Bir Bakan Geçti

Dış cephesi alüminyum kaplı ve parlaklığını yılların aldığı on katlı PTT Başmüdürlüğü binasının asansörleri yenilense de sık sık arızalanması, memurları gün içinde oldukça korkutuyordu. Çoğu kez asansörün içinde kalacak tedirginliğiyle merdivenleri arşınlayan emekliliği yaklaşan memurlar,  üçüncü kata ulaşamadan kan-ter içinde kalıyorlardı. Dağıtıcılar ise sanki bütün dünyanın yükünü omuzlarına sırtladığı çantalarıyla yamuk ve bitkin bir halde sorumlu oldukları mahallelere neyse ki üçüncü kattan itibaren yol alıyorlardı.

Dördüncü katın evrak kabul memuresi Nilgün, biraz şişmanca ve emekliliğine az bir süresi kalmıştı. Kalın çerçeveli gözlüğüyle gözleri karşısındakilere bir nohut tanesi küçüklüğünde görünüyordu. Sabahları en korktuğu da asansöre binmekti. Genelde servisine ıhlaya puflaya yürüyerek çıkmayı tercih ederdi. Öyle de yaptı. Nefes nefese odasına girmesiyle vücuduna kene gibi yapışan terler şıpır şıpır dökülüyordu.  Masasına henüz oturmuştu ki faks cihazının sabahın köründe çalışmasına çok sinirlendi. “Haydahh!  Bismillah! Hayırdır sabah sabah!” diye sitem etti.  Birkaç dakika sonra gelen, Şakir Bey,   kamburumsu,  beyaz saçları ve bitkin haliyle masasına suratı asık bir şekilde oturdu.  Nilgün, bir taraftan terini silerken diğer taraftan çalışma arkadaşına seslendi:

“Hayırdır Şakir Bey, sabah sabah bu ne surat?”

“Hiç sorma… Bizim oğlan akşam tutturdu, yeni bir cep telefonu isterim, diye…”
“Geçenlerde daha yeni almadın mı?”

“Kerata elindekini telefondan saymıyor! Arkadaşında gördüğü modelin aynısını istiyor. Sanki anasının karnından telefonla dünyaya geldi!” Nilgün, terden sırılsıklam olmuş desenli eşarbını çıkarttı. Bilgisayarının düğmesini açmak için eğilip kalkmasıyla Müdürleri de içeriye girmişti. Sinirliydi. “Günaydın” sözcüğünü öylesine telaşeli bir halde isteksizce bıraktı.  Servisi her gün ki gibi kontrol edip sabah fırçasına da atmayı ihmal etmedi.

Ortaya konuştu.

“Fakstan yazı gelmiş, bakmıyorsunuz!” uyarısı sinirleri bozmuştu. Nilgün’ün kuruyan teri yeniden depreşti. Dışından konuşamadı. Sicili ve başka bir yere tayini göze alamadığından içinden, “Yerimize henüz oturmadan, sabah sabah, ille de bir gıcıklık yapacak!” diye mırıldandı. Müdür kafasını sola yatırarak odasına geçti. Şakir de, kafasını salladı. Ama birkaç kez…  “ Allah! Allah! Tövbe Tövbe!” demeyi de ihmal etmedi.  “Nilgün Hanım, bu adam…” sözünü tamamlayacaktı ki müdürleri aniden, içeriye girmişti.   “Tamam, Müdür Bey, evrakı aldık, şimdi odanıza sunacağız…” sözü sicil korkusunun verdiği yumuşaklıktaydı. Nilgün, çantasından çıkardığı kuşluk kahvaltısını çekmecesine yerleştirdi. Liseyi henüz yeni bitiren çaycı Âdem, tepsisindeki çaylarıyla içeriye hızla girdi.  Dışarıda lodos fena esiyordu. Yıllardır eskiyen ve tamiri savsaklanan pencere aralıklarından giren rüzgârının sesi sanki ıslık çalan bir adamı andırıyordu.  Çalışanların sinirlerini bozduğu gibi kadın memurlar, birbirlerine baş ağrılarından bahsediyordu. Nilgün, önüne konulan çayından bir yudum çekip çekmecesinden gizlice çıkardığı zeytini ağzına götürmüştü ki servise ani dalmayı alışkanlık edinen müdürleri görmüştü. Gözlüğünü uzun burnundan aşağıya saldı:

“Nilgün Hanım Hayırdır!”

“Ne hayırdır,  müdür bey?”

“Kahvaltı, diyordum…”

            Üstlere hesap vermek alışkanlıktı. İzin alırsın hesap, küçük bir işin çıkar, hesap,  gözden kaçan ufak bir yanlışlıkta hesap, trafik sıkışır geç kalırsın yine hesap…  Nilgün:

“Hiç sormayın Müdür Bey, bizim ufaklık gece rahatsızlandı. Eşimle birlikte, başında sabaha kadar nöbet tuttuk. Uyuduk sayılmaz. Malumunuz geç uyandığımızdan kahvaltı yapamadık.”

“Anlıyorum da muavin bey odaları dolaşıyormuş. Bana boşu boşuna laf işittirmeyin! Bu yaştan sonra fırça çekilmiyor hani!” Nilgün zeytinin çekirdeğini çöpe atıp kahvaltısını geri sardı. Lokmasını yutamadı. Boğazında düğümlendi. “Ev hanımı olsaydım böyle mi olurdu? Eşimi ve çocukları yolcu ettikten sonra yatağıma uzanır, bir taraftan günün haberlerini izler. Çayımı demler, krallar gibi kahvaltı ederdim” diye düşündü. Müdürüne sitemce “Haklısınız” dedi.  Şakir’in kafası önünde kamburu geriye çok çıkmıştı. Onun aklıda oğlunun telefon isteyişindeki surat asıklığındaydı. Önünde akşamdan kalan evrakı bir yandan zarflayıp diğer yandan kaşeliyordu. Sarı zarflar masasında yükselince ardında kaybolmuştu. Telefonun sesi hiç durmadan odayı çınlatıyordu. Telefon Şakir’in masasındaydı. Bakmaktan çalışamıyordu. Zarfların arasından bakıp Nilgün’e seslendi:

“Müdür Bey fakstan gelen evrakı ne yaptınız diye soruyor. Hala götürmedin mi?”

“Aaaa kahvaltıya dalınca unuttum vallahi, şimdi götürüyorum.”  Nilgün, şişman vücudunu zorda olsa kaldırabilmişti. Çayının son kalanını da yudumlayıp elindeki bir tomar evrakla müdürün odasına yöneldi.  Rüzgârın ıslık çalan sesi arasında odalarının önünden hızla geçen çaycıya arkasından seslendi:

“Çayın buz gibiydi. Şöyle okkalı bir çay getir de keyiflice içelim.” Sözüyle masasına tekrar oturdu. Şakir ise kafası önünde çalışıyordu.  Nilgün:

“Bizim zamlardan haberin var mı?” dedi. Şakir, kulağında problem olduğundan söyleneni duymadı.  Nilgün, bu kez hızlı söyledi. Şakir, önüne yığılan evrakları kucaklayıp kapının girişindeki boş masanın üstüne koyarken Nilgün’e yanıt verdi:

“Akşam haberleri dinledim. Hükümet yine buçuklu zam verecekmiş. Vallahi kaç yıldır, memurlarla dalga geçiyorlar. Bizi temsil eden sendika,  hükumetin dediklerini kabul etti.   Hakkımızı kim savunacak,  anlamadım gitti!”

           Evraklarını almaya gelen beşinci katın memuru da söze katıldı. “Baksanıza bizim kurumda sendika enflasyonu var.  Hükümetten yana olanı mı dersin, sağı mı solu mu, ortası mı, hangi çeşit ararsan mevcut. Hepsi de ayrı kafadan ses çıkartıyor. Bizim haklarımızdan ziyade, siyasetle uğraşıyorlar. Oysaki bizler ekmek peşindeyiz. Şu gişelerde çalışan memurların hallerine bir baksanıza, sorunları alabildiğine” Nilgün de söze girdi:

 “Geçenlerde bir gişe memuru, uzun müşteri kuyruklarından tuvalete bile gidemediklerinden şikâyetçi oldu.” Şakir:

 “O da bir şey mi! Hani bizde de çalışan Ayhan bey vardı. Geçenlerde hastaneye gittiğinde prostat teşhisi koymuşlar. O kadar sıkmaya prostat mı dayanır!  Nilgün, gelen postaların zarflarını açmaya devam ediyordu. Odaya diğer müdürlüklerden gelenlerin giriş çıkışları, içerinin havasını bozmuştu. Nilgün, nefessiz kaldığını hissedip, pencereyi aralamasıyla rüzgâr da olanca hızlıyla odaya girmişti. Evrakın uçuşmaları an meselesiydi. Neyse ki pencereyi zorla itekleyerek kurtarmıştı.  Masasına peş peşe çay bırakan çaycıya “Yavrum, zırt- pırt çayı masama koyup durma! Ben isteyince getir.” Çaycı: “Abla ben ne yapayım. Patron, çayları doldurup tepsime koyuyor sonrada satmadan sakın getirme, diyor.”

“Ona söyle, karşısında enayi yok!  O zaman, al bunu götür patronun içsin! İyi gelir.” Sözüyle çaycı homurdanarak çıkınca bu kez odaya Müdür, yüzü kızarmış, titreyen elleriyle hiddetlice girdi.

“Şakir Bey, şimdi yandık!”

“Hayırdır Müdür Bey, ne oldu ki?”

 “Bunca işin arasında, birde postanemizin açılışı için Ulaştırma  Bakanı Binali Yıldırım Bey gelecekmiş.”

“Telaşe yapmayın Müdür Bey, evelallah üstesinden hep birlikte geliriz.”

“ İyi de zamanımız az.  Ödeneğimiz yok. Genel Müdürlüğe yazacağız da… Neyse, sen şu emri fakstan çoğalt, sonra da Başmüdüre, muavinlere ve ilgili müdürlüklere hemen aktar!”
“Emredersin Müdürüm!” dedi. Nilgün, neredeyse içinden devam ettiği gülmeyi, dışından da belli edecekti ki kendisini zor tuttu. Müdür, odalarından ayrılınca Şakir, bu gülmeyi kendi üstüne alındı. Arkadaşına: “Ne gülüyorsun, ortada maymun mu oynuyor? Zaten canım sıkkın!” diye kızdı. Nilgün, “Aman Şakir Bey, ben senin ‘Emredersin’ yanıtına güldüm. Sanki askerdeymişsin gibi yaptın. Bir selam vermediğin kalmıştı. Yoksa yengeye de mi böyle söylersin?” diye Şakir’in üstüne üstüne gitti.

“Ne bileyim ağzımdan kaçtı. Bizim Müdür de amma tela…” sözcüğünü tamamlamadan müdürleri tekrar içerideydi.  Sinirli halinden neler söyleyeceği belliydi. O konuşmadan Şakir, “Siz merak etmeyin müdürüm. Elimizden geldiğince çabalar, bu işin üstesinden de geliriz. Hem bu işle sorumlu Müdürlükte işleri yapacak eleman çooook… Tören içinde, diğer müdürlüklerden şöyle fiziği düzgün birkaç memur bulduk mu, iş tamamdır. Siz rahat olun” dedi. Nilgün, içinden “Yağcı ne olacak. Biraz önce adama ‘telâşe müdürü’ diyecekti. Adam içeri girince, doksan derece dönüverdi.” sözünü yine de yüzüne vurmadı.
Akşam, saatin beş buçuk olmasıyla koridorlarda memurların ayak sesleri çoğalmıştı. Çıkışları tıpkı okuldan gün boyu sıkılan öğrencilerin gökyüzüyle buluşması gibiydi.  PTT’de de bir zamanlar memurluk yapan Orhan Veli Kanık’ın da “Biz Memurlar” şiirinde söylediği gibi, memurlar saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte birlikteydi caddelerde. Onların yazılarını tanrı öyle yazmıştı. Ya paydos saatini ya da aybaşını beklerlerdi. Gün boyu esen rüzgârın ardından yağmur damlacıkları da caddeleri yürünmez yapmıştı. Memurlar, yağmura ansızın yakalanmanın cezasını, pervazın altında belli bir süre sığınmakta buluyorlardı. Zira caddeye adım atılacak gibi değildi. Dolmuş ve otobüs durağına koşuşturan memurlar, ıslanmalarına rağmen, cesaretli olanlarıydı.

Ertesi gün Başmüdürlük dahil diğer merkez müdürlüklerinde de telâşe başlamıştı. Yönetim, servis müdürlerini toplantıya davet etti. Yapılacaklar bir plan dâhilinde not alınıyordu. Savaş öncesi ordu karargâhında olanlar gibi şemanın üzerinde yapılacaklar belirleniyordu.  Kuruma yeni gelen ve “Jet” lakaplı Başmüdür, hiperaktifti. “Hani kıçında kurt kaynıyor’ derler ya tıpkı öyle birisiydi.  İdari İşler Müdürüne:

“Sen, balon, kompet gibi süsler alıp ayrıca Belediyenin folklor ekibini getireceksin.”

“Anladım Efendim.”

“Müdür, aksilik istemem, anlaşıldı mı?” diye sözlerini de tamamladı. Eli, ayağı titreyen ve yüzü kızaran Müdür, kafasını öne eğerek, “ Anlaşıldı!” sözcüğünü bu kez güçlü çıkarmıştı. Başmüdür diğer müdürlere döndü: “Arkadaşlar, bakınız, Bakan buraya geldiğinde, organizasyonda hiçbir hata istemiyorum. Vallahi hata yapanı yakarım!” tehdidiyle müdürlerin yüzü bir bir kızarmaya başlamıştı. Pancar gibi desek yeriydi. Başmüdür, konuşmasına heyecanla devam etti:

“Ben anlamam! Basınla irtibata geçip haber verin. Diğer merkezlerimizden takviye alın. Fiziği düzgün elemanları görevlendirin. Onlara, törende ‘Nasıl davranacakları’ konusunda eğitim verin. Hatta tatbikat yaptırın. Malzeme Müdürü Burada mı?” diye keskin bir bakış attı. Malzeme Müdürünün sesi cılızdı. “Buradayım Başmüdürüm.” Dedi.
Ona, “Ne saklanıyorsun müdür? Anladın mı? Diğer müdürlüklerle iyi bir koordine kur ve ne tür malzeme gerekiyorsa talebini yap! Bu arada Bakan gelinceye kadar erken çıkmak yok. Ne zaman iş biterse, o zaman eve gideceğiz. Anlaştık mı? Sahi unutuyordum, reklam broşürleri bastırın. Pankartları binanın onuncu katından aşağıya kadar sarkıtın, binanın ışıklandırmasını da sakın unutmayın ha!.” Diye tembih etti.  Göbekli, saçları dökülmüş, ancak kulakları ardında seyrek saçlarıyla kalın gözlüklü Muhasebe Müdürü “Bu akşam misafirliğe gideceğimizi söylesem mi?” diye içinden geçirdi. Kendi sorusuna, “Adam sinirli, ters bir laf söylese, bu yaştan sonra onca insanın arasında, lafı kaldıramam.” Diye susmayı tercih etti. Başmüdür toplantı odasından ayrıldığında, müdürlerin birçoğu telefonlarına sarıldı. Homurdanmalar arasında  “Geç geleceğim”, “Oğlan beni beklemesin.” Diyen telefon trafiği de susmak bilmiyordu.

              Beşinci katın memurlarında hareket diğer günlere göre oldukça fazlaydı. Herkes sanki burnundan solurcasına çalışıyordu. Yazışmalardan kafasını kaldıran yoktu. Telefonlar ise susmak bilmiyordu. Dışarının soğuğunu tek kesen gelen çayların sıcaklığıydı. Muavinlerden Kemalettin’in neredeyse ikinci emekliği gelmişti. Siyaha çalan ütülü takım elbisesiyle başını kaldırarak yürümesi, kendisine sanki milletvekili havası veriyordu. Kel kafasındaki sarı saçları seyrek de olsa sıkı taranmıştı. Odaya girdiğinde, herkes masasında önündeki evrakıyla meşguldü. Servisin Müdürü onu kapıda karşılamıştı.

“Buyurun muavin bey bir çayımızı içmez misiniz?”

“Başka bir zaman olsun. Başmüdür bey çok sıkıştırıyor. Bakan için neler yapacağız? Buyurun odanızda konuşalım.” Müdür, odasının yanından geçen çaycıya seslendi. “Evladım bize iki çay getir!”

“Tamam Efendim. Muavin Bey sizin ki açıktı değil mi?” Muavin kafasını salladı. Müdür önünü ilikleyip söze girdi.

“Muavin Bey, ben çalışmayı hemen başlattım. Broşür için basılacak metni de hazırlattım. Bir ara okursunuz. Uygun görürseniz bastırtacağız. Pankartlar içinde Ankara’ya yazdık. Sanırım yakın zamanda yanıtı gelir. Geldiğinde de binamıza boydan boya asarız.”

“Müdür Bey, diğer merkezlerden memur görevlendirdiniz mi?”

“Onun yazısı da hazır. Birazdan odanızda olur.” Çaycı odaya sinirlice girip, titreyen eliyle çayı muavinin üstüne döktü. “Ayyyyy” sesi servisi inletmişti. Çaycı mahcuptu.
Çok özür dilerim efendim. Yeni girdim. Biraz heyecandan oldu. Durun hemen temizleyim.” Dedi. Bu durum tıpkı Anton Çehov’un “Memurun Ölümü” hikâyesinde olduğu gibiydi. Çaycı sürekli özür diliyor. Yüzü kızarıyor. Muavin, “Tamam evladım. Sorun değil. Oldu bir kez” dese de çaycı bu sözlerle yetinmiyordu. Muavin kendisine verilen peçeteyle ıslanan pantolonunu temizliyordu. Neyse “Memurun Ölümündeki hikâye de ölen Çarçivakov’un durumuna düşmemişti.  Çaycı cebinden çıkardığı peçetesini Muavin’in ıslanan pantolonunu temizlemek istedi. Muavin kaşlarını çatarak: “Nerden buluyorlar sizin gibileri  yahu!. Bırak bırak! Ben temizlerim!…” diye çıkıştı. Çaycı kafası önünde eğik, özür dileyerek dışarıya çıktı. Çıkmadı adeta kaçmıştı. Müdür’de muavinin konuşmalarını tasdik edercesine çaycıyı fırçalamaya devam etti.

“Müdür Bey, nerde kalmıştık?”

“Diğer merkezlerimizden alacağımız personellerde…”

“Evet, şöyle fiziği ve diksiyonu düzgün personelleri seçsinler.”

“Siz merak etmeyin efendim.”

“Aman deyim, sakın bana laf getirmeyin. Zira Başmüdür Bey çok sinirli bir tip. Bu yaştan sonra laflarını çekemem.”

“Elimizden gelen bütün gayreti göstereceğimizden emin olun efendim…”

                   Merkez yeni konseptiyle tamamlanmıştı. Yenilenen bankolar pırıl pırıldı. LCD televizyonlar her iki tarafta kurumun reklamını da yapıyordu. Personeller, yenilenen merkez gibi iyi giyimliydi. Kameralar her tarafı dürbün gibi izliyordu. Işıklandırma, zemini bir başka parlatıyordu. Başmüdür sık sık kontrole gelerek, yapılması gerekenleri Merkez Müdürüne aktarıp, noksanlıkların bir an önce tamamlanmasını istiyordu. Merkez önündeki sokakta, kimlerin hangi düzen alacağı kâğıt üzerinde planlanıyordu.  Beşinci katın memuresi Zeynep, “Bir bakan gelecek diye yapılanlara bakın yahu!” diye sitem etti. Yan masada bilgisayarında çalışan Tuncer:
“Şu yapılan masraflarla kim bilir hangi okulun ihtiyaçları giderilirdi. Şakşakçılık ve törencilik zihniyetinden bir türlü kurtulamadık. Sessizce açıp, hizmete sokulsa ne olur ki?” sözüne karşı masadan kafasını kaldıran Ziya: “O zaman seçmenlerine nasıl şirin görünüp oy alacaklar. Aslında bu törenin parasını bize verseler olmaz mı?” sözü herkesi güldürmüştü. Zeynep, “Bugünde akşamı yaptık…” dedi. Ziya, “Ne akşamı yahu! Müdür Bey şimdi aradı. Kimse ayrılmasın dedi” Homurdanmalar başlamıştı.  Kızını kreşten almak isteyen, bir yere davete olduğunu söyleyenler sezerişte bulunuyordu. Tuncer arkadaşlarına,  “Şu söylediklerinize bakın. Hiç sizlere yakışıyor mu? Bakan şehrinizi ziyarete geliyor ve önemli bir konuşma yapacak, Sizler ne yapıyorsunuz? Hepiniz bir bahane çıkarıyorsunuz…  Her müdürlüğe nasip olmaz. Belki de Bakanla bir de hatıra fotoğrafı çektirir, ileride çocuklarınıza hatta torunlarınıza bile gösterirsiniz.! Hem Televizyoncularda gelecek. Geçin Bakanın arkasına, sallayın ellerinizi, vallahi meşhur bile olursunuz.” Sözünden sonra sırıttı. Zeynep:

“Sen işine baksana! Dalgamı geçiyorsun, yoksa adam mı seçiyorsun?”

“Ne dalgası Zeynep Hanım ya! Biraz moral vereyim,  dedim.”

 “Müdür Bey, diğer merkezlerden geleceklerin isim listesini istemişti. Verdiniz mi?”

“Biraz önce verdik.”

                Muavinin odasına giren çıkanın haddi hesabı yoktu. Akşama kadar kapıyı tıklayan eller nasır tutmuştu. Atılan imzalardan kollar yorulmuştu. İçilen çayın haddi hesabı, tuvaletin alafrangasındaydı. Muavin, telefonla beşinci katın müdürünü odasına çağırdı.  Önünü ilikleyen Müdürün suratı asık ve telaşeli bir hali vardı.  Muavin, “Müdürüm bir sıkıntın mı var?” dedi.  “Çocukları…” dedi. Muavin koltuğunda geriye yaslandı. “… Hanımın işi vardı. Onları okuldan almam lazım.” dedi. Muavin ellerini geniş masasına yayarak konuştu. “Vallahi Başmüdür Bey, bu konuda çok katı.  Hiç kimse izin için yanıma gelmesin, dedi. Bakan gidinceye kadar, sanırım böyle devam edecek. Şunun şurasında bir hafta kaldı. Hepimiz dişimizi sıkmak zorundayız.”  Müdür ısrar etti. “İyi de Muavin Bey, çocuklar küçük. Onları kim alacak?” derken sinirinden yüzü kızarmış. Vücudundaki kılcal damarları harekete geçip her tarafına iğne gibi batmıştı.  Muavin, ellerini iki tarafa açıp “Yapacak bir şey yok!” dedi.  Müdür kapıdan çıkmak üzereyken,
“Merkezlerden geleceklerle yarın bir toplantı yapmak istiyorum. Hepsini odama bekliyorum.” emrini verdi.  Müdürün, “Sabah, tüm merkezleri ararım.” Sözünde sitem vardı. “Hayır, şimdi arayın!” diye sertçe çıkıştı. “Aman efendim, herkes evine yola çıkmıştır bile.”  Muavin, “Ben anlamam, Merkez Müdürlerini cepten arayın. Sabah törende olacak memurları odamda istiyorum.” Dedi. “Tamamdır!” yanıtı oldukça asabi ve anlamlıydı.

On katlı binanın her katındaki hareket diğer günlere göre farklıydı.  Ankara’dan gelen pankartlar birkaç katın uzun koridorlarında uzun uzadıya açılıp kontrol ediliyordu. Bütün detaylar en ince noktasına kadar kontrol ediliyordu. Törende bulunacak olanlar Muavinin makamında şık elbiseleriyle farklıydılar. Muavin, kapının tıklatılarak içeriye girilmesinden hoşlanırdı. Onun için kapısını genelde hep kapalı tutardı. Kalın çerçeveli, orta yaşlardaki, müdür gerisinde bekleyen personelleriyle birlikte kapıyı usulca tıklattı. İçeriden; “Gel” sesi gecikmişti. Kapı açıldığında, muavin, koltuğu yeni giydiği koyu takım elbisesi ve ciddiyetiyle doldurmuş, hatta taşırmıştı. Konukları eliyle içeri buyur etti. Sonra da telefona sarıldı. Memurlar ayakta ürkekti.

Müdür:
“Törende bulunacak ekibi evlerinden tek tek çağırttım” Muavin, memurları başlarından ayakkabılarına kadar süzdü.

“Pek de şıklarmış” iltifatıyla yanındaki ‘çağır’ butona basıp bekledi. İçeriye, sıska ince bıyıklı bir odacı girdi. Ona, “Kelle başı çay getir bakalım” sözüyle geriye doğru yaslandı. Ayaktaki memurları misafir koltuklarına oturmasını söyledi. Bayanlar oturmuştu. Erkeklerin birçoğu da ayakta kalmıştı. Odacısını tekrar çağırdı.
Diğer odalardan sandalye getir. Neden misafirlerimizle ilgilenmiyorsun” sözleri odacıyı korkutmuştu. “Hemen efendim” seyitmesiyle, birkaç dakika sonra sandalyeler içeriye dolmuştu. Odanın içinde nefes almak mümkün değildi. Muavin;
“Bakanımızı kim karşılayacak?” dedi.   Siyah döpiyes ve yapılı saçlarıyla Meral Hanım öne çıktı.  “Ben efendim” dedi. Muavin, sessizce memureyi ayaklarından saçlarına kadar süzdü. “Güzeeeel” sözcüğünü uzattı. Tepsisine tıka basa dolu çaylarıyla odacı girmişti. Karıştırılan çay kaşıklarının çıkardığı ses, orkestranın çıkardığı seslere benziyordu. Höpürdetme seslerinin karışıklığı içinde çaylar bittiğinde Muavin, Meral Hanım’a:  “Kızım, Bakanı nasıl karşılayacağını biliyor musun?” dedi.
Memur Meral, müdürüne bakıp, “Müdürüm biraz olsun anlatmıştı.” Dedi.  Muavin, ayağa kalkarak anlatmaya başladı: “Bak kızım, Bakana elindeki çiçekleri uzattıktan sonra,  ‘Şehrimize hoş geldiniz Efendim!” diyeceksin, Meral, konuşulanları ciddiyetle dinliyordu.  “Tamam efendim” onayı ile diğer memurlar kıs kıs gülüyorlardı. Müdür, önceden hazırladığı program ile herkesin görevini en ince detayına kadar tatbikini yaptırdıkça, muavinin de keyfi yerine geliyordu.

Günler günleri kovaladığında, bir ayda çabucak geçmişti. Sınav günü çatmıştı. Hava bugün diğer günlere nazaran oldukça soğuktu. On katlı Başmüdürlük binası gelin gibi süslenmişti. Görücüye çıkacak olan PTT Merkezi ise yeni bankoları, levhaları, TV yayınıyla gösterişliydi. Memurlar, özel gün için giydikleri elbiseleriyle gişe arkasında şıktılar. Salonun ortasındaki masalarda pasta ve limonatalar tazeliğini koruyordu. Balonlar ise gişe üstlerine asılmış bir çocuk şenliğindeydi. Yetkililer, aksaklık olmaması için yerlerinde durmuyorlardı. Ses sistemi merkez kapısına yakın yerde yerini almıştı. Belediyeden getirtilen yüz-iki yüz kişilik oturma platformu da bir gün önceden kurulmuştu. Ankara’dan gelen büyük pankartlar binayı neredeyse kapatıyordu. Türk ve Kurumun logosunun bulunduğu bayraklar ise, altıncı kattan aşağıya sarkıtılmıştı. Belediye’nin “Kılıç Kalkan Ekibi” ise Bakanın gelecek olmasıyla birlikte oyunlarına başlamak için öğretmenlerinin vereceği komutu bekliyorlardı.   Folklar ekibinde görev alan dokuz-on yaşlarındaki çocuklar soğukta titreyerek sıralarının bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Bakanın konuşacağı mikrofonun arkası ise oldukça hareketliydi. Televizyon ekranlarında görünmek isteyen memurlar birbirlerini itekleyerek komik duruma düşüyorlardı.

                Bakanın geniş makam aracı kırmızı plakasıyla belirdiğinde, açık olan ceketlerin düğmeleri  birden kapanmıştı. Koruma görevlileri arasında, Başmüdürün yanında duran Meral Hanım şıklığıyla, Bakanın karşısındaydı. Gülümsemeler ve çiçek vermeler arasında Bakan, kendisine ayrılan özel bir koltuğa oturdu. Güneş gözlüğü kendisinden mi, ilginin üzerinde olmasından mı yoksa Bakan olduğundan mıdır, bilinmez ama çekiciydi… Başmüdürün kısa konuşmasının ardından kürsüye davet edilen Bakan, mikrofon başına geçtiğinde, hükümetinin icraatlarını sıralamıştı. Konuşması bittiğinde alkışlarda dinmek bilmiyordu. Tatbikatın faydası olmuştu. Bir ayın yorucu koşuşturmaları ardından, Bakanın, “on dakikalık” konuşmasıyla son bulduğunda, herkes derin bir nefes almıştı…

Ertuğrul Erdoğan

16 Kasım 2009

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir