Bilge Köyünde Katliam

On kişilik korucu timi, askerler eşliğinde yol kenarında mayın taramasıyla ilerleyerek köyden adım adım uzaklaşıyorlardı. Dağlardan eriyen karlarla birlikte bahar yağmurları, bir hafta önce seli de beraberinde getirmişti.  Ancak bugün hava oldukça sıcaktı. Tepeler aşıldı, dağlardaki mağaraların içi kontrol edilip şüpheli bir duruma rastlanılmadığında, korucular, askerlerin yanından ayrılıp akşama doğru köylerine geri döndüler. Köylerinin girişindeki söğüt ağacının gölgesine hep birlikte oturdular. Devletin teslim ettiği Kalaşnikoflarını yanlarına bırakıp terden sırılsıklam olan şapkalarını dizlerinin üstüne yerleştirdiklerinde oldukça yorgundular.

İki katlı evin duvarları pers yeşili, merdiven demirleri ise hile mavisiydi. Altında ahırı, bir köşede küçük izbesi ve merdivenlerin üç beş metre ilerisinde çalı çırpının tepeleme yığını vardı. Bir kaç gün sonra düğünü olacak evin ortanca kızı Dilşah, heyecandan içi kıpır kıpırdı. Üst katın son odasında uyuyan kız kardeşini telaşla uyandırdı.

“Gurbanın olayım heç olmazsa bugün uyuma! “

 Kardeşi, umarsızca sırtını dönüp uyumasına devam etti. Ablası birkaç kez daha dokundu.

“Kuzum, düğünüm var diyorum, sen hala uyuyorsun! Hadi kalk da köylüler tarlaya neyim gitmeden evlerini dolaşıp haber verelim.“

Kardeşi doğrulup boş boş baktı. Gözlerini ovuşturup ablasına bakarken dışarıda horozlar da yeni ötüyordu.

“Çok uykum var, çok…  Erkenden ev gezmesi mi olurmuş?”

“Hazırlığın, kahvaltı filan derken zaten saat dokuz olur. Haydi haydi!”

Kardeşi söylenerek tuvalete gitti. Yer sofrasında iştahsızca yapılan kahvaltının ardından aynanın karşısında uzunca süslendiler. Yemenilerini düzeltip dışarıya çıktılar. Kapı kapı dolaşıp birçoğu akrabası olan komşularına düğün gününü ve saatini bildirdiler.

Köyün öğretmeninin kapısını çaldıklarında karşılarına eşi çıktı.

“Hayrola Berfin?”

“Yarın ablamın düğünü var. Sabah on gibi köy meydanında başlayacak. Sizleri de bekleriz.”

“Tamam, canım, ben öğretmeninize söylerim. Bu arada gelinimizde pek güzelmiş hani…”

“Ama mutlaka gelin ha!”

“Sen merak etme…”

***

Diğer köydeki korucuların teri kurumuştu. Hafif nemlenmiş şapkalarını tekrar kafalarına takıp silahlarını sırtladılar. İçlerinden birisi, yanında yürüyen genç delikanlıya,

“Duydun mu la, senin bir zamanlar yavuklun Dilşah’ı Diyarbakırlı bir aileye gelin veriyorlarmış!”

Genç delikanlı silahını sıkıca kavradı.

“Ne! Dilşah’ı mı? Olamaz! Yemin olsun ki topunu öldürür yine de onu kimseye yar etmem!”

“Oğlum hele dur! Bubanlar  bir zamanlar istemeye  gitmediler mi?”

“Gittiler, emme virmediler ki!”

“Tabi virmezler… Bubanlar, kız tarafıyla yıllardır dalaşmadı mı?”

“He ya… Ama çok azıttılar hani… Biz burada koruculukla ekmek paramızı çıkartalım, Onlar alıp başını gitsinler! Yahu goruculuk yaparak TIR sahabı mı olunurmuş?  Bu işin içinde mutlaka bir bit yeniği var. Üstüne üstlük bir de ilçeden şehre üç servis otobüsü goymuşlar. Bununla kalsalar iyi, ayrıca,  Alabalık Çiftlikleri, kereste satışı derken Allah yürü kulum demiş,  nasıl olduysa?”

“Anlaşılan silahları başka yöne doğrultmuşlar!”

“Gerçi bubamlarda ufak tefek işler yaptılar emme, onlar gadar değel. Geçenlerde alabalık tesisleri için onlarca köylünün içinde ağıza alınmayacak küfürler arasında gapışmışlar. Köylüler ayırmasalar, nerdeyse birbirlerini öldüreceklermiş.”

“Oğlum,  böyle olunca sana gızı virirler mi?”

“Virmezlerse ben de gaçırırım. Onu kimseye yar etmem! Ya benim olacak ya da hiç kimsenin!”

“Netcen?”

“Sen görürsün yakında…”

“Sakın aklına kötü şeyler getirme, onlar da bizim akraba… Aman diyim!”

Davulun kulakları yırtan ve zurnanın yanık sesi köyün her tarafından duyuluyordu. Dilşah, akrabalarının yardımıyla kınası için odasında hazırlanıyordu. İçine giydiği gömleği gökkuşağı renginde cıvıl cıvıldı.  Üstüne giydiği elbisesi saks mavisi, yüzünü örten kırmızı tül ardındaki yüzü ise ay parçasıydı.

Damat da bugüne özel, köyün berberinde sinekkaydı tıraşı yaptırmanın telaşındaydı.

Köyü kaplayan dumanların mis gibi yemek kokusu da her tarafı sarmıştı. Baklavalar tepsi tepsi masanın üstünde, şerbetler kazanlarında kızıldı. Küçüklü büyüklü çocuklar ise oradan oraya koşuştururlarken, çaktırmadan baklava tepsilerinin önüne yaklaştıklarında, başında nöbet bekleyen kızlar,  onları gülerek uzaklaştırıyorlardı.

Silahlar gökyüzüne doğru patladıkça davulun sesi daha da güçleniyordu.

Öğretmenin karısı,

“Haydi kalk hayatım,  düğüne geç kalmayalım.  Gitmezsen çok ayıp olur…”

“Bırak da biraz daha uyuyayım. Gece çok çalıştım, yarın ders var. Yoksa ayakta uyurum çocukların karşısında…”

Karısı ısrarcı olmadı.

Gündüz başlayan eğlenceler akşama kadar zılgıtlar eşliğinde sürdü. Saatler akşamın sekiz buçuğunu gösterdiğinde köyün ahalisi gelinin evinde toplanmıştı. Yatsı namazı okunduğunda abdestlerini alan erkekler, namazlarını kılmak için topluca geniş odaya geçtiler. Namaz kılanların önünde köyün en yaşlısı Mahmut Amca vardı. Hızlı ve sözcükleri yuvarlayarak okuduğu dualar eşliğinde peşindekiler bir eğilip bir kalkıyorlardı.

Kadınlar, eşlerine,  yemekten sonra namaz kılmalarını istemişlerdi ama erkekler, bunu kabul etmemişlerdi. Kadınlar da açtı.  Gelinin annesi, açlıkları yatışsın diye, şerbetin yanına birer parça bazlama verdi. Kadınlar, eşlerinin namazlarını bitirmesini bekliyorlardı.

Gürültüyle gelen kapının önündeki ayak sesleri farklıydı. Kadınlar, kötü bir şeylerin olacağını sezmişti. Sofra başında birbirlerine sokuldular. Silahların peş peşe patlayan sesi, düğündeki silahlardan farklıydı.  Saldırıya gelenler doğruca erkeklerin kaldığı odaya girdiler. Her birinin ellerindeki kalaşnikoflar, namaz kılanlara doğrultup ateşlediğinde cesetler birbirinin kucağına düşüyordu. Odanın içi savaş alanı gibiydi. Düğündeki zılgıtların yerini acının feryatlarını almıştı. Erkekleri öldüren gruptan bazıları ellerindeki silahlarıyla birlikte kadınların olduğu odaya girdiklerinde hamile kadınlarla birlikte herkesin yüzünde korku vardı. Silahlar patlamaya devam ettiğinde ölen çocuklarla kadınların cesetleri birbirine karışmıştı. Erkeklerin bulunduğu yerde ateş açanlardan birisi arkadaşını uyardı.

Kontrol et canlı var mı? Bak bak, şuradaki kımıldıyor…”

Kıpırdayanların başlarına tek atış yapılıyordu.

Henüz on sekizine girmeyen Fırat, babasının önüne düşen yamulmuş gözlüğüne baktı. Kana bulanmış bir halde kırılmış camları kayıptı. Saldırının bitmesini kıpırdamadan bekledi. Saniyeler, saatler gibi geldi… Zanlılar son kez, “Canlı kaldı mı?” diye birbirlerine sorduklarında Fırat, ölü taklidine devam ediyordu.

Kadınların bulunduğu taraftan gelen tek tük silah sesinin ardından saldırganlar, olay yerini hızla terk ettiler. Fırat, gözlerini aralayıp çevresine baktı. Canlı yoktu. Hemen kalkmadı. Kapının önünü kontrol edip bir süre daha bekledi.  Cep telefonuyla jandarmaya haber verirken bacağına giren kurşun yarasına elini bastırdı. Sonra da kımıldamadan bekledi.

Yemeklerin dumanı hafiflemişti…

Köyün imamı da ölmüştü. Genç ve idealistti. İdealleri uğruna doğduğu yerden çok uzaklardaki bir köye insanlar arasındaki sevgi ve hoş görüyü yaymak amacıyla gelmişti. Onu köyde sevmeyen yoktu. Çağdaş davranışlarıyla köylüler arasında güven köprüsünü kurmuş, küsleri de barıştırmıştı. Çocuklara Kuran’ı hem Arapça hem de Türkçe mealini öğretmiş, yine üniversiteye hazırlanan gençlerin zorlandığı derslerine yardımcı olmuştu. Bir keresinde henüz köy dışına çıkmamış,  köyün kızları başta olmak üzere bütün çocukları bir otobüse bindirerek bağlı oldukları şehirdeki müzeye götürmüş ve ilk kez sinemayla tanıştırmıştı onları.

Jandarmanın sıkı takibi ile çocuklu, kadınlı, erkekli kırk dört kişinin ölümüne neden olan sekiz zanlı kısa bir süre sonra silahlarıyla birlikte yakalanmıştı.

Olayın ardından köy; siyasetçiler başta olmak üzere basın ve birçok sivil toplum kuruluşlarının akınına uğramıştı. Geride yetim ve öksüz onlarca çocuk kalmıştı. Köyün ahalisi, devletin verdiği psikolojik tedaviyle olayın şokundan kurtulmanın mücadelesi verildi. Köyü kamyonlarla terk edenler, devletin koruması altında kendi istekleriyle başka şehirlere gönderildiklerinde ruh halleri bitikti.

Silahlar neden ateşlenmişti? İki köy akrabalarının rant kavgası mı yoksa gözü dönmüş bir aşkın büyük intikamı mıydı?

Bu soruların yanıtını kimler verecekti?

Bugün katliamda ölenlerin üçüncü ölüm yıldönümüydü. Yörenin özel taşından yapılmış mezar taşının üstünde siyah yazıyla, “Savaş Ç / Veda Tarihi 4. 5. 2009 Ruhuna Fatiha” yazıyordu. Dört yaşındaki çocuğun bakışları mavi, kirpikleri ise isyancasına uzun ve kıvrıktı. Arkasında annesi siyah elbisesiyle toprağın üstüne sırtına sardığı bebeğiyle birlikte kapanarak ağlıyordu. Mezarın yanı başındaki tenekede sardunya çiçekleri henüz yeni tomurcuklanmıştı Çocuk, elindeki bir kaç şekeri mezarın üstüne bıraktı. Annesinin kırmızı sarmaşık çiçeklerin arasına bıraktığı eşinin arkadaşıyla birbirine sarılı siyah beyaz fotoğrafını alıp öpmeye başladığında annesi hıçkırarak ağlıyordu.

Göç edenler kim bilir acılarıyla baş başa neler yapıyordu köylerinden uzakta?

Gidilmeyince bilinmez ki…

Ertuğrul Erdoğan

“Sonrasız Kadınlar” kitabımdan bir öykü…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir