Denizdeki Dolmuş

İstanbul’un havası düne göre farklıydı. Nem oldukça yüksekti. Özellikle astımlı hastalar nefes almakta zorlanırken, olduğu yerde terleyenlerin elbiseleri ise vücutlarına yapışıyordu. Bulutlar, tıpkı iki sevgilinin birbirine koşuşturması gibi hızla kayıyordu. Güneşin dik ve insanların beynini delercesine sıcak olduğu bir ortamda, gölge bulanlar şanslıydı. Durakta kuyrukta bekleyenler ise o kadar şanslı değillerdi. Ellerinde ne varsa kafasına tutuyorlardı.

Dolmuş son sürat durağa yaklaştı. Şoför henüz durmadan  kapıyı erken açmıştı. Kapı önünde birbirine yapışarak giden yolcular, hamile bir kadından fırlayan bebek gibi inmek zorunda kaldılar.  Dolmuş yol aldığında şoför müşterilerine seslendi,

“Beyler, bayanlar lütfen biraz daha sıkışalım! Dışarıda  onlarca yolcu var!”

Arkada oturan genç bir kadın şoförü azarladığında diğer kadınlarda söylendi,

“Şoför efendi kendine gel! Para kazanacaksın diye,  milletin nefes kokusunu çekmeye mecbur muyuz?”

İçerisi havasızdı. Orta koltukta oturan yaşlı bir adam yanındaki genç kıza mırıldandı,

“Evladım şu pencereyi çekiver de içeriye biraz hava girsin…”

Kız, cılız bedeniyle açamadı. “Hay Allah sanki kaynak yapmışlar!” söylenmesiyle pencereyi ileri geri  zorladı.

Şoför, radyoyu açtı. Ardından dikiz aynasına bakarak konuştu,

“Pencereleri açmayalım beyler, bayanlar! Arkadaki kelebek penceresinden gelen hava hepimize yeter!  Ceyran yapıyor ceyran! Allah sizi inandırsın geçenlerde boynum tutuldu. İki gün işe çıkamadım.  Lütfen yani!”

Genç kız pencereyi zorlamayı bırakıp yerine oturdu. Zaten milim de kımıldatamamıştı. Yaşlı adam, kafasını iki tarafa sallarken cebinden çıkardığı kar beyazı  mendiliyle ensesini bir kaç kez sildi.

“Şiki şiki baba!” türküsü bile yolcuları neşelendirmiyordu.  Şoför oflayıp püfleyenlere umarsızdı. Yolcular, dolmuşun durağa yaklaşmasını dört gözle bekler olmuşlardı.

Dolmuş yokuş aşağıya inerken şoför radyonun kanalını değiştirdi. Spiker, hiç de iyi haber vermiyordu,

“Sayın dinleyiciler, Balkanlar üzerinden gelecek soğuk hava dalgasının yaratacağı yağmur, İstanbul’da sele neden olabilir. Bu nedenle vatandaşlarımızın daha dikkatli olmaları gerekmektedir.”

Uyarıyı dinleyen cam kenarındaki müşteriler havaya doğru baktı. Hava parçalı bulutluydu. Bulutlar hızla kayarken havada gittikçe kararıyordu. Şoför, ön cama bir kaç damla yağmur düşünce “haydi hayırlısı…” diyerek sileceği bir çevirmelik yaptı. Artınca da sileceği devamlı çalıştırdı. Yağmur şiddetini artırarak sanki bardaktan boşalırcasına yağıyordu.  Sileceklerin son hızı bile yetişmiyordu. Yolculardan dua okuyanlar çoğunluktaydı. Peş peşe çakan şimşekler, gök gürültüsünü de beraberinde getiriyordu. Suların yükseldiğini görün şoför uygun bir yerde durmak zorunda kaldı.  Yanında oturan yaşlı adam,

“Yaşım seksene dayandı, ben böyle bir afet ömrümde görmedim!  İnşallah evimize bir şey olmamıştır!” sözünün ardından telefonu çaldı. Kemerine taktığı kutucuktan telefonunu zorlanarak çıkartıp baktı. Karısıydı. Kadının çığlığını yakında olanlar duyuyordu. Yaşlı adamın yanındaki genç,

“Amca hayırdır? Yüzün sapsarı oldu…”

Adam, uzun süre konuşamadı.  Kulağındaki telefonu nice sonra kabına koyup şaşkınca boşluğa baktı. Gördüğü yalnızca yağmur taneciklerinin dolmuşun ön camından süzülen hızıydı. Genç, bir kez daha sordu,

“İyi misin amca?”

“Evim…”

“Kötü bir şey yoktur umarım?  Yok, yok sen iyi değilsin, 112’yi arayalım mı?”

Yaşlı adam mercimek büyüklüğünde boncuk  boncuk terliyordu. Kalbini tutarak konuşurken zorlandı,

“Evimizi su basmış! Eşyalarımız mahvolmuş!”

Arka koltukta oturan genç kadın,

“Amca sakin ol. Eşiniz nasılmış?”

 “Şükürler olsun iyi. Korkudan komşumuza kaçmış.”

 “Bak,  hiç olmazsa eşiniz hayatta. Eşya dediğiniz nedir ki, yeniden alırsınız…”

“Ona defalarca söyledim. Bak küresel ısınma var. İnsanlar rahat durmuyor. Ağaçları kesip  alışveriş merkezleri ve binalar dikiyorlar Dağlardaki taşlar için ormanları mahvediyorlar. Dünyanın damarları olan dereleri kapatıp,  tarım alanlarını yok ediyorlar. Gel üst katlardan bir ev alalım,  dedim. Beni dinlemedi ki!”

Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyordu. Gök gürültüsü korkutucuydu. Arkada oturan orta yaşlardaki adam,

“Amca eviniz sizin miydi? Sigorta yaptırmış mıydın?”

“Ah ne gezeer… Kiraydı. Sigortası yoktu. Yıllardır sakladığım babamın hatıraları duruyor mudur? Ya kitaplarım? Şimdi ben bir daha hangi maaşla alırım onca eşyayı?  Mahvoldum!”

“Üzülmeyin artık. Siz de üst katlardan bir ev tutarsınız…”

“Evladım taşınmayı kolay mı zannediyorsun? Hem yengen kabul etmiyor ki… Üstelik asansörlü evlere de güç mü yeter?”

Yağmur arada bir yavaşlasa da, dinmiyordu. Şoför rahattı. Arada bir radyonun kanalını değiştirip müzik dinliyor, bazen de haber kanallarına takılıyordu. “Son dakika!” anonsuna herkes pür dikkatti,

“Sayın dinleyiciler, İstanbul son yılların en şiddetli…” sözüyle gökgürültüsü birbirine karışmıştı. Sanki  yıldırım dolmuşun içindeydi. Herkes “Bismillah!” diyerek koltukların altına saklanmak istedi. Orta sıradaki yaşlı kadın, bildiği duaları sesli okudu. Şoför,

 “Parasını uzatmayan var mı?”

Müşterilerden birisi,  gerginliğin verdiği sinirle,

“Bu ne lahana bu ne perhiz! Acelen ne? Ortalık Nuh tufanına dönmüş, sen para derdindesin!”.

 Şoför umarsızdı. Okul üniformalı genç kız,

 “Aksilik! Öğlenden sonra sınavım vardı. Böyle giderse yetişemeyeceğim!”

 Yanındaki altmış yaşını aşkın sakallı adam, sakalını sıvazlayarak konuştu,

 “Kızım ortalığı görmüyor musun?  Ya hepimiz şuracıkta  mevta olsak ne olacak?”

 Kız kulaklığını çıkarttı.

 “Amca mevta ne demek?”

 “Başına gelince görürsün…”

 Kızın yanındaki yaşlı teyze,

 “Amcan hep birlikte öbür dünyaya gitmekten bahsediyor…”

 Kız,  elini buğulu cama “Şeytan kulağına” diyerek  birkaç kez vurdu.

Şoför kontağı açıp silecekleri bir kez daha çalıştırdı.  Yanında oturan yaşlı adama, sağ aynayı görebilmesi için camı silmesini istedi. Yaşlı adam eliyle camı sildi. Vapurun yakınlığına şaşırdı. Eğilerek aşağıya baktı. Dolmuş sanki denizin içindeydi.

 “Beni birisi çimdiklesin!”

  Şoför,

  “Hayırdır amca ne oldu?”

  “Evladım şu an denizin içindeyiz!”

 “Ne denizi amca, rüya mı görüyorsun? Aha biraz önce otobüs durağının ön tarafına park etmedik mi ?”

 Arka koltukta oturan  delikanlı şoförü tasdikledi.

 “Evet.”

Orta sıralarda oturan kadın “Eyvaahh!” diye çığlık attı!

Şoför, dikiz aynasına bakarak konuştu,

“Hayırdır abla?”

“Elinin körü oldu! Ne ablası önce dikiz aynasından bir bak bakalım abla denecek yaşta mıyım?”

“Ne kızıyorsun ya! Yüzündeki boyaları silsen,  annem yaşında olursun!” dediğinde kadın “Tövbe! Tövbe!” diye mırıldandı. Daha fazla muhatap olmak istemedi.

 “Ayaklarım su içinde kaldı, ne biçim araban var!”

 “Heyecan yapmayın! Dolmuşumuz son teknolojinin ürünüdür!”

 Şoförün arkasındaki sarışın kadın ayaklarını yukarıya doğru kaldırdı,

 “Ayol arabanın her tarafı dökülüyor, Hıhh… Teknoloji bunun neresinde? Sular oturduğumuz yere kadar geldi”

“Gelsin hanımefendi, gelsin… Sorun yok…”

“Sabahtan beri sizi izliyorum. Bu ne pişkinlik? Ortalık yıkılıyor, birazdan denizin içinde kaybolup gideceğiz, Allah’ını seversen bu ne rahatlık, he?”

“Korkmayın baylar, bayanlar!”

 Aracın içi rutubetten hamam gibi kokuyordu. Yolcular terliyordu. Ayakta duran  orta yaşlardaki adam bağırdı.

“Bir Allah’ın kulu bile yer vermedi!  Ayaklarıma kara sular indi!  Gençlerin ellerinde telefon,  kafası hep ya önlerinde ya da dışarıda,  bari bir şey görseler gam yemeyeceğim!”

Arka sıranın köşesinde oturan genç kalkarken söylendi,

 “Ben de para veriyorum. Kabahat şoförde,  ayakta yolcu almasaydı!”

Şoför bu söze kızdı,

 “Zorla mı bindirdim? Kapıyı açınca içeri üşüşmesini biliyorsunuz!”

 “Tövbe estağfurullah!” sözleri hep birlikte yükselince şoför sustu. Genç kadın, birden kalkıp koltuğun üstüne çıkınca kafasını tavana vurdu. Çıkan ses, gök gürültüsünü aratmıyordu.

Şoför:

“Yavaş ablam yavaş… Arabanın daha borcu bitmedi. Bir de bize masraf çıkartma!”

Kadın kafasını tutarak acıyla konuştu,

“Şuna bak yahu!  İçeride boğulacağız konuştuğu lafa bak!  İnsan önce bir kere geçmiş olsun der!”

Şoför kaşları çatık dikiz aynasına bakarak sileceği kapattı. Vapurun siren sesi gök gürültüsüne karışıyordu. Ayakta bekleyenler sıkılmıştı. Nefesleri birbirine karışmış bir halde terliyordu. Kapıya yaslanan orta yaşları geçkin adam şoföre seslendi,

“Kapıyı açar mısın? İnmek istiyorum! Daha fazla durursam kalpten gideceğim!”

“Hayhay açayım da, yüzme biliyor musun?”

 Adam sustu, yanıt vermedi.

Dolmuş içinde suların yükselmesi yolcuları korkutmuştu. Bir çoğu koltukların üstüne tavuk gibi tünemişlerdi.  Kır saçlı, siyah çerçeve gözlüklü elinde kitapları olan adam,

“Hepimizin morali bozuk. Son yılların en büyük afeti ile karşı karşıyayız. Birbirimizin moralini bozmaya gerek var mı?  İsterseniz size güzel bir fıkra anlatayım ne dersiniz?”

Genç kız, kulaklığını çıkarttı.

 “Ağabeyim doğru söylüyor. Hem moralimiz yükselir. Anlat ağabeyim  şöyle güzel bir fıkra da  keyfimiz yerine gelsin”

“12 Eylül İhtilali yıllarında adamın bir papağanı varmış. Adam ne sağcı ne solcuymuş. Bir gün papağana, ‘Bak bugün solcuları eve çağıracağım. Onlar gelince ‘Yaşasın solcular! diye bağıracaksın’ demiş. Papağan solcular gelince başlamış ‘Yaşasın sağcılar!’ diye bağırmaya. Bunu duyan solcular adamı bir güzel dövmüşler. Adam bakmış papağan sağcılar diye bağırınca ertesi gün sağcıları çağırmaya karar vermiş. Sağcılar gelmiş bizim papağan başlamış, ‘Yaşasın solcular, yaşasın solcular!’ diye bağırmaya. Bunu duyan sağcılar, adamı bir güzel dövmüşler. Buna sinirlenen adam papağanın tüylerini koparıp kümese atmış. Tavukların hepsi kahkahalar atıyor. Sonra bizim papağan, ‘Ne gülüyorsunuz fahişeler ben sizin gibi fuhuştan değil, siyasiden içeri girdim.” diye fıkrayı tamamladığında kimse gülmedi. Herkes damlacıklar arasından dolmuşun denizle birleşmesini seyrediyordu. Fıkrayı anlatan adam  pişmandı.  “Bu millete ne anlatırsan anlat,  yüzü gülmüyor.” diyerek kızgınlığı arasında su içinde kalan ayaklarını daha da yukarıya kaldırdı.

Şoför rahattı.

Dolmuştaki tedirginlik yerini panik havasına bırakmıştı. Bağırıp çağırmalar karşısında şoför arkasına dönüp konuştu,

“Baylar,  bayanlar,  kaptanınız olarak her türlü tedbiri almış bulunmaktayım. Korkmayın ve rahat olun. Şu anda ne yazık ki, dolmuşum denizle birleşti. Eskiden böyle bir şey olacağı söylenseydi, gülerdiniz değil mi? Aranızda yüzme bilmeyenleriniz var mı?”

Önde  oturan yaşlı adam,

“Evladım, bu halimle nasıl yüzeyim?”

Orta sıradaki yaşlı kadınla birlikte bir kaç kişi daha  yüzme bilmediklerini söyledi.

“Değerli yolcularımız panik yok! Panik yok! Merak etmeyin  kimse ölmeyecek… Şimdi koltuklarınızın altına doğru eğilin. Orada can simitlerini göreceksiniz. Lütfen hemen takalım!”

 Ayakta bekleyen yolculardan birisi söze girdi,

 “Peki biz ne olacağız?”

 Şoför güldü. Kontağı çevirip silecekleri çalıştırdı.

 “Sizleri düşünmez olur muyuz? Yedek de var…”

 Yağmur hafiflemiş, yolcular bellerindeki can simitleriyle bekliyordu.

Pencere kenarında oturan adam,  tıkırtıları duyunca eliyle buharlaşan camı sildi. İtfaiye erini görünce sevindi. “Kurtulduk!” diye bağırınca, herkes Allah’ına “Şükürler olsun!” diye söyleniyordu.

 Şoför,

 “Kaptanınız vapuru, pardon dolmuşunuzu sağ salim durağa yaklaştırmıştır.”

 Fıkraya gülmeyenler bu kez kurtulmanın  sevinciyle kahkahayla gülüyorlardı…

Ertuğrul Erdoğan

Haziran 2014

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir