Dağılan Laptopun Tuşları

Osmanlı, 4. Ordusuyla İngilizlere karşı Suriye çöllerinde çetin savaşmıştı. Yorgun askerler, piyade tüfekleriyle İngilizlerin yarı paletli araçlarına karşı daha fazla direnemeyince, 1918 yılındaki Megiddo Muharebesi hezimetle sonuçlanmıştı. İşte bu ordunun içinde Muhammed adında yaman bir asker vardı. Bu asker, girdiği çarpışmalardan birinde sağ kolundan vurulmuştu. Doktorların özverili müdahalelerine rağmen kolu sakat kalmıştı. Muhammed, cesurdu. Bölükteki arkadaşları artık ona ‘Çolak Muhammed” lakabını takmışlardı.

Osmanlı Ordusunun geri çekilmesinin ardından Çolak Muhammed, memleketi Sivas’a döndü. Burada güvendiği arkadaşlarını toplayıp dağa çıkmaya karar verdi. Yirmiyi aşkın süvariyle birlikte uzun yıllar dağlarda eşkıya olarak yaşadı. Zaman zaman uğradığı köy, kasaba ve şehirlerden topladıkları erzaklarla karınlarını doyurdular.  Bu arada ganimet toplamayı da ihmal etmediler.

Çolak Muhammed, gözü kara ve uçkuruna düşkündü. Yeter ki uğradığı yerlerde bir kızı beğenmesin… Onu, önce güzellikle ailesinden ister, eğer ailesi vermezse, adamlarıyla birlikte kızı atının önüne aldığı gibi dağlara kaçırırdı. Şimdiye kadar on üç karısı olmuştu.  Dört karısından mutlaka yaşlı olanını boşayıp gencini alırdı.

O yıllarda Sivas’ın çevresi kıraçtı ancak Malatya’ya sınırı olan köyleri ise yeşillikti. Çolak Muhammed,  birkaç atlı adamıyla birlikte böylesi bir köyden erzak toplamak için geldi. Adamlarıyla birlikte köyün çeşmesinde soluklandı.  Köyün en güzel kızı Fatma da çeşme başında güğümünü dolduruyordu. Çolak Muhammed, onu görür görmez vuruldu.  Fatma, Ağanın en küçük kızıydı.  Yüzünü kapattığı yemenisinden görünen gözleri koyu yeşil, saçları simsiyah beline kadar, aynı zamanda boylu poslu,  alımlı ve bebeksi yüzüyle çok güzeldi.

Çolak Muhammed, atından indi. Çeşmenin birkaç metre ilerisinde çamaşırlarını yıkayan yaşlı bir kadına Fatma’yı işaret etti.

“ Şu kız kimin nesi?”

 “Ağanın kızı.”

“Hmmm…”

 Fatma’ya bir kez daha baktı. Dizginleri sol eliyle tutup yine sağ ayağıyla üzengiyi kendisine doğru çekip eyere oturdu. Sağ ayağıyla atın yumuşak karın bölgesine doğru dokununca atta bir ok gibi ileriye fırladı. Arkadaşları da arkasından geliyordu.

Tepenin başına yaklaşınca atından inip arkadaşlarına, daha fazla gelmemelerini ve ağaçlı bölgede kendisini beklemelerini söyledi. Yüz metre atıyla birlikte yürüdü. Uygun bir ağaç bulup atını bağladı. Ardından beş-on metre daha yürüyüp tepenin ucunda heybetlice dikildi. Cebinden sigara tablasını çıkartıp beş parmağının ucunu birleştirip topladığı tütünü kâğıdın üstüne yaydı. Rulodan sonra sigarası incecikti. Sonrada diliyle bir sağ bir de sol yapıp ıslattı. Ardından kibritiyle yakıp dumanını köye doğru üfledi.

İç geçirdi, Fatma’nın bakışları, aklını başından almıştı. Yerinde duramıyordu. Dördüncü karısını mutlaka boşaması gerektiğini düşündü. Evine doğru atını sürdü. Yemeğini yedikten sonra sofranın başında dört karısından yaşlı olanına üç kere Boş ol” dediğinde kadın başına neler geldiğini anlamıştı. İtiraz etmedi. –cesaret edemezdi–  Onu arkadaşlarından birisiyle babasının evine gönderdi.

Öğlene doğru adamlarından birisini köye gönderip Fatma’yı istemek için babasına haber saldı. Ağa’nın “Benim eşkıyaya verecek kızım yok!” yanıtına çok sinirlendi. Uzun uğraşılarla sardığı sigarasından birkaç nefes çekip yere attı,  sonra ayaklarıyla basarak iyice toprağa gömdü. Sanki Ağayı gömüyor gibi sinirliydi.

“Ben sana gösteririm Ağa! El mi yaman yoksa bey mi yaman yakında görürsün!”

Ter içindeydi. Homurdanarak mermiliğini omuzlarına bağladı. Tüfeğini de sırtına atıp atıyla dörtnala Fatma’nın köyüne yol aldı. Atını doğruca köyün çeşmesine sürdü. Burada bir süre Fatma’yı bekledi. Gelen giden olmayınca, çeşme başında koyunlarını sulayan bir kadından,  Fatma’ya haber verip çeşmeye getirmesini söyledi. Ağaçların arasındaki diğer atlılar da pusudaydı. Fatma,   güğümüyle belirince, Çolak Muhammed’in içi titredi. Heyecanlandı. Atını hafifçe sürerek çeşmeye yaklaştı. İnip Fatma’yı kolundan tuttuğu gibi atının önüne aldı. Adamlarıyla birlikte hızla uzaklaştığında,  güğümde çeşmenin başında kalmıştı.

Yıllar geçtiğinde Cumhuriyet ilan edilmişti. Hükumetin İzale-i Şekavet (Eşkıyalığın Ortadan Kaldırılması) Kanununun yürürlüğe girmesiyle Çolak Muhammed, hükumet yetkililerine eşkıyalığa son verdiğini haber verince kanun gereğince affa uğradı.

 Mütevazı bir hayatı tercih eden Fatma, kasabanın iki katlı sarı evindeki yaşamında kocasından hep korktu. Ona dört çocuk vermişti. Yıllar sonra yiğit kocası artık elden ayaktan düşmüş ve yaşlanmıştı. Son nefesini verdiğinde kırk beş yaşındaydı. Kocasından kalan ganimetle çocuklarıyla birlikte belli bir süre rahat yaşadılar. Artık büyütmesi ve onlara gelecek sağlaması gereken dört çocuğu vardı. Cumhuriyet’in ilanı ile başlatılan ekonomik hamleyle kasabalarına yaptırılan küçük bir tekstil atölyesinde işe başladı.

En büyük oğlu Hasan on yedi yaşına yeni girmişti. Şehirdeki lisenin son sınıfında okuyor,  on yedi yaşının verdiği delikanlılıkta, babası gibi deli doluydu. Zaman zaman kasabada örgütlenen bir partiye uğruyor, fikirlerini geliştiriyor ve yönetici büyüklerinin direktifleriyle hareket ediyordu.

Silah taşımayı da seviyordu.

Gazeteci Murat, İstanbul’daki evinde ter içinde uyandı. Gördüğü rüyayı eşine heyecanla anlattı.

 “Sırtımda siyah bir ceket, sol elimde Türk bayrağı, sağ elimde de büyük fakat hafifçe bir kılıç vardı. Kılıcım öyle çatallı değildi ama yine de birileri bana, ‘elindeki Hazreti Ali’nin kılıcıdır’ diye ısrar ediyordu. Karşıdaki ufuklarda ise Haçlılar kum gibi kaynıyordu. Onlarla tek başıma savaşıyordum…”

Mutfağa yönelen karısı,

“Hayırdır İnşallah”

Murat, Hasan’ın bulunduğu ilçeye bir haber için gitmişti. Buradaki çalışmalarını tamamladıktan sonra ajansına haberlerini aktarmak için PTT’de bekliyordu. Hasan, önceden planlandığı gibi belindeki silahıyla pusudaydı. Gökyüzüne baktı. Annesinin hayalini gördü. Hasan’a, “Seni bu günler için doğurdum” sözleri kulaklarını tırmalıyordu. Uzun süre postaneden çıkmasını bekledi. Gazeteci Murat, dışarı çıkınca, Hasan, tabancasını ateşleyip hızla olay yerinden uzaklaştı.

Gazeteci Murat, yerde hareketsiz yatıyordu.

Hasan, izini kaybettirmek için hızla dayısının evine saklanmaya gitti. Yatsı ezanı da yeni okunuyordu. Olup biteni gözünde canlandırdı. Kini iyice alevlenmişti. ‘Acaba ölmüş müdür? Ya yaralıysa ve beni gördüyse…’ ikircikliğini yaşadı. Vurduğu gazeteci için, O adam İslam ilkeleri ve geleneklerine karşıydı.  Gazetesinde açık-seçik resimler yayımlayarak dinimize saldırdı. Güzellik Kraliçesi Gülengül’ün Amerikan askerleri tarafından öpüşünü gösteren fotoğrafları yayımladığından İslam’ı ve Türkleri incitti. Bu nedenlerle ortadan kaldırılması vacipti!” diye kendini savundu. “Hak etti!”, “Zaten ölümü vacipti!” sözcüklerini üst üste tekrarladıkça eli ayağı titriyordu. Odaya dayısının karısı girince mırıldanmasını kesti. Gidince de yorganı kafasına çekip uyuyuncaya kadar kendi kendine söylenip durdu.

Hasan,  erkenden uyanmıştı. Dayısıyla yengesinin namaza kalktığını işitince bir süre yatakta kaldı. Onların tekrar uyumasını bekledi. Yatağından doğrulup dayısıyla birlikte küçükken saklambaç oynadığı çatı aralığına sessizce girdi. Çatı aralığı izbe gibi köhne bir yerdi. Eski ve kullanılmayan eşyalar etrafta dağınık ve tozluydu. Örümcekler iki direk arasını ağlarıyla genişçe örmüştü. Kafasını eğerek karınca yavaşlığında ilerledi. Gürültü yapmamak için titiz davrandı. Yere tabancasıyla birlikte yattı. Birkaç metre daha sürününce çatının en ucuna gelmişti. Kalasların arkasına baktı. “Buraya kimse erişemez” diye tabancasını gizli bölmeye bırakıp tekrar sürünerek geri döndüğünde üstü başı tozluydu. Çatıya açılan küçük bölmenin kapağını yana çekip gökyüzüne baktı. Henüz yeni aydınlanıyordu hava. Kiremitlerin üstüne konan güvercinlere baktı. Hey özgürlük” diye üstünü çırparak boşluğa açılan bölmeden aşağıya vücudunu bırakarak odasına geri döndü.

Yengesinin hazırladığı kahvaltıyı yapmadan dışarıya çıktı. Okuluna gitmeden önce partiye birlikte gittikleri can dostu arkadaşıyla buluştu. Onun sırdaş olduğunu biliyordu. Aynı zamanda davalarının da sıkı bir neferiydi. İki arkadaş hiçbir şey olmamışçasına sınıfa girdiklerinde edebiyat öğretmenleri Yunus Emre’nin, dizelerinin ne anlama geldiğini öğrencileriyle tartışıyordu.

 “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil,

 Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz senin

 Yol odur ki doğru vara göz odur ki Hakkı göre

 Er odur ki alçak dura yüceden bakan göz değil”

Gazeteci Murat ağır yaralıydı. Hastaneye kaldırılmıştı. Bir haftalık tedavisinin ardından kendine gelebilmişti. Soruşturmayı derinleştiren polisler, olay hakkında ondan bilgi alıyordu.

Robot çizimlerden sonra suçlar Hasan’a yönelmişti.

Bir gün Hasan’ın annesi fabrikada kopan iplikleri sırasıyla makinanın iğneliğine yerleştirirken Ustabaşısı,

“Fatma abla kapıya polisler geldi, oğlunuzu arıyorlarmış!”

“Vıy! Neden ki?”

“Hiçbir şey söylemediler, seninle görüşeceklermiş.”

Fatma, makinaya beyaz ipliği takmaktan vazgeçti. Hızla atölyenin dışında bekleyen polislerin bulunduğu yere korkuyla gitti. Orta yaşlardaki polis, elindeki kâğıdı gösterdi.

            “Fatma siz misiniz?”

“Evet”

“Oğlunuz İstanbul’dan gelen bir gazeteciyi vurma olayına karışmış…”

 Fatma,  bayılmıştı. Çevresindekiler yüzüne su serpip yüzüne vurarak ayıltmak isteseler de başaramadılar. Polis, kalabalığa,

 “Biraz çekilinde oksijen alsın!”

 Bir süre sonra Fatma kendine geldi, etrafına şuursuzca baktı.

“Ne oldu bana?”

“Geçmiş olsun, bayıldınız, şöyle oturun bakalım. Oğlunuzu nerede bulabiliriz?”

Fatma, sersem sepelek tahta sandalyeye oturdu.

“Nerde olacak!  Okuldadır. Benim oğlum namazında niyazında öyle kötü şeyler yapmaz…”

“Hangi okulda?”

            “Şehirdeki lisede”

Hasan, sınıfta tedirgindi.  Polisin kendisini aradığı haberini duyunca, en iyisinin ‘teslim olmak’ olduğunu düşündü. Öğretmeninin kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra sınıftan çıkıp karakola gitti. Polisler, okula gelince, öğretmenleri, Hasan’ın karakola teslim olmaya gittiğini söylediler.

Mahkemenin ardından cezaevinin konuğu on yedi yaşındaki Hasan’dı. Yirmi yıl aldığı cezanın bir buçuk yılını ünlü bir şairle birlikte geçirdi. Şair,

 “Bu olayı sakın kabullenme, bir hödüğe yükleyelim gitsin. O zaman serbest kalırsın. Hem bu hödüğün davamıza ne faydası olur?”

“Bir can için zillete düşmek istemem. Cezama razıyım.”

On yıl süren hapis cezası esnasında bir gün, ağır yaraladığı gazeteci onu ziyaretine geldi. Gazetecinin ziyareti sonrası, Hasan,

“Benim gibi birisini böyle bir davada kullandığı için Rabbime sonsuz şükürler ediyorum ama gençlere de şunu söylemek isterim. Böylesi bir taşkınlığı asla kimseye tavsiye etmem. Ve yaptığım eylem, intihardan farksızdır. Ünlü İtalyan tıp doktoru ve suç antropoloğu Cesare Lombroso, ‘Bazı insanlar doğuştan suçludur’ , diyor, fakat ben buna inanmıyorum. Allah kulunun hasmı değildir. Bu nedenle doğuştan suçlu yoktur.’ diyordu. Lombroso, neden insanlar doğuştan suçlu demişti? Suçluların bakışları vahşi ve sert, küstah bir gülüş, normalden kısa boylu, kafatası küçük, çehresi asimetri, alnı dar, kaşların altındaki kemik çıkık, gözleri çukur ve çene kemiği de maymuna benzer fazlalıkların olması yine kulakları kafatasından açık ve kemerli, saçları gür, sakalı seyrek ve kolları fazla uzun olurmuş. Hırsızlarda ise bakışlar hileli hareketli ve gözler eğri olurmuş.”

Fatma, yıllardır oğlunun hapisten çıkmasını bekledi. Polislerin çalıştığı yere gelip kulağına fısıldadığı Oğlunuz bir gazeteciyi ağır yaralamış…” sözlerini hâlâ unutamamıştı. Günlerce ağladı, üzüldü. Sonunda beynini ur kaplayınca  ameliyat oldu. Oğlu cezaevinden çıkmasından birkaç ay sonra  hayatını kaybetmişti.

Hasan,  kendisine sorulan iki sorudan hiçbir zaman hoşlanmadı. Birincisi, “Ne zaman doğdun?” İkincisi, “Gazeteciyi neden vurdun?”

Onlara şöyle yanıt verdi.

“Birincisine cevabım, ‘Hiç mezarlık görmediniz mi? Şu tarihte doğdu, şu tarihte öldü. Ruhuna Fatiha…’ Gazeteciyi vurduğuma gelince, onu anlatmak vurmaktan daha zordu. Dışarıdan bakıldığında olay son derece basitti. Bir genç,  yazarı vurmuştu. Hepsi o kadar. Bir kurşun attık, yıllardır hâlâ yere düşmedi.”

Liseyi hapishanede bitirip girdiği Üniversite sınavında Hukuk Fakültesini kazanan Hasan, çıkarılan aftan sonra müteahhitlik ve bir bakanlıkta özel müşavir olarak çalıştı. Daha sonra da politikadan hoşlanmayıp gazeteciliğe ilk adımını attı.

Yıllar sonra Hasan, kendisinden yirmi yaş küçük bir kızla tanıştı. Onunla en kısa zamanda evlenmeye karar verdi. Ancak ailesi kızlarının yaşının küçük olduğunu ve Hasanla arasındaki yaş farkını öne sürüp vermek istemediler. Hasan, gönlünü bir kez kaptırmıştı. Babası gibi oldukça ısrarcıydı. Kızın ailesine ev ve araba vaat edip bir de kızın babasına, “Peygamber Efendimiz de ilerleyen yaşına rağmen evlendiğinde Ayşe anamız dokuz yaşındaydı.” demesiyle, ailesi, sonunda kızlarını vermeye ikna olmuştu.

Ah şu nefsimiz!

“Nefis” İşte başımızın belası bir sözcüktü! Bu uğurda kimler ölmedi ki? Nefsine hâkim olamayan kim bilir hangi hükümdarlar, ülkelerini savaşa sokarak milyonlarca insanın ölmesine neden olmuşlardı. Yine hangi mutlu yuvalar dağılıp çocuklar ebeveynlerinden ayrı kalmıştı. Nefis, tıpkı elektriğe benzetilirmiş. Aynı elektrik bir taraftan buzdolabını çalıştırırken diğer taraftan ısıta biliyordu. Tıpkı ruhtan çıkan iyi ve kötü gibiydi. Yani insani ve hayvani duyguları bir arada simgeleyen nefsimiz.

Hasan,  evlendikten sonra deniz kenarında iki katlı, bahçeli bir evde eşiyle birlikte uzun yıllar yaşadı.  Artık yaşı da kemale ermişti. Yılların yorgunluğu üstündeydi. Arada bir gazetesine yazılar yazıyor, kitap çalışmaları için de zaman zaman odasına kapanıyordu.

Karısının olmadığı bir gün sabah erkenden kalkıp namazını kıldı. Yatağına uzanıp televizyondaki sabah haberlerini yatağının içinde dinlemek istedi, vazgeçti. Uykusu bir kez dağılmıştı. Kalkıp bahçeye çıktı. Bir gökyüzünün berraklığına bir de ağaçlara baktı. Deniz ise çarşaf gibi güneşin bağrından çıkmasını bekliyordu.  Birkaç kez derince nefesini çekip “Bu gün güzel olacak” diye odasına geçti. Araştırması gereken bir konu için yarım bıraktığı kitabın sayfalarına göz gezdirdi. Notlar aldı. Ayşen” sözcüğü ile aklına İzmir’de ofisinde çalışan sekreteri düştü. Koltuğundan kalkıp titreyen eline rağmen telefonunu çevirdi. Bekledi. Numara düşmüştü. Karşısındaki çatallı sesin  onun  olduğuna inanamadı.

“Ayşen sen misin?”

“Evet, benim. Sabahın erken saatinde hayırdır?”

“Özledim seni, hani geçen geldiğinde yaptıkların aklıma gelince, sesini duymak istedim. Umarım rahatsız etmedim.”

“Hayır, hayır… Yine geldiğimde yaparım hiç merak etme…”

“Ama şuan canım çok istiyor, hanım da birkaç gün evde olmayacak.  Hani gelsen,  diyecektim.”

“Gelirim de,  yol param yok ki…”

“Hemen havale çıkartırım, merak etme.”

“Peki o zaman,  kızımın da okulu tatil, onu da getireyim mi?”

“Sen bilirsin.”

İzmir’deki ofisinde hem sekreter hem de temizlik işlerinde çalıştırdığı Ayşen’i öğleden sonra kızıyla birlikte Mudanya Limanı’nda karşıladı. Valizle birlikte eve girdiklerinde Hasan’ın keyfine diyecek yoktu. Heyecanlıydı.  Ayşen, üstünü değiştirip yemeğini yedikten sonra ilk işi ondan orta şekerli bir kahve istemek oldu. Kızı, üst kattaki odalardan birine geçti.  Ayşen, kahveyi verdikten sonra evi gezdi. Salondaki odadan Hasan’ın çalıştığı odaya seslendi.

“Ev iyi bir temizlik istiyor!”

Hasan, çalışma masasında kahvesini höpürdeterek yudumlarken bir taraftan da sandalyeye çıkıp kitaplığının tozunu alan Ayşen’in eteğinden görünen doldun baldırlarına doğru baktı.  –Ayşen bunu her gelişinde bilerek yapıyordu.-  Bir kaç kitabı çıkartıp üst kısımlarının tozunu aldıktan sonra “Bari banyoyu da temizleyeyim…” seksi söylemiyle banyoya geçti. Küvetin içine baktı, temizdi. Lavabodaki sümük ve diş macunu izlerini görünce temizlik malzemelerini ortaya çıkardı. Kovanın içine suyu yarım doldurup içine deterjandan birkaç damla damlatıp eliyle ovuşturdu. Klozete baktı çişten sararmıştı. Çamaşır suyunu döküp bekledi.  Çömelip yerleri temizlerken, Hasan’ın her seferinde olduğu gibi kendisini röntgenleyeceğini biliyordu. Kapıyı hafifçe araladı. Bir kedinin ciğeri koklayarak yaklaşması gibi Hasan’ın nefes alışları kapının ardındaydı. Oralı olmamış gibi yerleri silmeye devam etti. Eteğini yukarıya doğru sıyırdığında, bembeyaz pürüzsüz bacaklarıyla pembe renkli iç çamaşırı Hasan’ın gözleri önündeydi. Ayşen, umursamamış gibi temizliğine devam etti. Bacaklarının etli kısımlarını biraz daha araladı. Vajinasına odaklanan Hasan’ı görünce gülümseyerek yanına çağırdı. Kapıyı arkadan kilitledi. Biliyordu ki Hasan’ın son zamanlarda erkekliği uyanmıyordu. Onu klozetin üzerine oturtup pantolonunu aşağıya doğru çekti.

Dışarı çıktıklarında Hasan keyifliydi. Ayşen’den bu sefer,  kahvesini şekerli istedi.

Ertesi günü öğleden sonraydı. Saatler, akşama doğru yaklaşıyordu. Hasan taksiden inip elinde kocaman bir paketle içeriye girdiğinde anne ve kızı meraklıydı. Aldığı paketlerden birisini Ayşen’in kızına uzattı.

“Bana mı, ne zahmet ettiniz?”

“Annen, doğum gününün yaklaştığını söyledi.  Nice güzel yıllara…”

Melike,  paketi hızla açtı. İçindekini görünce sevinçle çığlık attı.

“Bu benim mi!!?”

“Evet.”

Kızının sevinçli halini gören Ayşen de mutluydu.

“Kızım hani bizden her zaman istediğin laptop değil mi o?”

“Evet, anne ya! Ne kadar mutlu oldum, bilemezsin!”

            Hasan,  diğer paketi de  Ayşen’e uzattı.

“Bu da sana.”

Ayşen, paketi kızı gibi hızla açtı. İçindeki mavi elbiseyi görünce sevindi, Hasan’ın yanaklarına öpücük kondurdu.

“Çok teşekkür ederim. Beni mahcup ettiniz.”

Akşamın ilerleyen saatlerine rağmen hava aydınlıktı. Hasan, çalışma odasında “İşte yaz ayının en güzel tarafı da bu!” diye gazeteye yetiştireceği yazısına devam etti.  Aklı yine karışıktı. Yazısını noktalayıp geriye yaslandı. Banyodaki halini düşündü. Kan akışı hızlanmış, içi bir tuhaf oldu.

Mutfaktaki Ayşen’e seslendi,

“Kartımı versem her zaman çektiğin ATM’den bir miktar para çekebilir misin?”

“Tabi ki, neden olmasın…”

Ayşen, elinin ıslaklığını ovuşturup önlüğüne sildi, sonra da onu çıkartıp banka kartıyla birlikte dışarıya çıkar çıkmaz, Hasan,  yukarı kata çıktı. Kapıyı iteklediğinde Melike, kendisine verilen hediyesi ile meşguldü. Eteği ile açılan bacaklarını gizledi.

“Hasan Amca, çok teşekkür ederim, hayallerimi gerçekleştirdiniz. Sağ olun!”

“…”

Melike lap topuyla kanepede ilgilenirken Hasan, nasihat vereceğini söyleyerek tenine iyice yaklaştı. Onun küçük göğüslerine baktı. Alakası olmayan bir sözle, elini kızın omzuna atıp parmak uçlarını göğüslerine değdirdi.

“Bak kızım yaşın küçük ve başından cinsel yönden çok şeyler geçecek. Bir keresinde küçük bir kızı sapıkların elinden kurtarmıştım.”

Melike, ‘migrenim azdı’ diyerek korkuyla geriye doğru çekildi. Hasan, ısrarlıydı. Ona kanepeye uzanmasını ve üzerine battaniye örteceğini söyledi. Melike şaşkındı, battaniyenin altına gizlenip orada kaybolabileceğini düşündü. Hasan, dolaptan çıkardığı battaniyeyi kızın üstüne örtüp yanına ilişti. Hızlı alıp verdiği nefesiyle gözlerini kapatıp bekledi. Hasan, yanı başında titriyordu. Daha fazla dayanamadan battaniyenin arasına elini soktu. Eli kızın bacaklarındaydı. Melike, eliyle bacakları üstünde dolaşan elleri itekledi. El ısrarlıydı, bir aşağı bir yukarı gezindi. Melike, donuk bir halde hareket edemedi. Bağırmak ve karşı koymak istedi. ‘Ya bana bir şey yaparsa’ diye çok korktu. Bekledi.

Hasan, battaniyeyi kenara fırlatıp kızın vücuduyla baş başa kaldı. Kıllı eli iç çamaşırının üstünde cinsel organı üzerinde dolaşınca Hasan, eteğin üstüne boşalmıştı.

“Sakın olup biteni kimseye söyleme!”

Hasan çıkıp gittiğinde,  ağlama sesi battaniyenin altında kesilmiyordu.

Banyodan suyun sesi geliyordu.

Melike, evlerine dönüşte olup biteni annesine anlatmakta uzun süre zorlandı. Donuk bakışları ve üzüntülü halini annesi anlamıştı. Israrla sorunca sonunda dayanamadı, ağlayarak olup biteni annesine anlattı. Günlerce etkisinden kurtulamadı. Bunalıma girdi.

“ Anne, O it var ya o it!”

“Kimden bahsediyorsun kızım?”

“Senin çok güvendiğin yazar bozuntusu Hasan’dan! İşte o it, beni battaniyenin altında okşadı. Kirli ellerini külotumun üstünde gezdirdi. Sonra da eteğimin üzerine boşaldı. Bana bir şey yapar diye çok korkup bir şey yapamadım!”

“Kızım, biliyorsun bize yardım ediyor. Bu evin nasıl geçindiğini biliyor musun? Merak etme onun erkeklik organı yaşlılıktan uyanmıyor. Sadece sevip okşayarak tatmin oluyor. Korkulacak bir şey yok. Ben onunla konuşurum.”

“…!!!”

Melike, geceleri uyuyamadı. Ne zaman yorganın altına girse terliyor, kalbi sinirinden yerinden çıkacak gibi oluyordu. Küçük dalmalarında yatağından birden uyanıp halüsinasyonlar görüp odasında şuursuzca hareketlerde bulunuyordu.

Sabahları uyandığında çevresine çatıyor, hatta okuluna bile gitmek istemiyordu. Bu durumu öğretmenleri fark etmişti. Sınıf öğretmenleri, annesiyle görüşmek için evlerine bile gelmişti. Melike’nın sırrı yalnızca annesindeydi. Öğretmenleri neler olup bittiğini sorsa da annesi ketumdu. Melike, sürekli oturduğu pencere kenarında dişlerini sıkarak donuk gözleriyle dışarılara anlamsızca bakıyordu.

Annesi, kızının hareketlerinden korkuyordu…

Melike, gece gördüğü kâbusla sabahı zor yaptı. Nefesi daralmıştı. Kendisini taciz eden adamı polise şikâyet etmeyi kafasına koymuştu. Ancak bu şekilde yüreğinin ferahlayacağını düşündü,  ama bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. ‘Ya aileme bir zarar verirse’ diye korktu. Gel-git düşünceler arasında pencerenin önünde hayaliyle baş başaydı. Doktorun verdiği ilaçlar küçük bedenini zorluyor, aklına kötü kötü şeyler getiriyor, hatta bir keresinde tüm ilaçları içip ‘pislik’ diye nitelendirdiği dünyadan kurtulmayı bile aklına getirmişti.

Girdapta çırpınıyordu. Kapı açılınca baktı, annesiydi. Tepsiyle kahvaltısını getiren annesine,

“İştahım yok anne, onları götürür müsün?”

“Ama kızım bak kurudun, hiç olmazsa bir iki lokma…”

“Anne o adam bütün duygularımı köreltti. Yaptıkları aklıma geldikçe içim içimi yiyor!  Onu öldüresim geliyor!”

“Ama kızım…”

“Aması maması yok anne! O pisliği polise şikâyet edeceğim! Dünyanın kaç bucak olduğunu ona göstereceğim! “

“Kızım, onun verdiği üç kuruşla geçimimizi sağlıyoruz. Hem ileri gitmemiş ki zaten gidemez de… Ben konuşurum bir daha yapmaz.”

“Anne sen kimden yanasın? Benim namusumla oynadı, diyorum, sen bana nelerden bahsediyorsun! O gününü görecek, bak ben neler yapacağım ona!”

Aman kızım başımızı belaya sokma. Yoksa hepimiz yanarız. Baban bir duysa kahrından ölür vallahi!”

“Ben zaten ölmüşüm!”

Annesi ağlayarak odadan çıktı.  Melike, o olaydan sonra kullanmadığı laptopu  kabından çıkardı. Boş zemine hızla fırlattı. Üstüne çıldırırcasına defalarca inip çıktığında laptop paramparçaydı. Annesi kapının önünden baktı, kızının saçı başı dağınık, yüzü kıpkırmızı,  dişleri birbirine kilitli, elleri ise sımsıkı yumruktu. Kızının, “Ben sana gösteririm!” diyen sözlerini işitince korkup,  uzaklaştı.

Klavyenin tuşları kendisi gibi dağınıktı. Melike, yatağının üstüne fırlayan “?” işaretli tuşa nefretle baktı. Nefesi daraldı. Kafasını sallayıp polis dayıoğlu Mehmet’i telefon rehberinde elleri titreyerek aradı. Bulunca hızla yeşil tuşuna basıp “Ben ona gösteririm, ben ona gösteririm!” diye, karşıdan gelecek sesi kafasını sallayarak bekledi.

Kapının zili uzunca çaldı.  Hasan, çalıştığı odasından mutfakta yemek yapan karısına seslendi,

“Kapı çalıyor, duymuyor musun?”

“Ellerim yağlı, sen bakıver.”

Hasan, yazısının başından kalkıp kapıyı açtı. Karşısında ellerinde telsizli iki sivil polisi görünce şaşırdı.

“Kimmiş Hasan? Sütçü gelecekti, o mu?”

“…”

Mavi tişörtlü genç polis,

“Hakkınızda şikâyet var, bizimle merkeze kadar gelmeniz gerekiyor.”

“Dün yazdığım yazıdan dolayı mı?”

“Hayır, beyefendi başka bir konu, lütfen hazırlanır mısınız? Size konuyu karakolda açıklayacaklar…”

Hasan’ın üstünde pijamaları vardı.

“Bir saniye…”

Kapıyı yarım kapattığında polisler içerideydi. Karısı eli una bulanmış bir halde polisleri görünce şaşırdı. Üzerini değiştiren kocasına,

“Hayırdır, bu adamlar da kim?”

 “Kocanız hakkında şikâyet var, bizimle gelmesi gerekiyor.”

“Hayırdır konu ne?”

“Şikâyet var. Ne olduğunu şimdilik size söyleyemeyiz.”

“Yazılarından dolayı mı?”

“Hayır hanımefendi.”

“Allah Allah” şaşkınlığı ile mutfağa geçip ellerini yıkadı. Döndüğünde eşi de hazırlanmıştı.

“Ben de geliyorum, hemen hazırlanıyorum.”

“Hasan, benim bilmediğim bir şeyler mi oldu?”

“Ne olacak hanım, gazetede çıkan yazılarımdan dolayı olabilir mi diyorum, ama kimsenin aleyhine yazı yazmadım ki…”

“Neyse gidince öğreniriz.”

Hasan, beyaz renkli eski tip Renault marka polis aracından indiğinde elleri kelepçeliydi. Kelepçelerini ceketiyle gizleyerek karakoldan içeri girince komiserin karşısındaydı. Komiser Hasan’ı tanımıştı. Masasının önündeki misafir koltuğuna oturtup sordu,

“Hakkınızda bir kız tarafından şikâyet var Hasan Bey.”

“Hayırdır komiserim? Ben kimseye zarar vermedim ki…”

“Melike ismini anımsadınız mı?”

“Evet, eski sekreterimin kızı. Ne diye şikâyet etmiş?”

“Kıza cinsel tacizde bulunmuşsunuz.”

 Komiser, önündeki dosyadan çıkardığı kâğıdı Hasan’a gösterdi.

“Bakın şikâyet dilekçesinde, annesi evinizden dışarı çıktığında siz de kızın odasına girip onu rahatsız etmişsiniz sonra da battaniyenin altından cinsel taciz yaparak tatmin olmuşsunuz. Buna ne dersiniz?”

“Külliyen iftira! Komiserim, yalan! Bu benim kızım yaşımda, neden yapayım ki? Hem gören, işiten olmuş mu?”

“Onu bilmem hukuk ne diyorsa gereğini yapacağız.”

Komiser, gözlüğünü takıp şikayet dilekçesindeki yazılanları okuyordu.

“Kız, eteğine  sperm  bulaşan lekenin incelenmesini talep etmiş, ne diyeceksiniz?

 Hasan, köşeye sıkıştığını anlamıştı.

“Susma hakkımı kullanıyorum.”

Hasan, kelepçelenip nezarethaneye atıldığında, karısı, öğrendikleriyle şok olmuş, fenalık geçirerek hastaneye kaldırılmıştı.

            Polisler soruşturma için Melike’nin annesi ve babasını da davet ederek ifadelerini aldı. Melike, olup biteni bir kez daha polislerin huzurunda anlattıktan sonra annesi de olanları ağlayarak anlattı,

“Hasan Bey’in yanında sekreter olarak işe başlamıştım. Durumumuz çok kötüydü. Bir lokma ekmeğe muhtaçtık. Hasan bey evimize yardım ediyor, zaman zaman da mutfağımızı hayal edemeyeceğimiz yiyeceklerle donatıyordu. Bir gün, benden çok hoşlandığını ve birlikte olmamızı teklif edince karşı koyamadım. Nede olsa evimizi bir nevi o geçindiriyordu. Zaman zaman ofisinden  telefonla arar ve benimle seks konularını konuşurdu. Bazı zamanlar telefonda kızımı da isterdi ama ben vermezdim. Çoğu zaman beni ve kızımı güzel yerlere götürüp yemek yedirirdi. Kızıma laptop ve cep telefonu gibi hediyeler alırken bana da güzel elbiseler aldı. Temizliğe çağırdığı bir gün,  ATM’den para çekmem için kartını vermişti. ATM ise evlerinden biraz uzaktaydı. Ne olduysa bu esnada olmuş. İzmir’e dönünce kızım bunalıma girdi. Doktorlara götürdük. Olmadı. Geçici olarak okulundan ayrıldı. İçin içini yedi. Sonunda polis yeğenimi aramış…”

Bilgisayar başındaki polis, anlatılanları yazdıktan sonra Melikenin babası, karısının Hasan Beyle birlikte uzun yıllar çalıştığını, olayla ilgisinin bulunmadığını belirterek kendisine uzatılan ifadeyi titreyen eliyle imzaladı.

Hasan’ı mahkemeye sevk ettiklerinde diğer mahkûmların saldırısına uğramaması için özel koğuşa aldılar. İlk gecesi daha önce yattığı senelerden daha ağır geldi. Anne de tutuklandı. Melike ise çocuk yurdundayken hapishanede yatan annesinin ölüm haberini aldı. Aradan geçen iki buçuk yılın ardından Hasan tahliye edildiğinde şunları söyledi.

“Benim düşmanım, içimdeki şeytan, benim düşmanım, nefsim. En çok kendi nefsime ve şeytana kırgınım. Kime kırgın olayım ki…”

Hasan,  birkaç yıl sonra da bütün sırlarıyla birlikte ölmüştü…

 Ertuğrul Erdoğan

Not:  “Sonrasız Kadınlar” adlı kitabımdan bir öyküm…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir