Perşembe Pazarı Hikâyeleri

Malum, mahallemizin yine çarçabuk gelen perşembe pazarı! Bu pazarlar başka hiç bir şeye benzemez. Semtten semte de müşterileri farklıdır. Farklı olmayan tek şey, aslında boyları ve kiloları değil, gelirleridir! Ah o cüzdanlar! Renklerine, eski ve yeni olmasına bakmayın. İçendeki paraların çokluğu ve azlığı insanın yürüyüşünü bile değiştirir! Şişik olanlar, muzun fiyatına bile bakmadan, tezgaha öylesine gururla yaklaşır ki, sormayın gitsin!
 
– Evladım, bana tart bakalım oradan üç kilo muz. Ananasın da güzelmiş, üç tanede ondan temizleyiver bakalım… Dört kilo da mandalina tart da çoluk çocuk bol bol yesinler. Malum hava soğuk…”
 
Kimisi de, iki dolanmanın ardından bir kaç parça aldığı ürünle cüzdanına bakar bakar, sonra da iç geçirir! Ne görsün! bir kaç lirası kalmıştır cüzdanının kuytu köşelerinde! Son kuruşunu da pırasa satana verirken, sızlanır da sızlanır. Başlar iktidara güzel sözler söylemeye! “Allah sizleri başımızdan eksik etmesin! Kendinize gelince benim aldığım maaş kadar zam, bize gelince üç kuruş zam!” Esnaflar, bipleyerek yürüyen bu vatandaş tiplerini tezgahını kapatıncaya kadar   dinlemekten, bıkmıştır.
 
Burada hayatın ta kendisi vardır. Ürünlere dikkatli bakacak olursanız, yalnız fiyatlarını görmeyecek, edebiyatın da en kralını yaşayacaksınız. Acı biberin üzerindeki etikette, “Hayat kadar acı!” Tatlı biberde ise “Torun kadar tatlı” yazısını görünce gülümseyeceksiniz. Siz yine de ürünlere dikkatlice bakın. Bazıları utancından etiketleri saklarlar. Arar arar bulamazsınız. Bazen de 99 kuruşu öyle küçük yazarlar ki, görmek için yanınıza büyüteç getirmeniz gerekir! İşte o ürünlerde köylülerin nasırlı ellerinin izi ve alın terlerini göreceksiniz. Biraz daha dikkatli bakacak olursanız, köylülerin ürünleri ucuz verdikleri için gözlerinin kaldığını göreceksiniz! Yalnız köylüler mi? Ya aracılar? Onları da göreceksiniz ürünlerin arasına saklandığını… Aracıların ceplerini cukka ile doldurduğu kârları ve o süper marka ciplerle nasıl gezdiklerini ve nasıl bir şatafatlı bir hayat sürdüklerine şahit olacaksınız!
 
Halk, burada omuz omuza yürürler. Aklınıza, camilerde omuz omuza saf tutan cemaat gelmesin! Sakın öyle haksızlığa karşı gelip de birlikte yürüdüklerini de düşünmeyin. Yalnızca, kalabalıkta omuzları sürter bunların!
 
Gazetecilik ilginç meslektir. Tabi ki, özgürce yazan ve yazıları yönetimce sansüre uğramayanlar için! Yoksa asparagasyon gazeteciliği herkes yapar! İşte bu meslek bende bir takım izler bıraktı. Nereye gitsem, şu yaşımda hâlâ haber peşinde oluyorum ve kulağımın ardında olup bitenleri dinliyorum.
 
Balıklar da diğer ürünler gibi tezgahlarında kral ve kraliçeler gibi… Bir sarayları eksik! Başındaki efendisi bağırıyor da bağırıyor. Sanki ucuzmuş gibi!  Palamut, hamsi, çupra, dil balığı hepsi de ateş pahası! Hamsi 20 lira ama, kırmızı etin üçte biri ve tavuktan da pahalı! Tezgaha yaklaştım. Geçen hafta bir başka tezgahta yaşlı bir teyze cebindeki son üç lirayla sızlanıyordu. Bu kez yanımda bir yaşlı amca. Balıkların efendisiyle konuşuyor. Bekledim, sohbeti dinledim.
– Üzerinde yerli yazıyor ve yirmi lira. Nereden belli?
– Amca, başka nereden gelecek? Tabi ki Karadeniz’den…
– İyi de, nasıl anlayayım bunların yerli olduğunu?
Balıkların efendisi, bozulur gibi oldu.  Kafasını salladı. Söze girdim,
– Yeğenim, sen yerli diyorsun ama denizin altında sınır yok ki. Şu gördüğün hamsinin canı sıkılır, İstanbul Boğazı’ndan geçer, Ege’ye açılır, hatta oradan Akdeniz derken belki de okyanusları gezer. Sonra da tekrar gelir mi gelmez mi, bilinmez ki.”
Balıkların efendisiyle, amca bana doğru baktılar. Amca,
“Ver ordan bir kilo hamsi, yalnız irileri olsun…”
 
Ertuğrul Erdoğan
Ekim, İkibinonyedi.
 
 
 
 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir