Bulut

Bahar yeni gelmişti. Güneş ışınlarının yansıdığı apartmanın çatısından buharlar çıkıyordu. Ayberk, yakın zamanda ölen dedesinin kendisine bıraktığı dairesinde ne yazık ki, baharın sıcaklığını hissedemeden yalnız başına oturuyordu. Çoğu zaman duvarlar üstüne üstüne geliyor, bazen de aynaya bir deli gibi bakıp kendisiyle konuşuyordu.

Ayberk, duygularını içinde yaşayan genç bir delikanlıydı.  Esmer ve minyon tipliydi. Kıvırcık saçları kabarık,   siyah kaşları ise gürdü. Sinekkaydı tıraşına rağmen,  bıyık ve sakalının kök izleri yüzünde belirgindi.

Bahçelerinin sokağa bakan mutfağında çalan radyoda Sting’in “ Shape of my heart” şarkısı belli belirsiz çalıyordu. Ayberk, mutfaktaki radyonun sesini biraz daha açıp balkondaki yalnızlığına geri döndü. Dalgınca karşısındaki evlere baktı.  Beyaz apartmanın ikinci katındaki balkonda, genç bir kadının çocuğuna oyunla yemek yedirişini imrenerek seyretti. “Hey gidi günler!” diyerek annesini anımsayıp iç geçirdi.  Yanındaki küçük tabureyi ayağı hizasına getirip ayaklarını onun üstüne uzattı.  Sandalyesine iyice yaslanıp sokaklarını süpüren çöpçüyü izledi. Çitlere yaklaşınca ona “Hayırlı işler!” dedi. Çöpçü,  önce başını sonra da nasır tutan elini hafifçe yukarıya kaldırıp selam verdi.  Ayberk, sigara paketine baktı, içinde birkaç sigarası kalmıştı. Birisini vermek için seslendi. Ardından “Su da ister misin?” sorusuna, çöpçü, “Yalnızca sigaranı alırım.” diye yanıt verdi. Bu küçük sohbet Ayberk’in yalnızlığını bir nebze olsun hafifletmişti. Çiçeklerine baktı. Birkaç tanesinin yaprağı, dudağı aşağıya doğru sarkan bir çocuk gibi eğikti. Sandalyesinin arkasındaki lila renkli sulama kapını alıp çiçekleri suladı. Üst katlarda birileri var mı diye kontrol edip, kendisine “Nasılsın?” diye mırıldandı. “Yalnızım…”  yanıtı yavaştı. Saçmaladığına gülümsedi. Bitmek üzere olan sigarasını,  kül tabağına sertçe bastırıp söndürdü.

Dedesinin kitaplığından aldığı sayfaları sararmış, İlya Ehrenburg’un  1982  yılı basımı “Fırtına” adlı kitabının birinci cildinin ortalarındaydı. Kitap İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in sanat ülkesi Fransa’yı zorlanmadan teslim alması veya Fransızların çabuk teslim olması ile Rusya’ya saldırması ardından Rusların çetin ceviz oluşlarıyla, S.S’lerin yaptığı işkenceleriyle dolu savaşın bir başka yüzünü anlatıyordu. Okuduğu satırları önemseyip altını çizdi. İçeri geçtiğinde burasını not defterine aktaracaktı. Yazıda, “Eğer insanlık bir gün akıllanacak olursa, olağan üstü şeylerle ilgilenmekten vaz geçecek. Gazeteleri alalım, ne yazıyorlar? Rezaletler, cinayetler. Şimdi de Hitler çıktı başımıza olağanüstü bir manyak! Oysa hanımellerinin çiçek açması, sütçüm Lucie’nin evlenmesi, Renor’un var olması çok daha ilginçti…”. Satırlarından uzaklaşıp gökyüzüne baktı. Güneşin bir görünüp bir kaybolması arasında bulutların birbiriyle yarışını izledi. “Aslında hepimiz evrende yalnızları oynuyoruz.” derken,  kitabını okumaya devam etti. Birkaç satır sonra okuduğu sayfa kopmuştu. Üzüldü. İçeriye geçip aldığı tutkal ile yapıştırdı. Üfleyip bir süre bekledi.

Yağmur çiselemeye başlamıştı. Birazdan şiddetleneceği, havanın iyice kararmasından belliydi. Üşüdü, hırkasını giydi.  Ocaktaki çaydanlığın altını yakıp kitabını tekrar mutfaktan yansıyan ışığın yardımı ile okudu. Gözlerini uzun süre kitaptan ayırmadı. Okudukça konular ilginç bir hal alıyordu.  “Bizde insan, ister serseri olsun, ister köprü altında yatsın, neşesini yitirmez. Mutluluğun sırrı nerede? Bütün güçlükleri unutup aptalca eğlenebilme yeteneğindedir. Sizler, durmadan geleceği düşünüyorsunuz. Üstelik yalnız gelecek için yaşıyorsunuz. Aslında gelecek günlerin mutluluğundan söz edilebilir mi?” satırlarına söylenecek söz bulamadı.

Ayberk,  üşüyen ayaklarını masanın altına doğru kaydırdığında tırmalamaktan öte sanki sümüksü bir şeyin teninde dolaştığını hissetti.  Yağmurlu günlerde evlerinin duvarlarına kadar tırmanan salyangozlardan birisinin ayaklarından bacaklarına doğru yürüdüğünü zannedip ayağını birden çekti. Masanın kırçıl desenli örtüsünü aralayıp baktı. Gördüğüne inanamadı, gülümsedi. Yalnızlığı bir anda uçup gitmişti. İçinde bir şeyler kıpırdadı. “Gördüklerim rüya mı?” diyerek örtüyü bırakıp tekrar kaldırdığında, iki parlak göze takılı kaldı. Uzun süre sevecence bakıştılar. Masanın altındaki cins köpek, ayaklarının dibindeydi. Beyaz ve gri karışımlı rengiyle kuyruğunu sallayarak şirinleşiyordu.  Boynundaki tasmasının kopuk halini görünce; “Sanki birisi bilerek kesmiş gibi… Kim bilir sahibi şimdi nasıl da yana yana arıyordur.” diye,  üzüldü.

Köpek, mutfağa yalanarak bakıyor, fakat içeriye girmiyordu. Beş-on adımlık balkonun etrafında dolanarak Ayberk’in bacaklarının arasından ayrılmıyordu. Ayberk, aç olabilir düşüncesiyle akşamdan kalan birkaç soslu tavuk budunu buzdolabından çıkardı. “Acaba sosu dokunur mu?” diye de tereddüt etti. Vermekten vazgeçti.  Köpeği kucağına alıp, çenesinin altını okşarken masadaki telefonuna, “Cins köpekler, nasıl beslenir?” diye yazdı. Ekranında beliren siteleri inceleyip birisini tıkladı. Gelen sitede, “Köpeğinize yemek artıkları vermeyin, çikolata verirseniz zehirlenir. Kedi maması da vermeyin!” uyarılarını dikkate aldı.  “Öyleyse ne vermeliyim?” diye aklına Golden cinsi köpek besleyen arkadaşı geldi.  Onunda ‘Lilia’  adındaki köpeği, zekâsı ve yaptıklarıyla manyak bir şeydi. Onu köpek barınağında yeni doğduğunda birlikte getirmişlerdi.  Şimdilerde kocamış, on dört yaşındaydı. Artık sırtındaki beyaz tüyleri ve yavaş hareketleriyle yaşamın sonlarındaydı.

Gençliğinde neler yapmıyordu ki; yeter ki, kapıdan eve girenin kokunu almasın. Evin içinde deliler gibi oradan oraya koşuşturur, ‘pati ver.’ dersin, önce bir ayağını ardından diğer ayağını uzatırdı. Doymak bilmeyen acıkmasıyla kabını ağzına alıp içine bir şeyler koymanız için size uzatıp, gözlerinizin içine bakardı. O bakışlara bir şeyler vermemek, mümkün değildi.  “Getir sigara paketini!” denildiğinde,  sehpanın üzerinden alıp adrese teslim ederdi. Hele gözlerine baktıkça içinize sevgisi mıhlanırdı. “Ne yaptın Lilia perdeyi?” diye,  şaka yollu bağırdığınızda, önce utanır, sonra odasındaki yerine kafasını önüne eğerek yavaşça giderdi zavallı. İşte böylesine itaatkâr ve insanlara yakın bir cinsti bu Golden’lar!  Lilia’nın bir tek kötü huyu vardı, o da eve hırsız girse, hiç havlamaz, hatta hırsıza yardım bile ederdi. (!)

Ayberk, cins köpeklere; bisküvi, mısır, çavdar ve arpa ekmeği, çeşitli lapalar, pirinç, bulgur ve makarna gibi yemeklerin bozulmaması şartıyla verilebildiğini, ayrıca, fazla yağlı olmamak şartıyla pişmiş etin de verilebileceğini arkadaşından öğrendiğinde, mutfağa geçti. Dünden kalan ve az yağla pişirdiği spagettiyi küçük parçalara ayırdı.  ‘Yalnız’ adını verdiği köpek,  önündekileri görünce dilini dışarıya saldı.  Yemeğini yerken ara sıra Ayberk’e de bakıyordu.

Paketindeki son üç sigarasından birisini yakan Ayberk, geceyi sigarasız geçirmek istemiyordu. Markete gitmeyi düşündü. Köpek ise önüne konulan makarnanın sonlarındaydı. Bir ara soluklanıp kafasını kaldırdı. Susadığı belliydi. Ayberk,  mutfak dolabının altından bulduğu eski bir kaba suyu boşaltıp köpeğin önüne bıraktı. Şapırtı sesleri bir türlü kesilmiyordu.

Ayberk, uzun aramalar sonunda bulduğu birkaç metrelik kalın ipi, köpeğin boynundaki kopuk kayışına düğümledi. Ardından bahçenin ışıklandırma direğine bağlayıp markete gitti.

***

Burcu, sarışın bir kızdı. Sıfır bedene yakın görünümüyle mankenlere taş çıkartırdı. Beyaza yakın mavi renkli kot pantolonu delik deşik, salaş giydiği tişörtü ise kısaydı. Göbeğindeki oksit sarısı tüyler, güneş ışığında parlıyordu. Henüz yirmi bir yaşını birkaç ay önce doldurmuş, yüksek puanla kazandığı Ankara’daki Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirmesine de iki senesi kalmıştı. Yıllar önce annesiyle babasını üç yaşında bir trafik kazasında kaybetmesinin ardından anneannesi Burcu’yu sahiplenmişti. Onu bir melek gibi kanatları altında büyütüp okutmuştu. Anneannesi güler yüzlüydü. Pamuksu seyrek saçları ve kırışık yüzünde ise yılların yorgunluğu vardı. Evlerinin üçüncü yaşayanı da Bulut’tu.

Sabahın erken saatlerinde geldiği evlerinin kapısını sessizce açıp bir tekerleği kırık valizini sürükleyerek ayakkabılığın kenarına dikti. Anneannesinin mutfaktan çatallaşan sesini işitti,

“Kızım sen misin?”

“Evet anneanne, okulumda olaylar çıkınca birkaç günlüğüne tatil ettiler. Ben de seni ve Bulut’umu görmeye geldim.”

“İyi de…”

“Nasıl yani? Anneanne yoksa sağlığına mı bir şey oldu?”

“Yok, kızım. Ne olabilir ki? Şükür iyiyim de…”

“De, ne anlama geliyor?”

“Bulut…”

“Sahi Bulut nerde? Kokumu dışarıdan alınca havlayıp yanıma koşardı. Yoksa ona bir şey mi oldu?”

“Yok, kızım, bir şey yok, dedim. Geç odana, şöyle bir soyun bakalım,  daha uzun uzun konuşuruz.”

“Anneanne sakın ona bir şey olduğunu söyleme! ‘Geçenlerde namaz kılınan evde köpek beslenmez’ diyordun, yoksa…”

“Kızım meraklanma anlatacağım…”

“Ona bir şey olduysa, vallahi dünyayı yıkarım!”

“Sakin ol.  Hele gel mutfağa senin çok sevdiğin böreği yaptım. Karnın da acıkmıştır senin.”

“Acıkmadım! Hadi anlat, Bulut’um nerde?”

“Kızım artık ona bakamıyorum. Evin içinde kendimi zor idare ediyorum. Hem tüylerini temizlemekten de canım çıktı. Geçenlerde tuvaleti için parka götürmüştüm. Kayışından da sıkıca tutuyordum ki, mahallenin çocukları sevmeye başladılar. İçlerinden yaramaz birisi küçük bir bıçakla tasmasını kesti. Bulut, hızla yanımdan uzaklaşınca çocuklardan bazıları arkasından koşsalar da yetişemediler…”

“Ne yani şimdi Bulut kayıp mı?”

Burcu olduğu yere yığıldı. Sarışın suratına kan oturunca kıpkırmızıydı. Gözlerinden akan yaşlar, yırtık kot pantolonundan sırıtan çıplak bedenine damlıyordu. Anneannesi teselli etmeye çalışsa da başaramadı. Burcu, hızla odasına geçip yatağına kapaklandı. Uzun süre hıçkıra hıçkıra ağladı.  Anneannesi de başındaydı.

“Lütfen beni yalnız bırakır mısın?”

“Kızım,  inan ki benim bir suçum yok. Hep o yaramaz çocuklar…”

Burcu, burnunu arka arkaya mendiline sümkürdü. Banyoya geçip Bulut’un mama kabına baktı. Dinen gözyaşları bir kez daha hızlanmıştı. Odasına geçip fotoğraf albümünü çıkarttı. Balkonda kucağında çektirdiği Bulut’un fotoğrafına uzun uzun bakıp anneannesine,

“Şimdi onu nasıl bulacağım?”

“Buluruz kızım buluruz, merak etme. Mahallemizin uygun yerlerine ilan yapıştırırsın olur biter. Bulan okursa, insaniyet namına mutlaka haber verecektir.”

Burcu,  bilgisayarında Bulut’un fotoğraflı sayfasına telefon numarasını ekleyip hazırladığı sayfayı taşınabilir bellek cihazına aktardı. Yakınlarındaki kırtasiyecide çoğaltıp mahallelinin görebileceği market, fırın ve kasap gibi dükkânların bulunduğu elektrik direklerine astı.

***

Ayberk, bir an önce dostuna dönmek için kasada kuyrukta beklemeyi göze alamadı. Önündeki müşterilerden rica ederek sigarasının ücretini ödeyip evine yöneldi. Geniş betonlu elektrik direğinin önüne geldiğinde duraksadı. Yapıştırılan ilan daha önce gördüklerine benzemiyordu. Bulut’un fotoğrafını görünce şaşırdı. “Güzel anların da sonu varmış!” diyerek fotoğrafın altındaki yazıyı okudu: “Çok Sevdiğim Köpeğim Bulut’u görenler aşağıda verdiğim cep telefonuma bildirirlerse sevinirim” diyordu. Telefonuna numarayı kayıt etti.

Sevginin bu kadar çabuk avuçlarının içinden bir kelebek hızlılığında uçup gideceğini tahmin etmiyordu. Belli belirsiz adımlarla yürürken; “Demek adı Bulutmuş, güzel isim. Hey Tanrım!” derken gökyüzüne baktı. Parçalanmış bulutlar hızla kayıyordu.

Evine kapıdan girmedi. Bahçeyi dolandı. Bulut, bağlandığı yerde mahzun gözleriyle Ayberk’e dilini sarkıtıp kuyruk sallıyordu. “Eh be! Buraya kadarmış dostluğumuz!” diyerek Bulut’u çözüp kucağına aldı. “Bulut, Bulut, diye uzunca sevdi. Onu hemen vermeyi düşünmedi. Hiç olmazsa  geceyi birlikte geçirmek istedi. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar oynaştılar. Ayberk, banyoda hazırladığı yere yiyecek ve su kabını koydu. Sonrada köpeğin havlamaları arasında uyudu.

Ayberk, öğlene yakın köpeğin havlama ve kapıyı tırmalama sesiyle uyandı. Banyoyu açtığında Bulut’un odaya fırlaması ani olmuştu. Telefonuna kaydettiği numarayı bulup aradığında Bulut,  dilini sarkıtarak kapının önünde dışarıya çıkmak için bekliyordu.

Karşısındaki genç kız,

“Buyurun…”

 “Kayıp köpeğiniz için aramıştım…”

 Kızın çığlığından Ayberk telefonu kulağından bir süreliğine uzak tuttu. Kulağına tekrar getirdiğinde, kızın  çığlığı hâlâ devam ediyordu.

“Adı?”

“Bu- Bu-lut…”

“Rengi?

“Beyaz ve içinde gri karışımlı.”

“Evet, köpeğiniz ben de.  Çok sevimli. Ona öyle alışmıştım ki…”

“Boynunda tasması kesik mi?”

“Evet…”

            “Ah o yaramaz çocuklar! Umarım yağlı bir şeyler vermediniz değil mi? Yoksa kusuyor da…”

“Az kalsın tavuk kızartması verecektim ancak internetten araştırıp ona uygun şeyler verdim. Merak etmeyin keyfi yerinde.”

“Adresinizi verir misiniz?”

“Yazın…”

Ertuğrul Erdoğan

Not:Tirşe Rengi Apartman” adlı roman çalışmamdan bir bölüm. Devamını kitabım çıktığında okumanız  dileğimle…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir