İthal Doktor

Sabahın erken saatlerinde tavanı basık hastanenin koridorları yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Havası da nefes alınacak gibi değildi.  Hizmetlilerin paspas yaptığı yerler henüz kurumamış, hemşirelerle doktorlar ise küçük odalarında yorucu bir güne hazırdılar.

Hastalar koridordaki sandalyelerde sıralarını bekliyor, birçoğu da ayaktaydı. Kan alma ünitesinin önündeki kuyruğa sürekli hasta ekleniyordu. O ünitenin yanındaki Solunum testinin yapıldığı odadan gelen hastaların nefes alıp verme egzersizleri koridordan da duyuluyordu.

Nöroloji Bölümünün karşısındaki bekleme sandalyelerinde oturan, orta yaşlarda, yüzü solgun ve saçları dağınık bir anne, spastik çocuğunun istemeden çıkardığı bağırtısını susturabilmek için çabalarken ter içindeydi.  Göğüs bölümünde sıra bekleyen yaşlı bir adamın bakışları ise umut vermiyordu. Sürekli öksürüyor, cebinden yavaş hareketle çıkardığı mendilini burnuna götürmekte zorlanıyordu. Üstü başı da lekeliydi. Bir tokat sesi duyulunca herkes o yöne baktı.  Küçük bir  erkek çocuğu yüzünü tokatlıyordu. Tokatladığı yüzü  pancar gibi kızarıktı. Babası da perişandı. Oğlunun elini tuttuğunda çocuk ortalığı inletircesine bağırıyordu. Babası tutmaktan vazgeçti. Çocuk yüzüne vurmaya devam etti.

Hasta ve yakınları, doktor odalarının kapı üstündeki küçük ekranda yanıp sönen isimlerin kendisinin olmasını bekliyordu.

Burnu sürekli akan adam tek başınaydı. Cebinden çıkardığı eski tip cep telefonunun ekranı da kırık ve pusluydu. Büyük dereceli gözlüğüne yaklaştırıp bakıyordu. Belli ki bir telefon bekliyordu. Yanında oturan genç kız,

“Amca,  geçmiş olsun, yalnız mı geldin?”

“Kızımı bekliyordum. Beni bırakıp işine gitti. Acil bir işi varmış. ‘Birazdan gelirim’ dedi. Onu bekliyorum…”

“Neyin var amca?”

“Hiç sorma kızım. neyim yok ki? Gözlerim tam görmüyor. Öksürük illeti bırakmadı peşimi.  Kalp, şeker, tantiyon,  anlayacağın yaşlılık… Bizi artık toprak haklar kızım,  toprak…”

“Öyle deme amca…”

“Yok, yok evladım, görmüyor musun halimi? Burnumu bile silmekte zorlanıyorum. Artık geçmişten  korkmuyorum evladım. Gelecek ise, bir kaç adımlık çukur… İşte bu da yaşlılık kızım…”

Yaşlı adam,  cep telefonunu kurcaladı,  beceremedi.

“Evladım, şu telefonuma bakar mısın? Orada Nebahat ismini buluver…”

“Tamam amca…”

Kız telefonu aldığında ıslaktı. Belli ki, sümük bulaşmıştı.  İğrendi, cebinden çıkardığı mendiliyle cep telefonunu kavrayıp adamın söylediği numarayı bulup, çevirdi. Beklerken adama sordu,

 “Amca ismin neydi senin?”

 “Raşit kızım, Raşit.”

 Kız, uzun süre bekledi. Cevap veren yoktu. Telefonu tekrar çevirdi.

 “Cevap vermiyorlar amca…”

 “Sen ara kızım, ara,  belki otobüste duymuyordur. Sürekli çaldır…”

 Kız bir kez daha aradı.

“Nebahat Hanım, babanız sırada bekliyor, birazdan doktorun odasına girebilir.”

“Biliyorum, sabah ben bıraktım. Çalıştığım firmada acele yapmam gereken bir işim vardı, onu hallettim. Aksilik oğlum ateşlenmiş. Ona bakıp hemen geliyorum…”

“Ama babanız…”

“Anlıyorum. Rica etsem, babama yardımcı olur musunuz? Hiç olmazsa doktorun odasına kadar. Bir saate kadar dönerim.”

“Peki…”

Kız, hem adamın hem de kendi ismini ekranlardan  takip ediyordu. Kendisine oldukça sıra vardı. Adamın ismi yanmıştı. Ekrandaki doktora baktı, yabancıydı. Yanındaki orta yaşlardaki adama sordu,

“Beyefendi yanlış mı görüyorum? Doktorun ismi yabancı mı?”

 “Doğru görüyorsunuz. Haberlerde işitmediniz mi, yurt dışından bir sürü doktor ithal ettik!”

 “Allah Allah! Doktorlarımıza ne olmuş ki?”

“Otuz bin doktor açığı varmış…”

“Hayret! Doktorun ismi Hajna, Doktor, Suriyeli veya Hintli olmasın?”

“Ekranda görünce ben de şaşırdım. Görevliye sordum, Macar’mış”

“Ne günlere kaldık! Anguslardan sonra doktorlar! Hayret ya!”

 Yaşlı adam sürekli ” “Kızım gelecek mi?” diye soruyordu.

Kız adamın kulağına  doğru bağırarak konuşmak zorunda kaldı,

“Merak etme Amca, birazdan geleceğini söyledi. Size yardımcı olacağım. İsminiz yandığında doktorun yanına kadar götüreceğim!”

“Sağ ol evladım, sağ ol…”

Hastanenin koridorlarındaki kalabalık ilerleyen saatlerde daha da artıyordu. Gideceği yönü bulamayanlar ise hastanenin girişindeki  görevliden yardım alıyorlardı.

Yarım saatin sonunda kız,

“Amca sıranız geldi.”

Yaşlı adam uyarıyı duymamıştı. Kız bir kez daha tekrarladı. Adam doğrulmak istedi, beceremedi. Bir başka adamla birlikte  yaşlı adamı ayaklarından sürükleyerek  doktorun odasına getirebildiler.  Yaşlı adamı hemşirenin gösterdiği sandalyeye oturttular.  Sarışın kadın doktor,  “Kilehpet.” dedi. Yaşlı adamın koltuk altından sıyrılan adam, “Doktor ne dedi ki?” diye, kıza söylendi.

“You can exıt”

Adam,

“Yoksa yaşlı amcaya Ex. yani ölecek filan mı diyor?”

Kız sessiz kaldı, dudak büktü. Yan masadaki hemşire de konuşulanlardan bir şey anlamadı. Doktor, bu kez öğrenebildiği  Türkçesiyle konuştu,

 “Siz var go go…”

Hemşire araya girdi,

“Doktor, hanım sanırım çıkmanızı istiyor.”

Hemşire yaşlı adamın üstünü çıkardı. Çıplak vücudu bitik, bir deri bir kemikti. Damarları mor mor sırıtıyordu. Adam, sümükle dolan mendiliyle burnunu silerken  hemşire, tercüman gibi sordu,

“Neyin var amca?”

“Nebahat kızım gelecekti…”

“Kimse gelmedi amca.”

“Anlamadım evladım, kulak da duymuyor ki…”

Hemşire söylediklerini kulağına doğru hızlıca tekrar etti. Doktor, burnundan düşen gözlüğünün üstünden sinirlice baktı,

“Bacsi, mi volt?”

Hemşire şaşkınca doktora baktı, iki ellerini yana açarak “Anlamadım.” dedi. Doktor İngilizce konuştu,

“Uncle what had? Ya-ni.. şey…” sözünü tamamlayamayan doktor,“Amca ney var?” anlamında sağ elini sağa sola çevirdi.

 “Amca, neyin var neyin?”

 “Nebahat geldi mi? O anlatacaktı doktora. Çok öksürüyorum ve nefes almakta zorlanıyorum.”

Hemşire, uçakta hosteslerin yolculara anlattığı uyarılar gibi el işaretiyle doktora önce ciğerlerin bulunduğu yeri gösterdi. Sonra da birkaç kez öksürerek adamı gösterdi. Doktor, ayağa kalkıp el işaretiyle adamın masasının yanındaki sedyeye oturmasını istedi. Hemşire, adamı kolundan tutup güçlükle ayağa kaldırdı.  Küçük adımlarla yürüyen adam sedyeye zor oturtuldu. Doktor, hemşireye el işaretiyle sırtını açmasını söyledi.  Doktor, steteskopla adamın sırtını dinledi.  Öksürerek adama aynısını yapmasını istedi. Ama yaşlı adam söylenenleri işitmiyordu. Doktor, adama birkaç kez dokundu. Adam, başını hafifçe yukarı kaldırdı. Ölgün gözleriyle baktı. Doktor, öksürdü. Adam, kafasını tekrar aşağıya indirdi. Doktor, bir kez daha dokundu. Öksürdü. Adam,  baktı…  Baktı… Doktor, vazgeçip masasına sinirlice oturdu. Gözlüğünü düzeltip, formda gösterilen yerleri işaretleyip hemşireye gösterdi. Bir eliyle ışıkları yanan panoyu, bir eliyle de damarlarını göstererek adamın kan vermesi gerektiğini ima etti.

Hemşire dışarı çıktı. Ortaya konuştu,

“Raşit amcanın tanıdığı burda mı?”

Orta yaşlarda bir kadın içeri girdi.  Hemşire’ye,

“Babam özellikle geceleri çok öksürüyor…”

Hemşire,  doktorun imzaladığı formu uzattı,

“Doktorun istediği tahliller ile göğüs filmini çektirip gelin… Gelin ama dönüşte umarım Türk doktorla karşılaşırsınız”

“Neden ki?”

“Onu hiç sormayın. Yabancı doktorlarla anlaşacağınızı  zannetmiyorum.”

“Yabancı doktorlar mı?”

“Evet. Duymadınız mı hastanelerimizde artık yabancı doktorlar da var”

“Peki, onlarla nasıl anlaşacağız?”

“Biraz onlar Türkçe, biraz da biz tıbbi terimleri öğrendik mi,  tamamdır.”

 “Allah Allah! Ne angusluk durum bu ya!”

Yaşlı adamla kızı söylenerek hastaneyi terk ettiklerinde, doktor odalarının birçoğunda tartışma sesleri  kesilmiyordu…”

Ertuğrul Erdoğan

13 Aralık 2015

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir