Şehir Hastanesine Yolculuk

Taksi, şoförün arka arkaya bastığı “Dat! Dat!” korna sesleri arasında dörtlüleri yakmış bir halde gecenin karanlığını yararak ilerliyordu. Aracın içindeki kadın ha doğurdu ha doğuracaktı. Şoför, hamile kadının arkadan gelen bağırışları arttıkça gaza biraz daha yükleniyor, çukurlara girmemek için direksiyonu bir sağ bir de sol yaparak aracı dans ettirircesine sürüyordu. Önü boş olunca dikiz aynasından baktı, adamın boncuk boncuk terleyen yüzü sokak lambalarının ışıklarıyla parlıyordu.

Şehre yeni açılan hastane batı yakasında Doğanköy denilen bir yerde ve oturdukları yere de 40 km uzaktaydı.  Şoför, kırmızı ışıklarda kornaya sürekli basıyor ancak araçların yaptığı kuyruklardan sıyrılması öyle kolay olmuyordu. Kadın “Uff! Uff!” diyen nefes alışverişlerini sıklaştırmıştı. Kocası “Sabret karıcığım az kaldı. Sakın arabada doğurma, yoksa iki erkek beceremeyiz. Sabret hayatım sabret!” diye söylenip duruyordu.

Şoför yol üstündeki Yüksek İhtisas Hastanesi’nin de kapalı olduğunu biliyor, ‘en yakın hastane’ diyerek Kent Meydanı’ndan Fomara yönüne doğru direksiyonu çevirdi. Korna hiç susmuyordu. Kaldırımda yürüyenler araçtan gelen kadının canhıraş bağırışına meraklı bakışlarla kafalarını çeviriyorlardı. Adam, bir karısına bir de yola bakmaktan helak olmuştu. Bir an bir şehirden bir başka şehre yolculuk yaptığını düşündü. Karısının birbirine karışmış yüzüne baktıkça kendi suratı kırık bir aynadaki yüzü andırıyordu.  Karısının ellerini sımsıkı tuttu. Doğum her an yaşamın kıyısındaydı. Kadın bir ara sustu. Kocasının omzunda hareketsizdi. Yüzüne kan oturmuş, mercimek tanesi büyüklüğündeki terleri yüzünün her yerini esir almıştı. Dudaklar dişlere teslim bir haldeyken kocası korktu. Şoföre, “Karıma bir şeyler oldu! Hareket etmiyor!” dediğinde, taksi şoförü, aracını otobüs durağının boşluğuna park edip, kadına baktı. Nabzını kontrol etti. “Ağabey korkma yengem yaşıyor!” dedi. Tekrar aracına binip araçlara makas atarak hızla ilerledi. Kadın kısa bir baygınlığın ardından kendine gelmişti.

Kadın, sancılarına kaldığı yerden devam etti. Taksi, trafiğin el verdiği rahatlıkla Osmangazi Türbesi’nin önündeki yokuşu, ıslak asfaltta ilerledi. Muradiye Devlet Hastanesi’nin Aciline geldiğinde etrafta ne araçların ne ambulansların ne de insanların telaşı vardı. Taksi şoförü, “Hay Allah kahretsin, tam da kapanacak zamanı mı buldu!” diye sitem etti. Adam, arka koltukta ışıkları sönük hastanenin odalarına doğru bakıp, “Eyvah! Şimdi ne yapacağız?!” diye, alnına vurdu. Acilin önünde bekleyen orta yaşlardaki bir delikanlının da durumu hiç iyi değildi. Kıvranan görüntüsüyle aracın penceresine yaklaşıp, “Ağabey ben de tedaviye geldim ama kapalıymış. Hayırdır, yenge mi hasta?” Şoför, “Evet, doğuruyor…”  Delikanlı karnını tutarak, “Buraya en yakın Zübeyde Doğumevi” dedi.

            Yağmurun şiddeti gittikçe artıyordu. Şoför sileceklerini son sürat çalıştırsa da önünü görmekte zorlanıyordu. Sanki gök yarılmış sular birden boşalmıştı yeryüzüne. Asfalt gittikçe artan sulardan sele dönmüştü. Araç ilerlemekte güçlük çekince kapalı bir yere çekip beklediler. Birkaç dakika sonra yağmur kesilince tekrar yola koyuldular. Şoför artık adamın telaşlı hali ile kadının bağırmalarına alışmıştı. Sürekli dikiz aynasından onları kontrol ediyordu.  Adam, “Ne bitmez yolmuş? Vallahi hanımdan önce dokuz doğuracağım!” diye sitem etti. Elleri karısının ellerinde kenetliydi. Araç çınar ağaçlarının caddeyi kaplayan yaprakları arasında Çekirge Meydanı’na gelebilmişti. Şoför, “Az kaldı bacım az kaldı! Sabret!” diyerek aracını Kervansaray Hamamları önünden aşağıya bıraktı. Hastane önündeki trafik ışıkları kırmızı yansa da, her iki tarafı kontrol edip, araçların olmadığı bir anda hızla geçti. Bu hastane de biraz önce geldikleri hastane gibi karanlığa gömülmüştü. Taksi Durağındaki meslektaşlarından birisi, “Birader hastane dün kapandı. Şehir Hastanesi veya en yakın Uludağ Üniversitesi Hastanesi’ne gitmeniz gerek. İzmir Yolunda özel hastaneler de var…” sözü, aracın içinde nefes alış verişleri yükseltmişti. Adam, “Etimiz ne budumuz ne?  Özel Hastaneler iliğimizi kurutur!  Sür Kardeşim Uludağ Üniversitesi’ne!..”

            Taksi ilk dönemeçten İzmir Yolu’na girmişti. Bir müddet yolculukları ardandan, kadının bağrışmaları ıkınmaya döndü. “Geliyoooor!  Geliyooor!..” diye bağırması taksinin içinde yankılanıyordu. Adam, ne yapacağını şaşırmış bir halde kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Şoför, dikiz aynasına bakarak konuştu. “Ağabey lütfen sakin ol! Bebek gelirse, elimden geleni yaparım. Geçenlerde bir belgeselde izlemiştim bebeğin doğum anını. Yeter ki, sakin ol.” diyerek aracını hastane yolundaki bir yere çekti. Etraf ıssızdı. Aksilik geçen araçta yoktu. Telefonundan ne olur ne olmaz diye, 112’yi aradı.  Kadın ıkındıkça ıkındı… Şoför, arkaya geçip kadının yanına oturdu. “Bacım sakin ol.” derken bir taraftan da kadının karnına baskı yapıyordu. Kadını arka koltuğa yatırdılar. Adamla şoför kapının hemen önündeydiler. Adam, karısının kilotunu çıkartırken bebeğin başını gördü. Şoför çırağına tarif eden bir usta gibi, “Ağabey şimdi sakince ve hafifçe bebeğin başına avuçlarını açıp parmaklarını birleştirerek dokun. Sakın fazla basma beyni zedelenmesin.” diye uyardı.  Adam’ın elleri titriyor, yüzü terden sırılsıklam olmuştu. Kadın dişlerini sıkarak yüzünü buruşturdukça buruşturdu. Ikındı… ıkındı… Adam, bebeği çektikçe şoför de kadının karnına baskı yaptı. Bebek anne rahminden kurtulunca kadın derin bir ‘Ohhh…’ çekti.  Şoför, “Ağabey, bebeği bana ver, sen yengemle meşgul ol” diyerek çantanın içinden aldığı bir beze bebeği sarmaladı. Kordonu aşağıya doğru sallanıyordu. Şoför uyardı. “Ağabey, bebeğin kordonunu kesmemiz lazım.” diyerek cebinden çıkardığı bıçağıyla kordonu kesti. Üzerine havlunun ucuyla tampon yaptı. Anne, göz ucuyla yavrusuna baktı. Ter içinde gülümsedi. Şoför bebeği iki ayağından kavrayıp kirlenmiş kıçına doğru iki şaplak attı. Bebek ağlamaya başlayınca yüzler de gülüyordu. Şoför,  bebeği babasına verip “Yengemi hemen acile yetiştirmemiz gerek.” diyerek, aracı hızla sürdü.  Kadın, arka koltukta baygın bir haldeydi.  Ön koltuktaki kocasının elinde bebeği,  kafası ise sürekli karısına çevriliydi. Araç kapalı polikliniklerin önünden sağa dönüp acilin kapısına geldiğinde, önü her zamanki gibi kalabalıktı. Dışarıda sigara içenler olup bitene şaşkınca bakıyorlardı. Görevliler araca yanaştırdıkları sedye ile anneyi alıp hızla acile götürdüler. Aracın koltuğu kan gölüydü. Bebeği erişkinlerin yanındaki çocuk acil bölümüne aldılar. Şoför ve Adam ise bekleme salonunda doktorlardan gelecek haberleri bekliyorlardı.

            Bir anons duyuldu gecenin sessizliğinde…

            “Gülizar’ın yakını lütfen Acil Servis’e…”

            Adam hızla yerinden kalkıp doktorların olduğu bölüme geçti.

            Doktor, elindeki kâğıtlara bakarak, “Maalesef kaybettik.” dedi.

            Adam olduğu yere çöktü. Başını iki elinin arasına aldı. Hıçkırarak ağladı. Şoför, elinde sarılı bebeği adamın kucağına bıraktı… Adamın gözyaşları bebeğin üstüne damlıyordu…

            Şoför elini adamın omzuna bıraktı,

            “Başın sağ olsun birader…”

Ertuğrul Erdoğan

yirmibirtemmuzikibinondokuz

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir