Mutfaktaki İri Gözlüm

39261504_10156449786636897_5227014008556486656_n

Yaz mevsiminin başlangıcıydı. Tarih 4 Haziran 1982 Saat 22 civarı. O yıllarda doğa insanlardan henüz intikamını almıyordu! Ankara’nın sokaklarında yürüyorum gün bitimine iki saat kala… Kış aylarında merdivenle bir başından sonuna kadar kaydığımız ünlü yokuşu tabana kuvvet çıkıyorum. Arkamda bir kalabalığın olduğu belliydi. Dönüp baktım,  köpekler öylesine örgütlenmişler ki,  sürüsüne bereketti! Üzerime doğru gelince adımlarımı kuduz olmak korkusuyla hızlandırdım. Çevreme baktım, yardım edebilecek kimseleri göremedim. Evime de az bir mesafe kalmıştı. Baktım, köpeklerin çoğu sıskaydı. Beynimdeki korkumun salgısı rüzgarla birlikte köpeklerin burunlarına çoktan yer ettiği belliydi. Hep birlikte havlayarak yaklaştıklarında koşmak zorunda kaldım. Yokuş yukarı ne kadar koşabilirdim ki? Dilim damağıma yapışmış, kalbim nefesimi kesmişti. ‘Artık ne olacaksa olsun!’ diyerek aniden durduğumda köpekler de durmuştu.  Sokak lambalarının cılız ışığıyla sağıma soluma baktım. Yerde parlayan bir taşı alıp bir hamleyle köpeklere atar gibi yaptım. Köpekler bu hareketime tırsıp  geri çekildiler. Bir hamle daha yapınca, hepsi birden yokuş aşağıya yöneldi.

              Köpekler birkaç sokak ileride havlaya dursunlar, ikinci katın arka tarafına düşen evimize girdiğimde ellerim boya ve benzin kokuyordu. Ayakkabıların çokluğundan misafirimizin geldiği belliydi. Matbaada üzerime sinen mürekkep kokusuyla misafirlerin yanına girmem doğru değildi. Zaten karnım da kurt gibi acıkmıştı. Elbiselerimi değiştirip banyodan sonra mutfağa geçtim. Siyah beyaz desenli dökme beton tezgahtaki annemin yemekleri sıcacıktı. Kaşığımı bir pilava bir de cacığa daldırdıkça kendime geliyordum. Annemin en meşhur yemekleri yaprak sarması ile su böreğini de tattıktan sonra gayri ihtiyari pencereden baktım, komşumuzun mutfak ışığı yanıyordu. İri gözlü bir kız ocağın başındaydı.  Daha önce görmemiştim. Belli ki misafirdi.  Kimdi? Merak ettim. Bir bahane ile pencereyi hafifçe araladığımda patates kızartmasının kokusu geliyordu. Gözler beni etkilemişti. Ay parçası gibi yüzü de güzeldi. Aşk hormonları vücudumu esir almış, kalbimin atışlarını farklılaştırmıştı. İçimden “Bu kızla  en kısa zamanda tanışmam gerek.” diyerek,  içeri geçtim. Misafirlerimize “Hoş Geldiniz.” desem de aklım ve yüreğim iri gözlüdeydi. Misafirlerin sohbetinden sıyrılıp su içme bahanesiyle mutfağa tekrar gittiğimde,  karşımız karanlıktı.  Aşk nasıl bir duygu ki, onu her an görme isteğim artıyordu. Mutfağa gidip gelmelerimin sayısını bilmiyordum. Aksilik ya bir türlü onun orada olduğu zamanı denk getiremiyordum. Gecenin bir yarısı misafirler gittikten sonra ailem uykularındaydı. Her gün mışıl mışıl uyuyan bedenime bir şeyler olmuştu. Gözlerimi sıkıyorum, sağıma, soluma dönüyorum, yine olmuyordu. Beynim sürekli ayaklarıma “Haydi Mutfağa git. Belki ışık yanıyordur.” diyordu. Sabah ezanına kadar uyuyamadım. Yatağımda kıvranırken, iri gözlü kız belki susayıp mutfağa gelmiştir, beklentisiyle mutfağa gittim.  Ama ne yazık ki, karşısı yine karanlıktı. Yalnızca sabah namazına kalkanların öksürük ve aksırıkları arasında akan suların sesi duyuluyordu.

       Birkaç saatlik bölük pörçük uykuyla erkenden uyandım. Penceremi açtığımda farklı bir hava odamdaydı.  Günlerden cumartesiydi. İşime öğleden sonra saat üçte başlayacaktım. Yüzümü bile yıkamadan mutfağa bir kelebek hafifliğinde girdim. Komşumuzun mutfak penceresi aralıktı.  Dakikalarca umut ışığını beklerken kulağım ailemdeydi. Umutsuzca odama döndüm. Gözlerimi tavana dikip neler yapmam gerektiğini düşündüm. Önce küçük bir kağıda, “Sizinle ciddi olarak tanışmak istiyorum.” diye yazıp onu gördüğüm bir zamanda atacaktım. Buna nasıl bir tepki verirdi? Pencereyi suratıma kapatır mıydı? Yoksa beni aileme mi şikayet ederdi? Allah Allah aşk, insana neler düşündürüyordu! Aslında aşk, gözü kara olmak değil miydi? Kimler aşkı için neler yapmamıştı ki…

           Düşüncelerim odamın da kafasını şişirmişti.

         Geçenlerde okuduğum bir yazıda, “Aslında kadın hayattır.” diyor ve şöyle devam ediyordu. “Bir kadına ne verirseniz verin onu daha büyük hale getirir. Ona mutlu bir ev verirseniz, o da size mutlu bir yuva verir. Sebze verirseniz en güzel yemekleri yapar. Gülücük verirseniz bütün sevgisini sunar. Yani kendisine verilenleri çarpıp çoğaltarak size mutlu bir şekilde geri verir. Eğer ona çamur atarsanız karşılığında bir bataklıkta boğulmaya hazır olun.”  Bir kadına çamur atmak mı? Bu satırlar bana dudak büktürmüştü. Kalbime hapsettiğim bu güzel kızın iri gözlerinde kaybolmak, ona sebzeler almak, etrafında serenat yapıp en güzel şarkıları söylemek istiyordum. Yani ciddiydim…

        Yatağımda düşünüyordum ki aniden kalktım. Yatmanın sırası değildi! Aşk, icraat beklerdi. Küçük bir kağıda düşündüklerimi yazıp lastikle bağladım. İki küçük çocuğun sesi bizden de duyuluyordu. Belli ki iri gözlümün mutfağından geliyordu. Mutfağa geçtim, karşının ışığı yanıyordu. İri gözler oradaydı. Yeğenlerine patates kızartması yapıyordu. (O kokuyu artık tanıyordum.)  Pencere sonuna kadar aralanmıştı. Heyecanlandım.  Yazdığım kağıdı karşıya attım, boşluğa düştü! Rüzgarı hesaba katmamıştım. Odama geçip bir kez daha aynı satırları yazdım. Bu kez kağıt ara boşluğa düşmesin diye mandala sıkıştırıp attım. Perdenin gerisinde bekledim.  İri gözlüm kağıdı yerden alıp okumaya başladı. Bitirince pencereyi sertçe kapattı. İşte o an yüreğim de cam kırıkları gibi darmadağındı. Üzülmüştüm. Odama geçip “Öyle yapılır mı, manyak mısın?” diye kendime kızdım. Mutfağa gelip baktığımda karşıda sessizlik hakimdi. İşe gitme zamanımda yaklaşmıştı.  O gün nasıl çalıştığımı bilemedim.

            Vardiyamın değiştiği gün saat dörtte evdeydim. Arkadaşlar apartmanımızın girişindeki bir tümsekte sohbet ediyorlardı. Onlara “Merhaba” diyerek eve yöneldiğimde iri gözlüm yeğenleriyle birlikte önümden geçti.  Arkadaşlara göz kırkıp peşlerinden gittim. Sokağın ortalarındaki bir çıkıntıya oturup dönmelerini bekledim. Çocuklar ellerindeki lolipoplarıyla güle oynaya gidiyorlardı. İri gözlüm ise arkalarındaydı. Peşine takılıp “Çok ciddiyim.” dediğimde adımlarını hızlandırıp çocuklara yetişti. Eve döndüğümde bir şeyler atıştırmak bahanesiyle yine mutfaktaydım. Bu gidişle aşk beni,  obez yapacaktı (!)

           Böcekler sarı lambanın etrafında serenat yapıyordu. Pencere yavaşça aralanmıştı. Aşk sanki pencereden göz kırpıyordu. Sürekli iri gözlerin gölgesini takip ediyordum. Küçük bir bakış bırakmasına mutlu olmuştum. Onun, “Abla ben bakkala gidiyorum.” sözleri sanki bir şeyleri ima ediyordu. Ondan önce dışarıya çıktım. Bu kez aşağı sokaktaki bakkala yöneldi. İri gözlüm hardal rengi pantolonu, kuzguni renkli saçları perma ve desenli tişörtüyle, şıktı. Önümden geçerken yay gibi kaşlarını ciddileştirdi. Bir alt sokağa dönünce cesaretimi toplayıp yaklaştım. “Sizinle gerçekten ciddi arkadaş olmak istiyorum,sözümle  yüzüme bakmadan utanmışcasına, “Yalnızca bir kez.” dedi. O an başımdan ayaklarıma kadar mutluluk dolmuştu.  Birkaç adım kalan bakkala kadar neler anlatabilirdim ki?  Bakkaldan çıkmasını beklerken sanki bir ömür geçti. Dönüşte farklı sokakları tercih etmiştik. Bana, “Sizi ilk gördüğümde, ‘dikizliyorsun’ diye çok kızmıştım. Attığınız o kağıdı ablama da gösterdim. Bana, ‘Deli misin kız, karşıdaki Gönül Abla. Çok iyi bir aile. Oğulları da çok efendidir.’ demesi içimi ferahlatmıştı. Babama, ‘eğer bir gün bir erkekle tanışırsam, ona haber vereceğim.’ diye söz vermiştim.  Şu an sanki suç işleyip  ona  ihanet ettiğimi hissediyorum.”

        Ve biz defalarca birlikte çıktığımızda,  aşkımız da kemikleşiyordu. Konuşup birbirimizi tanıdıkça ona olan aşkım da gittikçe büyüyordu.  Artık geceler farklıydı. Mutfak penceresindeki bakışlarımızın mutluluğu, ayışığının yansımasıyla görülmeye değerdi. İşe gitmeyi istemiyor, aç ve susuz mutfakta onunla birlikte kalabilirdim. Ellerimizi uzattığımızda  ancak parmak uçlarımız birbirine değiyor, kan dolaşımlarımız ve yüreğimizin sıcaklığı birbirimize karışıyordu.  Bu bir rüya mıydı, yoksa gerçek miydi?  Aman Allah’ım ne güzel bir duyguydu âşık olmak ve sabahları onun uyanmasını sabırla beklemek…

        Hayatta hiçbir zaman mutluluk daim değildi. Ayrılık ve özlem bir gerçekti.  Bir gecenin sessizliğinde, “Yarın memleketime dönmek zorundayım” sözüyle ona uzanan parmak uçlarımdaki uyuşukluk bedenimi sarmıştı. Onu memleketine yolcu ederken yüreğim yaralanmıştı. İri gözlümün gitmesinden bir hafta sonra Ordu şehrinin önde gelen bir gazetesinde dizgi operatörü olarak anlaşmıştım. Bu askerlikten sonra ikinci gurbetim olacaktı. Sevdiklerimden ayrı olmak yamandı. Ordu’ya gittiğimde iri gözlüm, Fen Fakültesi’nin matematik bölümünü kazanıp tekrar ablasına dönmüştü. Hasretlerimizi sayfalar dolusu mektuplara döktük. Sahildeki banklarda çalan romantik müzik eşliğinde hep onu düşündüm. Saçma ama sanki oltanın ucuna takılıp denizden çıkmasını bile hayal ederdim. Bir gün telefonda, sebebini söylemeden okuldan ayrılmak zorunda kalacağını ve Bursa’ya ailesinin yanına gideceğini söylediğinde çok üzülmüştüm.

            Bursa’dan da yazıştık. Hatta mektuplarımızda kim daha fazla yazacak, diye inatlaştık. On, yirmi, derken elli sayfaları geçiyorduk… Bir gün telefonda, babasına daha önce söz verdiği gibi,  benden bahsetmiş. Babası da “Eğer ciddiyse gelsin, bizle tanışsın” demiş. Bu söz üzerine gazetemde işlerimi tamamladıktan sonra bir pazar günü Bursa’ya geldim. Hem sevdiğimi görecek, hem de ilk kez ailesiyle tanışacaktım. Heyecanlıydım. O gün kurban bayramıydı. Onu pencerede görünce aklıma bizim mutfak günleri gelmişti. Aşk ne güzel bir şeydi… İnsan sevdiğini görünce yüreğine söz geçiremiyordu ki.  Salondaki pencereye yakın üçlü koltuğun kıyıcığına oturduğumda odaya giren annesinin elini öptüm. On dört yaşında bir erkek ve nişanlı olan ablasıyla tanıştım. Diğer kardeşleri evli ve hepsi de farklı şehirlerdeydi. Babası, aşağıda kurbanla uğraşıyordu. Salona atletli bir adam elinde bıçağıyla girince ‘ürkmedim’ desem yalan olurdu! Şaka bir yana babacan bir kayın peder adayıydı. Üstünü temizleyip yanımıza gelince onun da elini öptüm. Konuşma, yemek faslı derken ayrılık zamanı gelmişti. Dönüşte sevdiğime yakın bir çiçekçiye uğrayıp adres aldım. Zaman zaman Ordu’dan mektupla sevdiğime bu çiçekçiden evlerine çiçekler gönderiyordum. Bir gün postacı yanlışlıkla çiçekçiye gönderdiğim mektubumu iri gözlüme teslim edince o da içindeki parayı alıp bir güzel harcamış…

            Gazetede aldığım ücret çok iyiydi. Bir memur maaşının neredeyse üç katıydı. Otelde kalmama, güzel yemekler yememe, arada sırada Ankara’daki aileme gitmeme rağmen yine de para biriktirip evlilik hazırlıkları için eşyalarımı alabilmiştim. Hatta nikah için bir miktar para da biriktirmiştim.  Bu arada bir kamu kurumunda sınav açılmış ve çevremden, “sağlam bir işin olur.” diyenlere uyup kazandığım sınavı bir hafta sonra gel-git düşünceler arasında kabul ettim. Zira gazetenin patronları da beni bırakmak istemiyorlardı. Seni burada evlendirip ev verelim.” diye teklif bile etmişlerdi. Artık hareketli gazetecilik mesleğini bırakıp sabit oturan bir memur olmuştum. İki yıl sonra da Bursa’da nikahımız olmuş, iri gözlümü sevdiklerine ağlayarak Ankara’ya babamların yanına getirmiştim. O da ben de ciddi olarak sözlerimizi tutmuştuk.

            Evliliğin ilk günleri eşleri oldukça korkutur. Baba evindeki gibi öyle rahat olunmaz.  Aşk duygusu arasında büyük bir sorumluluk omuzlara çöker. İşte bu çöküş, insanı derin düşüncelere sevk ederdi. Hayatın pahalılığı ile karşılaşırsınız. Kira, elektrik faturaları nasıl ödenir, yakacak nasıl alınır, tek maaşla bunları zamanla hayat size öğretecekti…

            Baba evinde altı ay kaldıktan sonra bir ev tuttuk.  Evimiz  giriş katı ve sokağın arka tarafına bakıyordu. Bizden önce oturan bekarlar duvarları yağlı boya resimlerle bezemişlerdi. Onları sabahlara kadar kazımak, alçının ardından boyamak zordu ama insan sevdiğiyle birlikte olunca yorgunluk diye bir şey tanımıyordu. Eşyalarımız ilk yıllarda azdı. Acele etmeden ihtiyaçların önceliğine göre almak zorundaydık. Birden açılıp boğulmakta vardı. O zamanlar bankalardan kredi almak,  uzun vadeli borçlanmak öyle kolay değildi. Alınan eşyalara atılan senetlere imza çakmak korkuturdu yeni evlileri!  Eşyalar alındıkça ev, eve benzemişti. İlk tutuğumuz bu ev şiddetli yağan bir yağmurun ardından su basmasıyla  eşyalarımızın büyük bir bölümü harap olmuştu. Aynı semtte birkaç ev değiştirdikten sonra iri gözlümü tanıdığım evi tutmak nasip olmuştu. Hem de annemlerle karşı karşıya oturmakta bir dayanışmaydı. İşe gidip gelmeler, el ele tutuşup gezmeler, tatiller derken çocuk beklentisi bizi yanıp tutuştursa da on bir yıla yakın bir süre çocuğumuz olmadı. Ama birbirimizin bebeği olmaktan çok mutluyduk.

            Bir gece rüyamda üç-beş metrelik bir kayalıkta heybetli bir adam gördüm. Üstünde  bembeyaz uzunca bir elbise ve elinde bir asası vardı. Arkasındaki güneş öyle böyle parlamıyordu. Yüzü de nurluydu. Ona, ‘Peygamberimiz’ diyorum. Sabah kalktığımda gördüğüm rüyamı eşime anlatım. Eşimle aynı kurumda çalışıyorduk. Bir gün iş çıkışı servis aracına gidiyorduk. Maaşımızı da ertesi günü alacaktık. Ne yazık ki cebimde de az bir miktar para kalmıştı. Eczanenin önünde durup bana ısrarla bebek olup-olmadığını ölçen bir alet almamızı istedi. Ona Paramız azaldı, ertesi günü alalım teklifime “Olmaz, şimdi alalım.” diye diretti. Aleti aldık ve bize yakın  kız kardeşime uğradık.  Alette iki çizgi görününce havalara zıpladık. İri gözlümü kucaklayıp evire çevire öptüm. Kız kardeşim de tebrik etti. İki çizgiye inanmıyorduk. İşi garantiye almak için ertesi günü hemşire komşumuza gittik. Bize hastanelerine uğramamızı ve kan tahlili yapmamızı söyledi. Onları da yaptırdık ve eşimin hamileliği kesinleşmişti. Ben bunu hep rüyama bağlarım. O güneş hanemize doğmuştu. Bizim oğlan annesinin karnında (cinsiyetini ultrasonda öğrenmiştik) Şili karpuzu bile yemişti. Kerataya  karpuzu bulmak öyle kolay da olmamıştı kışın ortasında!

            Mutluyduk…

       “Tebdili mekanda fayda vardır.” derler. On bir yıldan sonra hamile eşimle birlikte 1996 yılının mayıs sonlarında Bursa’ya taşındık. Oğlumuzu Ağustos’un 10’unda burada doğurdu. Ege’yi daha iyi büyütmek için kurumundan istifa etti. İri gözlüme evimize yakın bir yerde terzi dükkanı açtık. Hem çocuğumuza bakıyor hem de evimize katkı veriyordu. Yedi yıl sonra dükkanı kapatıp ayrıldığı kurumuna yeniden döndü. Oğlumuz bir üniversiteyi bitirdi, başka bir üniversiteye başladı.  Eşim de emekli oldu. Şimdilerde Bursa’da bahçeli bir evde yaşamımıza devam ediyoruz.

Ertuğrul Erdoğan

Bursa / 2016

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir