elbisesi vücuduna yapıştı. Memelerinin ucu belirginleşti. Suyun sesiyle gencin küfür dolu sözleri bir birine karışmıştı. İçerinin buharı ise banyoyu sarmıştı. Küvetten çıktığında az kalsın ıslak zeminden düşecekti ki dolaptan tutunarak ayakta zor durabildi. Sokağa bakan pencereyi araladı. Aynadaki ‘Aşkım’ yazısı hafiften kaybolmaya yüz tutmuştu. Ona baktı… Baktı… Yüreği cız etti. Islanan saçlarını avuçlarının içinde sıvazlayarak kurulamaya çalıştı. Tekrar alafranga tuvaletin üstüne oturup elbisesinden akan damlacıkların sona ermesini bekledi. Gözü ‘Aşkım’ sözcüklerinin belirsizliğindeydi.  Pencereyi hızla kapattı. İzlenme korkusuyla her tarafı titredi. Bu pis duygu beynini paramparça ediyordu. Çamaşır makinasının üstündeki baca deliğiyle burun buruna geldi. “Ya buradan bakarsa?” diye, pembe renkli bornozunu giydi.  Yer bezinin ıslaklığını sıktı. Tabure yardımıyla çamaşır makinasının üstüne çıkıp topak yaptığı bezi deliğe sıkıca tıkadı.  Banyonun dört bir tarafını kontrol ettikten sonra içindeki ıslak elbisesi ve üzerindeki bornozuyla odasına geçmek için kapıyı sessizce açtı. Kafasını sağa sola çevirip ‘kimse var mı?’ diye kontrol etti.  Kimseyi göremeyince koşar adımlarla odasına geçip ıslanan elbisesini çıkardı. Islak sutyen ve külotunu kenara bıraktı. Yenileriyle değiştirdi. Islanan elbiselerini tekrar banyoya dönüp lavabonun önünde sıktı. Sıktıkça sıktı… Sanki beynindeki adamın boğazını sıkar gibiydi. Birkaç kez lavaboya elindekileri vurunca nefes nefese kaldı. Sonra da çamaşır makinasının içine bıraktı. Odasına döndüğünde annesi kapıdaydı:

        “İyi olmadı mı?”

        “Oldu da her kimse banyoda bile rahat vermedi. Ben de ona vücudumu göstermemek için baca deliğini yer sildiğimiz bezle tıkadım.”

        “Kızım yaptıklarına inanamıyorum! Evimizde bizden başka kim olacak ki? İnan ilaçların tesiriyle hayal görüyorsun sen!”

      “Anne şimdi inanmayacaksınız ama yemin ederim ki kamerayla izliyorlar. Kayıtları bir yakalayım, hepsini tek tek göstereceğim. Bakalım o zaman ne yapacaksın?”

         Akşam olduğunda çalışanlar evlerine yorgunca dönüyorlardı. Bugün mahallenin pazarıydı.  Birçok evin mutfağından balığın kızartma kokusu yayılıyordu. Müge pazardan balık almayı pek sevmezdi. Babasıyla kardeşinin birazdan getirecekleri taze balıkları serinliğe rağmen balkonlarında bekledi. Gökyüzüne baktı. Bulutlar  denizde serenat yapan balinalar gibi kayarcasına hızla yer değiştiriyordu. Sonsuzluğu seyretmenin kendisine iyi geleceğini ve sürekli rahatsız eden her kimse onunla iyi geçinmeyi düşündü.  Ona, “Bak kardeşim! Kardeşim, diye hitap etmeme kızıyorsan, adını söyle bari öyle hitap edeyim. İstersen sana ‘Aşkım, Sevgilim, Bir Tanem’ deyim! Ne olursun beni rahat bırak! Rahat!” diye yalvardı. Ardından “Eğer küfür etmezsen sevgilin bile olurum.” diye söz verdi. Yanaklarını sağ elinin üstüne yatırıp balkon demirinin soğukluğuna bıraktı. Üşüdü. Odasından aldığı siyah yeleğini giyip babasını balkonda bekledi.  İçinden,  “Sokağımızdan on ikinci geçen babam olacak. diye totem yaptı.  On beşinci geçen mahallenin en yaşlısı Kadir amcasıydı. Zaman ilerledikçe,  “Yoksa bizimkilerin başına bir şey mi geldi?” diye telaşlandı. Kalbi yine hızlı atmaya başladı. Yanına gelen annesine heyecanını belli etmedi. Balkon demirine koyduğu ellerinin üstüne bir kez daha çenesini yaslayıp annesinin meraklı konuşmalarını dinledi.

           Babasıyla kardeşi köşe başında görünmüştü. Balkonun hizasına geldiklerinde sepetteki balıklar gümüş gibi parlıyordu. Müge, mutfağa geçip ocak üstünde hazır beklettiği yağı kızartmaya başladı. Herkes sofradaydı. Balığın kılçıkları tabaklarda çoğaldıkça karınlar da ağırlaşıyordu. Pek bir şey yemeyen babaannenin odaya geçmesi her zamanki gibi zordu.  Hatta babası,  annesini kucağına alıp yatağına götürmek istediğinde  “Ben daha yaşlanmadım!” diyerek, oğluna söyleniyordu.

           Cırcır böceklerinin bahçeden gelen sesleri bir türlü kesilmiyordu.  Müge, arka balkondan bahçede yanan lambanın etrafında dolaşan böceklerin telaşlı uçuşlarını seyretti. Saatine bakınca gün sonlanmış ve tarihteki yerini almıştı. Gökyüzüne bir kez daha baktı. Kimsenin olmadığı bir ortamda ellerini açarak  “Allah’ım ne olursun, şu içimdeki küfürbazı yok et…” duasıyla ellerini yüzüne birkaç kez  “Âmin” diyerek gezdirdi.

             Herkes odalarında uykusundaydı. Yatağında bir sağa bir de sola dönüp duran Müge’nin uykusu gelmiyordu. Kalkıp, masada yarım bıraktığı suyla mercimek tanesi büyüklüğündeki ilacını içti. Dedesinin bıraktığı plaklar arasından Müzeyyen Senar’ın “Çok Geceler Bekledim. şarkısını seçip pikaba koydu. Ardından gece lambasını yakıp yatağına uzandı. Gözlerini sıkıca kapatsa da içindeki ses yankılanmaya devam ediyordu. Plağın iğnesi “Kalbimi hep boş tuttum, gelir girersin diye…” bölümünde takılmıştı.

             Adam, kapının aralığından kafasını içeriye uzatıp bakınca, içerisini romantik gördü. Kalın kadife perdeden sokak lambasının ışığı belli belirsizdi. Adam, yarı aralık kapıdan içeriye süzülüp ellerini ovuşturarak yatağa yaklaştı. Rahatsız ettiği kız, masumca uyuyordu. Süt beyazı dolgun bacakları meydandaydı. Uzun süre iştahla seyretti. Yavaşça yaklaşıp ellerini Müge’nin bacakları üzerinde birkaç santim kala değdirmeden dolaştırdı. Ağzının suyu akmıştı. İçindeki arzu dolu duygularına gem vuramadı. Sürekli iç geçirdi. Gözleri kaydı. Elini bacaklara değdirmeyi düşündüğünde ara ışığının yanması Müge’nin odasını da aydınlatmıştı. Adam, sessizce kanepenin arkasına gizlendi. İçeri giren annesiydi. Takılan pikabın iğnesini yerine koydu. Pikabın nereden kapanacağını bilemedi. Fişini prizden çıkarttı. Kızının açılan üstünü örtüp tekrar odasına gitti. Adam, saklandığı yerden tekrar çıktı. Uzaktan Müge’nin yatış şeklini ve masumluğunu izlemeye devam etti. İçinden Orospu eninde sonunda benim olacaksın!” diyerek tekrar yatağın başucuna dikildi. İlaç, Müge’yi teslim almıştı.  Yanında top atılsa uyanacak hali yoktu. Adam keyifliydi. Hiç peşini bırakmadığı Müge’nin önce saçlarını okşadı. Daha sonra küçük ve çentir gibi duran memelerini incitmeden okşadı. Uçlarında birkaç kez dolandı. Adamın iştahıyla birlikte cinsel organı da kabarıyordu. Biraz daha ileri giderek karın bölgesini okşadı. Bacaklarının arasına dolandığında Müge gülümsüyordu. Adam, gülümsemenin rahatlığıyla üzerindekileri bir çırpıda soyundu. Müge’yi de çırılçıplak bırakınca yatakta iki vücut artık sırılsıklamdı. Müge, nişanlısına sakladığı duygularına teslim olmuştu. Sevişmeleri uzun sürdü…

         Müge, dışarıdan gelen teneke tıkırtısıyla uyandı. Rüyasında gece boyu seviştiği adamın beyninde olmamasına sevindi. Göğüslerinden bacak arasına kadar kendini okşadı.  “Bana neler oldu? ” diye, rüyasında cünüp olduğunu fark etti.  Bir an önce boy abdestini almak istedi. Kapanmakta olan gözlerini iyice araladı. Perdeyi açıp dışarı bakmak istese de ‘izleyen olabilir’ diye, yapmadı. Kimseyi uyandırmadan hep korktuğu banyoya bu kez “Nasıl olsa tüm delikleri kapattım, beni izleyemez öküz!” diyerek, cesaretle gitti. Suyu yavaşça açtı. Kovayı doldurup çıplak vücudunun namusunu temizledi. İşittiği “Hani hiç de fena değildin orospu!sözüne, yüzü kızardı. Daha önce böylesine hiç tatmadığı ve orgazm olduğu geceyi düşündü.  Beynindeki adama; “Deli…” diye gülümsedi. “Ona âşık olsam, bana küfür etmekten vazgeçer mi?” diye aklından geçirdi. Hayalinde canlandırdığı uzun boylu, geniş omuzlu,  kalın kaşları, sürme kirpikleri ve baygın bakışlı, çirkin yüzlü adama isim bulmayı düşündü. “Aşkım” ve  “Bir tanem” dedi, yanıt alamadı. Eski nişanlısının adını “Tuncer” diye dudaklarından bırakınca, aldığı “Orospuuu!” yanıtına kaşlarını çattı.  Odasına geçip ilacını içti. Odasındaki kalın perde hep kapalıydı. Baca deliğine gazete parçalarını tıkayıp yastığına başını koyduğu gibi uyudu.  Uyudu, hem de sabahın sessizliğine kadar…”

Ertuğrul Erdoğan

2011/ Bursa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir