Bir Bakan Geçti

Dış cephesi krom çelik kaplı olmasına rağmen parlaklığını yılların aldığı on katlı PTT Başmüdürlüğü’nün asansörleri sık sık arızalandığından çalışanların bir çoğu yürümeyi tercih ediyordu. Emekliliği yaklaşan ve şişman olanlar daha birinci kata ulaşamadan ter içinde kalıyorlardı. Dağıtıcılar şanslıydı. Çalıştıkları yer ikinci kat ve gün içinde sırtlarındaki ağır yüklerle yürüdüklerinden antrenmanlıydı!

Dördüncü katta İdari İşler denilen bir servis vardı. Burada gelen ve giden evrak kayıtları yapılır. Fakstan gelen yazılar makama çıkartılırdı. Binanın temizlik ve tören hazırlığı da diğer yaptıkları işlerdendi.

Evrak kabul memuresi Nilgün, kiloluydu. Kalın camları olan gözlüğüyle gözleri bir nohut tanesi kadar küçük görünüyordu. Asansörün bırakın arızalı filan oluşunu, daha adını duyar duymaz yüzü ekşirdi. Yıllar önce başından geçen asansör kazası böyle düşünmesine neden olmuştu. Her sabah onun için bir işkenceydi. Servisine oflaya puflaya yürüyerek çıktığında nefes nefese kalırdı.  Terler yüzünden tıpkı kaydıraktan akan bir su gibi şıpır şıpır dökülürdü.

Masasına henüz oturmuştu ki, faks cihazından bir annenin doğum anı gibi kağıt, yavaş yavaş ilerliyordu. “Hayırdır sabah sabah, beni mi bekliyordu?” diye sitem etti. Kendinden sonra içeri giren  Şakir Bey,  kamburumsu, beyaz saçları ve bitkin haliyle suratı asıktı. Masasına oturdu.  Nilgün terini silerken  arkadaşına seslendi,

“Hayırdır Şakir Bey, sabah sabah bu ne surat?”

“Hiç sorma arkadaşım…  Bizim oğlan tutturdu, son model cep telefonu isterim, diye…”
“Geçen ay daha yeni almıştın.”

“Kerata elindekini telefondan saymıyor! Zengin arkadaşlarıyla sidik yarıştırıyor. Sanki anasının karnından telefonla dünyaya geldi!”

“Gençlik işte…”

Nilgün, terden ıslanan desenli eşarbını çıkarttı. Bilgisayarının düğmesini açtı. İçeri giren müdürleri sinirli ve telaşlıydı. “Günaydın” sözcüğünü öylesine söyledi.  Etrafa bakındı, faks cihazında alınmayan kağıdı görünce sinirlendi,

“Fakstan yazı gelmiş, bakmıyorsunuz! Ya çok önemli bir şeyse?”

Nilgün’ün kurumakta olan teri yeniden depreşti. Sicil notu ile başka bir yere tayini göze alamadığından içinden  “Sabah sabah ille bir gıcıklık yapacak! diye söylendi. -Bunu bütün memurlar yapardı- Müdür  odasına gidince,  Şakir  kafasını “Tövbe, tövbe…” diye iki tarafa salladı. “Nilgün Hanım, bu adam var ya…” sözünü tamamlayacaktı ki,  müdür aniden içeri girdi.  Şakir Bey sicil notunun korkusuyla yumuşak konuştu,

“Tamam, Müdür Bey, evrakı aldık.  Kayıttan sonra hemen getireceğim…”

Nilgün, çantasındaki zeytin ve peynirden oluşan kahvaltısını çekmecesine yerleştirdi. Yanına da girişte aldığı simiti bıraktı. Çaycı Âdem, tepsideki çaylarla içeriye girdiğinde dışarıda lodos fena esiyordu. Eski ve tamiri savsaklanan pencere aralıklarından giren rüzgarın sesi sanki ıslık çalan birisini andırıyordu. Lodos uzun sürerse çalışanların vay halineydi! Ya dinlerken uykuları gelecek, ya da sinirlerinden başları ağrıyacaktı!  Nilgün, önüne konulan çaydan bir yudum çekti. Ağzına zeytini atmak üzereyken müdür servise yine aniden girmişti. Müdür edasıyla sordu,

“Nilgün Hanım Hayırdır!”

“Ne hayırdır,  müdür bey?”

“Kahvaltı, diyordum…”

Her memurun üstlerine hesap vermesi bir alışkanlıktı. Tıpkı ebeveynlerine hesap verir gibiydi. Yıllık izin istersin, hesap ver! Gün içinde bir kaç saatlik işin çıkar, hesap ver!  O gece tatlı bir rüyaya dalıp geç kalırsınız, hesap ver! Yolda bir kaza olur, araçlar yavaş yavaş ilerler geç kalırsınız, yine hesap ver! Ver de ver…!

“Hiç sormayın Müdür Bey, –sormuştu bir kez!– Oğlan geç kalktı. Hazırlığı filan derken kahvaltı yapamadım…”

“Anlıyorum da,  muavin bey odaları dolaşıyormuş. Bana boşu boşuna laf işittirmeyin! Bu yaştan sonra fırça çekilmiyor hani…”

Nilgün zeytin çekirdeğini çöpe atıp kahvaltısını geri sardı. Lokmasını yutamadı. Boğazında düğümlendi. “Ev hanımı olsaydım böyle mi olurdu? Eşimi ve çocukları yolcu ettikten sonra yatağıma uzanır, bir taraftan günün haberlerini izler. Çayımı demler, krallar gibi kahvaltı ederdim.” diye hayal etti.

“Haklısınız.”

Şakir’in kafası önünde evrakları zarflayıp kaşelerken kamburu belirgindi. Aklı da oğlundaydı.  Sarı zarflar masasında yükseldikçe kendisi de ardında kaybolmuştu. Telefonun zili durmuyordu. Telefon Şakir’in masasındaydı. Genel Müdürlükten, bina içi ve dışarıdan gelen aramalara cevap vermekten çalışamıyordu. Zarfların arasından bakıp arkadaşına seslendi,

“Müdür Bey fakstan gelen evrakı ne yaptınız? diye soruyor. Hâlâ götürmedin mi?”

“Aa… Kahvaltıya dalınca unuttum! Şimdi götürüyorum.”

Nilgün, şişman vücudunu zorlanarak kaldırdı. Çayının son kalanını da yudumlayıp elindeki  evrakla müdürün odasına yöneldi.  Rüzgarın ıslık çalan sesi arasında çaycının arkasından seslendi,

“Sen bana bir çay daha getir…”

Evrakı müdüre bırakıp odasına geçti. Kalan gönderiler  arasında kaybolan arkadaşına söylendi,

“Bizim zamlardan haberin var mı?”

Şakir konuşulanları az işitiyordu, duymadı.  Nilgün, tekrarladı.

“Akşam haberleri dinledim. Hükumet yine buçuklu zam verecekmiş. Vallahi kaç yıldır, yüzde üç buçuğa bağladılar! Bizleri temsil eden sendika,  hükumetin dediklerini hemen kabul ediyor.  Hakkımızı kim savunacak,  anlamadım gitti!”

Evraklarını almaya gelen beşinci katın kadın memuru da söze katıldı,

Baksanıza maşallah kurumda sendika enflasyonu var!  Hükumetten yana olanı mı dersin, sağı mı solu mu, ortası mı, hangi çeşit ararsan mevcut. Hepsi de ayrı kafadan ses çıkartıyor. Bizim haklarımızdan ziyade, siyasetle uğraşıyorlar. Oysa ki bizler ekmek peşindeyiz… Şu gişelerde çalışan memurların hallerine bir baksanıza, sorunlar alabildiğine…”

Nilgün de söze girdi,

“Geçenlerde bir kadın gişe memuru tayin olduğu şubede, müşteri kuyruklarından tuvalete bile gidemedi için şikayetçi olmuş. Hatta bir boşlukta gittiğinde, büyük boy pet şişesinden yapılma bir pisuvar görünce neye uğradığını şaşırmış! ”

Şakir,

“O da bir şey mi! Hani bizde de çalışan Ayhan bey vardı. Doktor  prostat teşhisi koymuş. O kadar sıkmaya prostat mı dayanır!”

Nilgün, gelen postaların zarflarını açıyordu. Odaya diğer müdürlüklerden gelenlerin giriş çıkışlarına bir de rüzgardan açılmayan pencere eklenince içerinin havası ağırlaşmıştı. Nilgün sıkılmıştı. Boncuk boncuk terlemeye başladı. Pencereyi aralamak istedi. Sert esen rüzgar  olanca hızıyla odaya girince evraklardan bir kaçı yerlere saçıldı. Pencereyi itekleyerek zor kapattı.  Masasına peş peşe çay bırakan çaycıya kızdı,

“Masama zırt- pırt çay koyup durma! Ben isteyince getir!”

“Abla ben ne yapayım, patron çayları tepsiye doldurup duruyor… Sonrada ‘satmadan  gelme!’ diyor.”

“Ona söyle karşısında enayi yok!  O zaman, al bunu götür patronun içsin! İyi gelir.”

Çaycı homurdanarak çıkınca bu kez odaya giren Müdür’ün yüzü kızarık, elleri titriyordu.

“Şakir Bey, şimdi yandık!”

“Hayırdır Müdür Bey, ne oldu ki?”

“Bunca işin arasında, bir de Gençosman PTT’sinin açılışı için Ulaştırma  Bakanı Binali Yıldırım Bey gelecekmiş!”

“Telaşlanmayın Müdür Bey. Evelallah hep birlikte hallederiz.”

“İyi de zamanımız yok!  Ödeneğimiz desen, az. Genel Müdürlüğe yazacağız da… Neyse sen şu emri fotokopiyle çoğalt, sonra da Başmüdüre, muavinlere ve ilgili müdürlüklere hemen teslim edin!”

“Emredersin müdürüm!”

Nilgün, gülmemek için kendisini sıktı. Müdür odalarından ayrılınca Şakir, bu gülmeyi kendi üstüne alındı. Arkadaşına kızarak söylendi,

Ne gülüyorsun, ortada maymun mu oynuyor? Zaten canım sıkkın!”

“Aman Şakir Bey, ben senin ‘Emredersin’  yanıtına güldüm. Sanki askerdeymişsin gibi yaptın. Bir selam vermediğin kaldı. Yoksa yengeye de mi böyle söylersin, he?”

“Ne bileyim ağzımdan kaçtı. Bizim Müdür de amma tela…”

Müdür tekrar içerideydi.  Sinirli halinden neler söyleyeceği belliydi. O konuşmadan Şakir,

“Merak etmeyin müdürüm. Bu işleri yapacak o kadar yetenekli elemanlarımız var ki… Tören için, diğer müdürlüklerden şöyle fiziği düzgün birkaç memur bulduk mu, iş tamamdır. Siz rahat olun.”

Nilgün, içinden konuştu,

“Yağcı ne olacak. Biraz önce adama ‘telaşe müdürü’ diyecekti. Adam içeri girince, doksan derece dönüverdi.”

Akşam, saatin beş buçuk olmasıyla koridorlara çıkanların ayak sesleri çoğalmıştı. Çıkışları tıpkı okuldan gün boyu sıkılıp hızla dışarı fırlayan öğrenciler gibiydi.  PTT’de de bir zamanlar memurluk yapan Orhan Veli de “Biz Memurlar” adını verdiği şiirinde söylediği gibi, memurlar saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte birlikteydi caddelerde. Onların yazılarını Tanrı böyle yazmıştı. Ya paydos saatini ya da aybaşını beklerlerdi.

Gün boyu esen rüzgar ardından yağmuru getirmişti. Caddeler yürünmez haldeydi. Memurlar, yağmura ansızın yakalanmanın cezasını, pervazın altında belli bir süre sığınmakta buldu. Zira caddeye adım atılacak gibi değildi. Dolmuş ve otobüs durağına koşuşturan memurlar, sırılsıklam olmalarına  rağmen cesaretli olanlarıydı!

Ertesi gün başmüdürlük dahil diğer merkez müdürlüklerinde de telaşe başlamıştı. Yönetim, servis müdürlerini toplantıya davet etti. Yapılacaklar bir plan dahilinde not alındı. Savaş öncesi ordu karargahında olanlar gibi şemanın üzerinde yapılacaklar belirleniyordu.  Kuruma yeni gelen ve “Jet” lakaplı Başmüdür hiperaktifti. “Hani kıçında kurt kaynıyor.’ derler ya, tıpkı öyle birisiydi.  İdari İşler Müdürüne,

“Sen, balon, kompeti gibi süsler alıp her tarafı süsleyeceksin. Ayrıca, belediye ile yazışıp, bir folklor ekibinin gelmesini sağlayın.”

“Anladım Efendim.”

“Aksilik istemem! Anlaşıldı mı?”

Eli ayağı titreyen ve yüzü kızaran müdür, kafasını öne eğerek cılız bir sesle yanıtladı,

“Anlaşıldı efendim.”

Başmüdür makam koltuğunu birkaç kez döndürerek  diğer müdürlere tehdit edercesine konuştu,

“Arkadaşlar, bakınız, bakan buraya geldiğinde, organizasyonda hiçbir hata istemiyorum. Vallahi hata yapanı yakarım!”

Müdürlerin yüzü pancar gibi kızarmıştı. Başmüdür, konuşmasına bir komutan edasıyla   devam etti,

“Ben anlamam! Basınla irtibata geçip bilgilendirin. Diğer merkezlerimizden takviye alın. Fiziği düzgün kadın memurları görevlendirin. Onlara, törende ‘Nasıl davranacakları’ konusunda eğitim verin. Hatta tatbikat yaptırın. Malzeme müdürü burada mı?” diye keskin bir bakış attı. Malzeme müdürünün sesi cılızdı.

“Buradayım başmüdürüm.”
“Söylediklerimi iyice anladın değil mi müdür? Herkesle iyi bir koordine kur ve ne tür malzeme gerekiyorsa talebini hemen yap! Bu arada Bakan gelip gidinceye kadar erken çıkmak yok! Anlaştık mı? Sahi unutuyordum, reklam broşürleri bastırın. Genel Müdürlüğün göndereceği pankartları da en üst kattan aşağıya kadar sarkıtın. Binanın ışıklandırmasını da sakın unutmayın ha!.”

Göbekli, saçları dökülmüş, ancak kulakları ardında seyrek saçlarıyla kalın gözlüklü muhasebe müdürü içinden konuştu, “Hay aksilik! Bu akşam misafirliğe gidecektik. Acaba söylesem mi?”. Kendi sorusuna kendi yanıt verdi. “Adam sinirli, ters bir laf söylese, bu yaştan sonra onca insanın arasında, lafı kaldıramam.”  diye susmayı tercih etti. Başmüdür toplantı odasından ayrıldığında, müdürlerin birçoğu telefonlarına sarıldı. Homurdanmalar arasında “Geç geleceğim.”, “Oğlan beni beklemesin.” diyen telefon trafiği  susmak bilmedi.

Beşinci katta hareket başlamıştı. Memurlar burnundan solurcasına çalışıyordu. Yazışmalardan kafasını kaldıran yoktu. Telefonlar ise susmak bilmiyordu. Dışarının soğuğunu tek kesen masalara bırakılan çayların sıcaklığıydı.

Üç muavin arasında Kemalettin’in neredeyse ikinci emekliği gelmişti. Siyaha çalan ütülü takım elbisesiyle başını kaldırarak sanki dünyayı ben yarattığım havasıyla yürümesi ilginçti. Muavinden çok şık giyimli bir milletvekiline benziyordu!  Kafasında tek tük kalan sarıya çalan saçlarını kelliğini kapatmak için değişik taramıştı. Odaya girdiğinde memurlar önlerindeki evrakıyla meşguldü. Servisin müdürü onu kapıda karşıladı,

“Buyurun muavin bey bir çayımızı içmez misiniz?”

“Başmüdür bey çok sıkıştırıyor. Bakan için neler yapacağız? Buyurun odanızda konuşalım.”

Müdür, odasının yanından geçen çaycıya seslendi,

“Evladım bize iki çay getir!”

“Tamam Efendim. Muavin Bey sizinki açıktı, değil mi?”

Muavin kafasını salladı. Müdür önünü ilikleyip söze girdi,

“Merak etmeyin, çalışmaya hemen başladık.  Bastırılacak broşür için metni de hazırlattım. Bir ara okursunuz. Pankartlar için Ankara’ya yazdık. Sanırım yakında gelir.”

“Diğer merkezlerden memur görevlendirdiniz mi?”

“Onun yazısı da hazır. Birazdan odanızda olur.”

Çaycı odaya sinirlice girdi. -Patronuyla takışmış olabilir- Titreyen eliyle çayı muavinin üstüne döktü.  Muavinin  bağırtısı servise kadar ulaşmıştı.  Çaycı mahcuptu.

“Çok özür dilerim efendim. Yeni girdim. Biraz heyecandan oldu. Şimdi hemen temizlerim.”

“Biraz dikkatli olsana…”

Bu durum tıpkı Anton Çehov’un “Memurun Ölümü” hikayesinde yaşananlar gibiydi. Çaycı sürekli özür diliyor, yüzü kızarıyor. Muavin, “Tamam evladım. Sorun değil. Oldu bir kez…” dese de çaycı bu sözlerle yetinmiyordu. Muavin, müdürün verdiği peçeteyle pantolonunu temizliyordu. Neyse ki, çaycı, hikayede ölen Çarçivakov’un durumuna düşmemişti. Çaycı yine de ısrarlıydı. Müdürün verdiği peçeteyle ıslanan pantolonunu temizlemek istedi. Muavin kaşlarını çattı,

“Yahu sizin gibileri nerden buluyorlar?  Bırak bırak! Ben temizlerim!” diye çıkıştı. Çaycı kafası önünde eğik, özür dileyerek dışarıya çıktı. Çıkmadı adeta kaçtı. Müdür’de muavinin konuşmalarını tasdik edercesine çaycının arkasından söylenmesine devam etti.

“Müdür Bey  nerde kalmıştık?”

“Diğer merkezlerimizden alacağımız personellerde…”

“Evet, şöyle fiziği ve diksiyonu düzgün personeller seçin.”

“Siz merak etmeyin efendim.”

“Aman deyim, sakın bana laf getirmeyin. Zira Başmüdür Bey çok sinirli bir tip. Bu yaştan sonra laflarını çekemem.”

“Elimizden gelen bütün gayreti göstereceğimizden emin olun efendim…”

Merkez yeni konseptiyle tamamlanmıştı. Yenilenen bankolar pırıl pırıldı. LCD televizyonlar müşteri bekleme koltuklarının karşısında kurumun reklamını da yapıyordu. Memurlar yenilenen merkez gibi şıktı. Kameralar dört bir tarafta kayıttaydı. Işıklandırma, zemini bir başka parlatıyordu. Başmüdür sık sık kontrole gelerek, yapılması gerekenleri Merkez Müdürüne aktarıp, noksanlıkların bir an önce tamamlanmasını istiyordu. Merkez önündeki sokakta, kimlerin hangi düzen alacağı kağıt üzerinde planlanıyordu.  Dördüncü  katın memuresi Zeynep sitem etti,

Bir bakan gelecek diye yapılanlara bakın yahu!

Yan masada bilgisayarında çalışan Tuncer,
Şu yapılan masraflarla kim bilir kaç okulun ihtiyaçları giderilirdi. Şakşakçılık ve törencilik zihniyetinden bir türlü kurtulamadık. Sessizce açıp, hizmete sokulsa ne olur ki?

Karşı masadan kafasını kaldıran Ziya,

“O zaman seçmenlerine nasıl şirin görünüp oy alacaklar? Aslında bu törenin parasını bize verseler daha iyi olmaz mı? Vallahi üç buçuklu zamlarla her tarafımız üç buçuk atıyor!”

Zeynep bu söze güldü…

“Bugün de akşamı yaptık…”

“Ne akşamı yahu! Müdür Bey şimdi aradı. Kimse ayrılmasın, dedi.”

Serviste homurdanmalar başlamıştı. Kızını kreşten almak isteyen ve bir yere davete olduğunu söyleyenler,  kendi kendine söyleniyordu. Tuncer arkadaşlarına sırıtarak konuştu,

Şu söylediklerinize bakın, hiç yakışıyor mu? Koskocaman bakan  kurumunuza geliyor ve önemli bir konuşma yapacak, siz neler söylüyorsunuz? Yapmayın yahu! Her müdürlüğe nasip olmaz!  Belki de bakanla bir  hatıra fotoğrafı çektirip ileride çocuklarınıza hatta torunlarınıza güzel bir anı bırakmış olursunuz! Malum televizyon kanalları da gelecek. Konuşma yaparken, mikrofonun arkasına geçip el sallayın, vallahi meşhur bile olursunuz meşhur!”

Zeynep sinirliydi,

“Sen işine baksana! Dalgamı geçiyorsun, yoksa adam mı seçiyorsun?”

“Ne dalgası Zeynep Hanım ya! Hepiniz gerildiniz, ortamı biraz yumuşatayım dedim… ”

 “Müdür Bey, diğer merkezlerden geleceklerin isim listesini istemişti, verdin mi?”

“Biraz önce verdim.”

Muavinin makamına  giren çıkanın haddi hesabı yoktu. Mübarek İstanbul trafiği gibiydi! Akşama kadar kapıyı tıklatan eller nasır da tutmuş olabilirdi! Atılan imzalardan kollar yorulmuştu. İçilen çayın haddi hesabı tuvaletlerin alafrangasından kayıp gitmişti şehrin bilinmezliğine doğru… Muavin, telefonla beşinci katın müdürünü odasına çağırdı.  Müdürün suratı asık ve telaşeli bir hali vardı. Önünü ilikleyip kapıyı tıklatıp içeri girdi, Muavin geriye doğru yaslandı,

“Müdürüm sıkıntılı gördüm, hayırdır bir sorun mu var?”

“Muavin Bey, eşimin işi vardı. Çocuğumu okulundan almam lazım…

Muavin ellerini geniş masasına yayarak konuştu,

Biliyorsun başmüdür bey bu konuda çok katı.  ‘Hiç kimse izin için yanıma gelmesin’, dedi. Bakan gidinceye kadar, sanırım böyle devam edecek. Hem şunun şurasında bir hafta kaldı. Hepimiz dişimizi sıkmak zorundayız.”

Müdür yüzü kızarmış bir halde ısrar etti,

“İyi de muavin bey, çocuklar küçük. Onları kim alacak?”

Muavin, ellerini iki yana açtı,

“Yapacak bir şey yok!

“…”

Müdür kapıdan çıkmak üzereyken emrini verdi,
“Merkezlerden geleceklerle yarın bir toplantı yapmak istiyorum. Sizinle birlikte odama bekliyorum.” 

“Sabah gelir gelmez bütün merkezleri ararım.”

“Hayır, şimdi arayın!”

“Aman efendim, müdürler  yola çıkmıştır bile…”

“Ben anlamam! Cepten arayın. Törende olacak memurları öğlen olmadan odamda istiyorum.”

“Tamamdır…”

On katlı binanın her katındaki hareket diğer günlere göre farklıydı.  Ankara’dan gelen pankartlar birkaç katın uzun koridorlarında uzatılıp kontrol edildi.  Törende görevlendirilenler Muavinin makamında şık giyimliydiler. Orta yaşlardaki müdür gerisinde bekleyen memurlarla kapıyı tıklattı. “Gel” sesi gecikmişti. Müdür bir kez daha tıklattığında bu kez kapıyı muavin açmıştı. Gelenleri  eliyle içeri buyur etti. Sonra da telefona sarıldı. Memurlar ayakta ürkekti.

“Törende bulunacak ekibi evlerinden tek tek çağırttım.”

Muavin, memurları başlarından ayakkabılarına kadar süzüp iltifat etti,

“Pek de şıklarmış.”

Arkasındaki ‘çağır’ butona basıp bekledi. İçeriye, sıska ince bıyıklı bir odacı girdi. Ona, “Kelle başı çay getir bakalım.”

Ayaktaki dikilen bazı kadın memurlar  misafir koltuklarına oturdu. Erkeklerin birçoğu ayaktaydı.  Odacısını tekrar çağırdı.

“Evladım, diğer odalardan sandalye bul getir.”

“Hemen efendim.”

Bir kaç dakika sonra içerisi kahvehaneye benzemişti.!  Odanın içinde nefes alınacak gibi değildi.

“Bakanımızı kim karşılayacak?”

Siyah döpiyes ve yapılı saçlarıyla Meral hanım öne çıktı.

“Ben efendim.”

Muavin, sessizce memureyi ayaklarından saçlarına kadar süzdü.

“Güzeel…”

Bir tepsi dolusu çayla odacı içeri girdi. Çay kaşıklarının çıkardığı ses, orkestranın çıkardığı seslere benziyordu. Çayından bir yudum alıp Meral  hanım’a doğru konuştu,

“Evladım  bakanı nasıl karşılayacağını biliyor musun?”
“Müdürüm anlatmıştı.”

Muavin, ayağa kalkarak hem anlattı hem de tatbikatını yaptı.

“Bak kızım, bakana elindeki çiçekleri uzattıktan sonra, ‘Şehrimize hoş geldiniz efendim.’ diyeceksin.”

“Anladım efendim.”

Bazı memurlar muavine belli etmeden kıs kıs gülüyordu. Müdür, önceden hazırladığı program ile herkesin görevini en ince detayına kadar tatbikini yaptırdıkça, muavin de keyifleniyordu.

Günler günleri kovaladığında, bir ay çabuk gelmişti. Hava diğer günlere nazaran daha soğuktu. On katlı Başmüdürlük binası gelin gibi süslenmişti. Görücüye çıkacak olan PTT Merkezi ise yeni bankoları, levhaları, TV yayınıyla gösterişliydi. Memurlar, özel gün için giydikleri elbiseleriyle gişe arkasında şıktılar. Salonun ortasındaki masalarda pasta ve limonatalar tazeliğini koruyordu. Balonlar ise gişe üstlerine asılmış bir çocuk şenliğindeydi. Yetkililer, aksaklık olmaması için yerlerinde durmuyorlardı. Ses sistemi merkez kapısına yakın yerde kurulmuştu. Belediyeden getirtilen yüz veya yüz elli kişilik oturma platformu da bir gün önceden monte edilmişti. Ankara’dan gelen büyük pankartlar binayı neredeyse boydan boya kaplıyordu. Türk ve Kurum bayrakları altıncı kattan aşağıya sarkıtılmıştı. Büyükşehir Belediyesinin “Kılıç Kalkan Ekibi” ise bakanın araçtan ineceği yere yakındı. Folklar ekibinin dokuz-on yaşlarındaki çocuklar ise soğukta  şortlu giyimleriyle titriyordu. Bakanın konuşacağı mikrofonun arkası ise oldukça hareketliydi. Televizyon ekranlarında görünmek isteyen memurlar birbirlerini itekleyerek komik duruma düşüyorlardı.

Bakanın gösterişli makam aracı kırmızı plakasıyla belirdiğinde açık olan ceketlerin düğmeleri  birden kapanmıştı. Koruma görevlileri arasında, başmüdürün yanında duran Meral  hanım şıklığıyla bakan karşısındaydı. Öğrendiklerini yaptı. Aldığı çiçeği korumasına verip  kendisine ayrılan özel bir koltuğa oturdu. Başmüdürün kısa konuşmasının ardından kürsüye davet edildi. Mikrofon başına geçtiğinde iktidarının icraatlarını sıraladı. Konuşması bittiğinde başmüdür memurlara doğru anlamlı baktı. Alkışlar dinmek bilmiyordu! Bakan yerine oturup folklor ekibini izlediğinde, memurlar da  derin bir nefes almıştı…

Ertuğrul Erdoğan

16 Kasım 2009

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir