Postacının Basuru

Size bir mutfak tanıtacağım ama öyle bildiğiniz ev mutfaklarına hiç benzemezdi. Burası bir kurumun  mutfağıydı. Yaklaşık dokuz bin kişiye yemek çıkartılan, içinde;  on metreyi aşan kuzine ocakları, iri butların saklandığı bir oda büyüklüğünde soğuk hava deposu olan bir mekandı. Bu mutfağın bulunduğu tarihi dört katlı bina, Ankara’nın Ulus semtinde ve iki tarafı da caddeye bakıyordu. Amirinden aşçısına kadar çalışanı altmış kişiyi geçiyordu. Her gün iki yüz elli kiloyu aşkın etin işlendiği  ve halden  alınan kasalar dolusu sebzeler, bir kaç saatlik bıçak darbesiyle ocaklardaki birkaç kişinin banyo yapabileceği geniş kazanlardaki yerlerini alıyordu.  Tonlarla alımı yapılan salça, toz şekeri ve un gibi akarı kokarı olmayan malzemeler ise ambarda  sırası geldikçe kazanlarda karışımını bekliyordu.

Ertesi günün menüsünü hazırlayan aşçılar,  tezgahlarında uzaktan birbirlerine laf atmalar ve kızdırmalar arasında pırasa ve havuçları seri bir şekilde doğruyorlardı. Kır saçlı, tonton dede görünümlü Aşçıbaşı Aziz Usta, mutfağın ortasındaki her tarafı cemekanlı bürosunda bir sonraki günün yemek listesini hazırlarken bir taraftan da burnundan düşen gözlüğüne rağmen aşçılara direktifler veriyordu.

Geceden nöbete kalan aşçı Ahmet,  üzerine sinen yemek kokularından arınmak için mutfağın üç kabinli banyosundan birisine geçti. Bir çırpıda soyununca çırılçıplaktı. Sevgili okurum banyo öyle ev banyosuna benzemiyordu. Yan yana üç kabin ve kabinlerin üstü de açıktı. Şöyle her kabinin içinden altınıza biraz yükseklik konulsa yan taraftakinin çıplak bedenini görebilirdiniz!  Ahmet, musluğu çevirmesiyle tenine boşalan soğuk suyla ürperdi. “Vay Anam!” diye kenara çekildi. Ardından ayarladığı ılık suyla keyifliydi. Sıvı sabunu avucuna döküp başında ovuşturdu. Her tarafı köpük içindeydi.  Konya yöresinin “Bahçelerde pırasa/ yaprağında kar yağsa/ kızlar kocasız kalsa-oğlanlara yalvarsa,  türküsünü mırıldandığında arkadaşı Bekir’in birazdan yapacağı muzipliğin farkına bile varamayacaktı. Bekir, yanındaki sıvı sabunu kepçeyle aldı. Ahmet’in kafasına habersizce ince ince bıraktı. Saçlar yıkandıkça köpük eksilmiyor, aksine sürekli artıyordu. Ahmet, kafasını duruluyor, Bekir de bir taraftan sıvı sabunu tazelerken olup bitenden haberi yoktu.

Şaşırdı, köpükler kesilmeyince kızdı.

Ahmet, köpükler arasından kafasını hafifçe kaldırıp baktı. “Su yerine sıvı sabun mu akıyor?” diye söylendi. Tek gözünü hafif aralasa da hiçbir şey göremedi. Üstüne üstlük gözleri de yandı. Suyu sonuna kadar açıp gözlerini temizlemeye çalışsa da sabun köpüğü ona musallat olmuştu.  “Allah Allah!” dedi. Bekir yan tarafta keyifliydi. Sinsice gülüyor ama belli etmiyordu. Hatta birkaç arkadaşı da olup biteni ağızlarını tutarak izliyordu.

Köpükler arasında kafasını kaldırıp yukarıya bakan Ahmet, bir şey göremedi. Eliyle hızlıca silip baktığında kıllı bir elin serap gibi kaybolduğunu son anda fark etti. Tahmin etmişti. Bu sürekli kendisiyle uğraşan ve her şakanın altından çıkan Bekir’den başkası değildi. “Şimdi yaktım çıranı!” diye bağırdığında Bekir, altındaki tenekeyi bir kenara itekleyip kaçtı. Diğer arkadaşları da çil yavrusu gibi dağılmışlardı.  Ahmet çıldırmıştı. Köpüklü gözleri hiçbir şey görmüyordu. Bekir’i bir yakalasa yapacağını biliyordu. Ona, “Kaçma gâvurun dölü! Ben sana şimdi gösteririm çıplak çıplak!” diye bağırarak  Bekir’i kovaladı.  Bekir gülerek  mal yükleme girişinden dışarıya kaçtığında Ahmet’te çıplak bir halde arkasındaydı. Önünde sallanan erkekliğinden haberi bile yoktu. Koştukça kıçının arasından süzülüp bacaklarına doğru inen köpüklerin ıslaklığını da fark etmiyordu. Ellerinin ikisi de havadaydı. Yalnızca “Bir yakalayım ben sana gösteririm!” diye deli olmuşçasına sürekli bağırıyordu.

Sabahın erken saatlerinde Çingen kadınlar yemek artıklarını toplamak için mutfağın çöplük kısmında her zaman olduğu gibi bekliyorlardı. Ahmet’i çırılçıplak koşarken görenler tülbentlerini ağızlarına götürüp “Vıy Ana!” diye bağırışıyorlardı. Birkaçı elleriyle gözlerini kapatıyor. Araladığı parmakların arasından bakarak yine de neler olup bittiğini merak ediyorlardı. Bütün aşçılar bıçaklarını tezgaha bırakıp, olup biteni gülerek izliyordu. Ahmet’in gözü dönmüştü bir kez. Aşçıbaşı, birkaç kişiyi görevlendirmiş, amirinden gelecek azarı işitmemek için çırpınıp duruyordu. Ahmet, zembereğinden kopmuş yay gibiydi. Tımarhaneye telefon edilse, hemen deli gömleği ile Bakırköy’ü boylaması içten bile değildi. Bekir hem koşuyor hem de sinsice gülüyordu. Zikzaklar çizerek caddeye çıktığında Ahmet’te arkasındaydı. Köşedeki taksiciler koşanları tanımıştı. “Ahmet kendine gel!” uyarılarına aldırmıyordu.  Yüzünde artık ne köpük, ne de suyun damlacıkları vardı. Yüzü  kıpkırmızıydı. Kuduz bir köpeğin salyası gibi hırçındı.  Ahmet koştukça çevresindeki  kadın ve erkekler hayret içindeydi. Birbirine “Acaba film mi çeviriyorlar?” diye, kamera olup olmadığına baktılar. Yoktu. Erkeklik organını gören kadınlar utançlarından elleriyle yüzlerini kapatarak  hızla oradan uzaklaşıyorlardı.

Ahmet, köşeyi döndüğünde Amirinin “Kendine gel ne yapıyorsun!” bağırmasıyla gözünün feri yavaş yavaş geliyordu. Burnundan soluması da kesilince, caddenin ortasında kabak gibi kaldığının farkına vardı. Çevresine baktı, şaşırdı.  Sağ eliyle kıçını, diğer eliyle de kıllar arasında kaybolan erkeklik organını kapatıp, “Eyvah!” diyerek gerisin geriye hızla banyosuna koştu. Çingene kadınlar tekrar kirlenmiş tülbentlerini yüzlerine örttüklerinde Ahmet’te banyosunda “Aman Allah’ım ben neler yaptım!” diyordu.

Birkaç yılın ardından yemekhane kapatılıp özel sektörden yemek alınmaya başlandığında  Ahmet’i postacı yaptılar. Ahmet ilk günler yığınla gelen mektuplar arasında ne yapacağını bilemedi. Her mektubun kimisini pırasa, kimisini domates zannetti! Yanına verilen ustasıyla ev ve iş yerlerini dolaşıp sokakları tanıdı. Görevlendirildiği cihetleri kısa bir sürede ezberledi. Mutfağı da unutmuştu.

Yaz yine bunaltıyordu. Temmuz’un ortasında hava rutubetliydi. Nem vücuda yapışıyor, posta çantaları omuzları çürütüyordu. Ahmet  cihetindeki gönderileri çantasına doldururken kıçını birkaç kez sağa sola çevirse de kaşınmasını geçiremedi. Pantolon üstünden parmağı ile ileri geri oynadı.  “Şu basur da nereden çıktı yahu?” diye kendi kendine söylendi. Kaşınmasını gören yan cihet arkadaşı,

“Hayırdır Ahmet, sıkıntın ne?”

“Hiiç…”

Arkadaşları kaynak bulmuşcasına bir anda çevresini sardı. Emekliliği yaklaşan beyaz saçlı, zayıf ve pos bıyıklı Zeynel,

“Arkadaşım bunun ayıbı olmaz. Bağsur gibi bir şeyler duydum doğru mu?”

Ahmet arkadaşının ilgisine memnun kalmıştı.  Sonunda itiraf etti,

“Evet,  basurum azdı…”

Zeynel arkadaşına belli etmeden sırıttı.  Yanındaki arkadaşlarına göz etti.  Ahmet bir eliyle kıçını derince kaşırken Zeynel dayanamayıp sordu,

“Üzülme bunun da çaresi var.”

“Neymiş o?”

“Çok mu kaşınıyor?

“He ya!”

“Bundan altı ay önce ben de aynı şeyleri yaşadım. Allah’ıma şükürler olsun şimdi iyiyim.”

“Ameliyat mı oldun?”

“Ne ameliyatı oğlum!  Doktorun verdiği kremi bir ay kullanınca geçti. Ama kıçımın başına neler geldi neler…”

Çevredeki postacılar bir taraftan cihetlerine mektupları atarken içlerinden genç olanı:

“Hayırdır Zeynel ağabey,  neler geldi ki kıçının başına?”

“Gördüğünüz gibi zayıfım. Randevu aldığım doktorun odasına bir girdim. İri yapılı değil mi?”

“Eeeee!” sözü hep birlikteydi. Zeynel heyecanla o günü yaşamışcasına anlatmaya devam etti. Ahmet  dikkatle dinliyordu. “Artık odaya girmiş bulundum. Dönüşüm yoktu. Doktor, ‘soyun ve domal.’ derken bir taraftan da kalın parmaklarına yeşil eldiven geçiriyordu. Parmakları görünce önce vaz geçmeyi düşündüm ama namussuz kaşıntım çoktu. Hatta kıçım şempanzeninkine dönmüştü.  Tuvalette oldukça zorlanıyordum. Çaresizce doktorun dediğini yaptım, yapmasına da… Anlayacağınız koca parmak kıçıma girmişti. Vallahi gözlerimden  yaş geldi! ”

Postacıların gülüşleri salonu inletiyordu.

“Ne yani doktor benimkini de mi kurcalayacak? Hem benimki şempanze kızarıklığında değil ki yalnızca kaşıntı oluyor.”

 Zeynel sırıttı.

“Doktorun verdiği kremi bir ay kullandım, inan hiçbir şeyim kalmadı. Şimdi sapasağlamım!”

“Adı ne? Doktora çıkıp yazdırayım…”

“Dolabımda var. İstersen vereyim mi?”

“Olur…”

Zeynel, soyunma dolabına gitti. Geldiğinde üstünde yabancı yazılar olan tüp elindeydi. Ahmet’e uzattı. Ahmet,  eline aldığı tüpü evirdi, çevirdi üzerindeki yazıları okumaya çalıştı, anlamadı. Kapağını açtı. Kokladı, hafifçe sıktı.  Tüpün ucuna gelen beyazlığa dudak büktü.

“Bu ne Allah aşkına?”

“Basur kremi, dedik ya!”

“Nasıl kullanılıyor?”

“Tuvalete git. Makatından içeriye iyice sık. Öyle az değil ha! Yoksa faydasını göremezsin. … Sahi unutuyordum,  bunu her akşam ve sabah tekrar edeceksin. Bir ay kullan hiç bir şeyin kalmaz!”

Bekir tüple birlikte tuvalete gitti. Arkadaşının söylediğini yaptı. Cihetteki kalan mektupları da çantasına yerleştirdi. Dışarı çıktığında hava nefes aldırmıyordu.  Otobüsü uzun süre bekleyip bindiğinde içerisi kalabalık ve havasızdı. Bunaldı. Dışarı bakan pencere kenarındaki gence,

“Delikanlı şu pencereyi açıver. Bunaldık!”

İçeriye süzülen hava yolculara biraz olsun nefes aldırmıştı. Ahmet otobüsten indiğinde villalar bölgesindeydi. Henüz asfaltlanmamış patika yolda yürüdü. Yürüdükçe kıçında garip bir şeylerin harekete geçtiğini sezdi.  “İlaç iyi geliyor…” diye düşündü. Cıvıklık gittikçe artıyordu. Sağ omzundaki çantasının yükünü sol omzuna alsa da yine rahat değildi. Bir ara yürümemeyi düşündü. Mektuplar gecikir diye ikilemde kaldı. Yapmadı. Elini hafifçe arkasına değdirdiğinde ıslaklığı fark etti. “Ne biçim ilaçmış?” diyerek mektupları dağıtmaya devam etti.  Her gün uğradığı yaşlı teyzenin villasına girdiğinde, kendisini korkutan siyah kurt köpeği bu kez bağlıydı.  “Oh!” diyerek kapının ziline dokundu.

“Kim o?” sesi titrekti.

“Benim teyze,  postacınız…”

“Mektup torunumdan mı?”

“ Sanırım, teyzem.”

Ahmet mektubu uzatıp geri dönmesiyle,  yaşlı kadın seslendi,

“Yavrum arkana ne olmuş böyle?”

“Hayırdır teyze ne olmuş ki?”

 “Batmış evladım batmış!  Pantolonun bembeyaz olmuş. Sanki köpük köpük…”

 “Eh be Zeynel yaptığını beğendin mi? Ben sana sorarım!”

 Yaşlı kadın,

 “Hayırdır evlat Zeynel de kim?”

 “Hiç sorma teyze, hiç sorma!”

 “İçeri geçte ölen amcanın gri bir pantolonu var, onu giyiver. Yoksa rezil olursun. Merak etme sana uyar.  Rahmetli tam da senin gibiydi.”

Ahmet, kirlenen pantolonunu Zeynel’e küfür ederek değiştirdi. Omzuna çantasını attığında cıvıklık, kaşıntısıyla birlikte az da olsa devam ediyordu. İçinde alevlenen öfkesi çalıştığı yere dönünceye kadar bitmedi.  Bir kovalama da Zeynel’i bekliyordu…

Ertuğrul Erdoğan

Şubat 2014

One Comment

  1. Mehmet

    “Çingen kadınlar” Bu söz epey eskilere götürdü. Rahmetli bizleri epey güldürmüştü.
    Yıllar önce …..ilköğretim okulunda öğretmenler kurulunda okul müdürü konuşma sırasında ağzından cikan “çingene çocukları” lafına Türkçe öğretmeni roman rahmetli ….. agabeyimiz söz isteyerek kalktı. “Teessüf ederim müdür bey lütfen rencide edecek konuşmaları yapmayın. Roman kardeşlerimiz diyebilirsiniz.” diyerek yerine oturmuştu. Tabiki tüm kuruldakiler gülmekten yerlerdeydi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir