Bir Aşk, Bir Kart, Bir Tablo

İki âşık büyük engellerin ardından biraz da borçlanarak evlenirler. Evin erkeği Mehmet asgari ücretle bir fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. Eşi Zeynep de çalışmak istiyor ancak, yeni doğan bebeği ile bu şimdilik mümkün görünmüyordu. Mehmet yol ücreti vermemek için işine bir kaç kilometrelik yolu yürüyerek gidip geliyordu. Ter içinde çalışırken patronları başına dikilip, “Daha çok çalış Mehmet! Daha çok…” diyerek elini ayağına dolaştırıyordu.  Mehmet çoğu zaman uzun mesailere kalıyor, karşılığında da düşük bir ücret alıyordu.  Pazar günleri bir haftanın yorgunluğunu çıkarmak isteği hayalden öteye gitmiyordu. Sabah erkenden kalkıp, yakınlarındaki bir kahvede çaycılık yapıyordu.

Çocuk ağlıyor… Zeynep evde perişan bir halde bebek bakımı, iş güç derken bir de buzdolabına bakıyor, olanlarla ne yemek yapacağını çoğu zaman bilemiyordu. Mehmet evliliklerinin ilk yıllarında paraya sıkıştığında ailesine gitti. Zeynep de ailesine uğradığında annesi gizliden gizliye cebine para veya altın sıkıştırırdı. Aileler imkânlarınca katkı vermek istiyordu ama nereye kadardı?

Mehmet, düşünceliydi… Kendisini boğulmuş gibi hissediyordu. Bir çıkış yolu bulmak istiyordu ama bunu nasıl başaracaktı? Aklına babasının köydeki tarlaları geldi. Bir koşuda babasına gitti. Ona, köydeki tarlalarını satarak kardeşleriyle bölüştürmesini istedi. Babası ilk başlarda yadigâr tarlaları satmaya yanaşmadı. Mehmet gide-gele ısrar etti. Sonunda baba tarlalarını satmak zorunda kaldı. Mehmet kendisine düşen parayla biraz olsun rahatladı. Ama piyasa öylesine pahalıydı ki, o paralar da beş altı ay gibi kısa bir sürede eriyip gitti.  Mehmet de bu duruma şaşırdı.

Bir gün işe giderken, bankanın önünde stant açan iyi giyimli bir genç kız, göz teması ve el işaretiyle Mehmet’i yanına çağırdı. Ona bir kart uzattı. Bununla rahat rahat alışveriş yapabileceğini söyledi. Mehmet bir cebine baktı,  bir de karta. Kıza,

“Bu kartla nasıl alışveriş yapılır?”

“Siz hiç merak etmeyin. Yapmanız gereken tek şey şu evrakı doldurup imzalamak. Bu kartı alır almaz, karşıda gördüğünüz marketten rahat rahat alışveriş yapabilirsiniz.  Çoluk çocuğunuza, hatta eşinize istediğini her şeyi alabilirsiniz. Alışverişin özgürlüğünü yaşayacaksınız.”

“Peki, nereye imza atacağım?”

Mehmet, aldığı kartla akşam dönüşü markete uğradı. Sepeti tıka basa doldurdu. Elindeki poşetler kollarını aşağıya çekiyordu. Eve girerken böbürlendi. Karısı ilk kez gördüğü manzara karşısında şok oldu.

“Mehmet bunlar da ne böyle?”

“Üzümünü ye, bağını sorma karıcığım.”

“Yoksa iş yerinden mi yardım ettiler? ”

“Onlar günahlarını bile vermezler. Soru sorma da yerleştir şunları dolaba…”

Ev bir kaç ay hiç olmadığı kadar mutlu oldu. Herkesin yüzü gülüyordu. Mehmet bir gün iş dönüşü posta kutusunda uzun süre görmediği uzunca bir zarfla karşılaştı. Bu zarf, ne mektuba benziyor ne de bir başka şeye. Tuhaftı üstündeki baskıları. Mehmet zarfı açıp baktı,  gözleri fal taşı gibi açıldı. Ödemesi gereken miktarı görünce kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Terledi. Kapının ziline isteksizce dokundu. Karısı kucağında bebeği ile kocasını kıpkırmızı bir suratla görünce sordu,

“Hayırdır Mehmet  ne oldu, yoksa işten mi kovdular?”

“Hiç sorma,  kart…”

“Ne kartı?”

“Bildiğin banka kartının borcu geldi. Off ya! Nasıl ödeyeceğim, bilmiyorum!”

“Geç içeri de konuşalım.”

Karısı sordu, Mehmet olup biteni anlattı.

“Yani bir aydır borçtan mı yedik onca şeyi?”

“Yedi yüz lirayı ben nereden bulacağım şimdi? Ödeme tarihi de yakında…”

“Patrondan avans istesen?”

“Onların da durumları iyi değil. Ortadoğu savaşından artık dışarıya mal gönderemediklerinden yakınıp duruyor. Zaten onu aşkın arkadaşımızı da işten çıkardılar. Allah korusun bir de bana yol verirlerse, işte o zaman hepten yandık!”

“Canını sıkma, bir hal çaresine bakarız. Anam zor günler için Cumhuriyet Altını vermişti, onu bozdurursun, yeter ki sen üzülme.”

Mehmet, karısının verdiği altını kuyumcuya götürüp bozdurdu. İçinden yedi yüz lirayı ayırıp, geri kalanıyla da hep almak isteyip de bir türlü alamadığı tabloyu satın aldı…

Tablo şimdi salonun baş köşesindeydi. Mehmet işten yorgun geldiği günler, tablodaki manzaraya bakıp, hiç gidemediği tatil niyetiyle kendini oralarda hayal ediyordu. Gözlerini tablodan ayırıp televizyonu açtı. ATV Haberde, önce Cumhurbaşkanı, sonra da Başbakan, ekonomide yüzde yediden fazla büyüyerek patlama yaptıklarını söylüyordu.

Mehmet bir tabloya baktı bir de ekrana, sonra da posta kutusunda bankaların mektupları aklına gelince karısına seslendi,

“Zeynep… Yemek hazır mı?”

“Ne getirdin de ne yapayım?”

Ertuğrul Erdoğan

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir