Sokak Çığırtkanları

Sabahın erken saatlerinde kuşların karşı evlerin çatılarından birbirlerine serenat yaptığı bir ortamda, kahvaltıdan sonra balkondaki koltuğunuza kurulmuş Stafan Zweıg’ın bir kitabını keyifle okumaya başlıyorsunuz. Arada bir kahve veya çayınızdan yudumluyorsunuz. Satırlardan soluklandığınızda gözlerinizi dinlendirmek adına Sapanca Gölü ve ardındaki o güzel dağ manzarasına bir tabloya bakar gibi bir süreliğine bakıyor ve tekrar kitabınıza yumuluyorsunuz.

“Zebzeci geldi zebzeci!..”

Kamyonetindeki megafondan öyle bağırıyor ki, neredeyse kıçını yırtacak cinsten! Satıcı, şoför koltuğundan arada kafasını uzatıp müşterilerden talep var mıdır? diye, bakıyor. Pala bıyıklı elli yaşlardaki bu satıcı, kamyonetini resmen bir manava çevirmiş. Tezgâhında karpuz ve kavunlar turfanda diyerek, torpilli olarak  ön tarafa özenle dizilmişler! Yanında domates, patlıcan ve biberler renk cümbüşünü tamamlıyorlar. Yeşillik de var rokasından teresine kadar. Satıcı beklediği müşterilerden yanıt alamayınca, bu kez azarlar gibi moda giriyor ve   “Size zebzeci geldi zebzeci diye, bağırıp duruyorum!..” dercesine bağırışların dozunu gittikçe artırıyor.  Aklıma Şener Şen’in Züğürt Ağa filmindeki  “Domates… Domates…” diye, apartmanlara ürkekçe seslenişi geldi. Onun gibi bağırsa, kulağıma hafif müzik namesi gibi gelecek. Ama nerdeee!.. Kardeşim o ne bağırış? Sanki ortalığı yıkıyor!  “Ya sabır…” çektim.  Çoluk çocuğu, eline bakan bir eşi ve ekmek parası derdinde olduğunu düşünüp bir süre sustum. Satıcı inat ediyordu. Sokağa mıhlanmış gibi olduğu yerden bir türlü ayrılmıyordu. Bağırdıkça bağırıyordu. Okuduğum romanın adı gibi  “Olağanüstü Bir Gece” olmasa da yaşadığım an olağan üstü bir gündü!  Sinirlerim gittikçe geriliyor, önümdeki satırlarda “Dolmalık biber, elma, armut…” gibi sözcükleri görür gibi oluyorum. Satıcının sözleriyle romandaki satırlar birbirine karışıyor, tıpkı Arapsaçı gibi olmuştu. Tanrıya sığınarak balkondan aşağıya seslenmek zorunda kaldım.

-Beyefendi, iyi de neden sürekli olarak bağırırsınız? Hiç mi hastaları düşünmezsiniz?” dediğimde, sesini bir süreliğine kesmek zorunda kaldı. On veya yirmi metre gittikten sonra tekrar “Zebzeci geldi zebzeci!”diye,  inadına bağırarak köşeyi dönüp arka sokağa yönelmişti.

“Oh be! Kurtuldum.” diyerek,  satırlara kendimi verdiğimde bu kez bir başka araç sokak başından görünmüştü gelin arabası süzülmesinde… Önce uzaktan az duyulan sesi yaklaştıkça canavarlaşıyordu.

-Urdacı… Urdacı!.. Eskiler alırım!.. Buzdolabı, çamaşır makinası… Urdacı!..

Tam kurtuldum derken bu adamın kirli megafonundan “H” harfini neresine yuttuğunu bilememiş bir halde, ne dediğini ancak apartmanımızın hizasına gelince anlayabilmiştim. O da bütün gücüyle bir siyasi liderin meydanlardaki heyecanı gibi hararetli bir şekilde bağırıp duruyordu! Neyse ki o sebzeci gibi değildi. Sokağımızdan çabuk ayrılmıştı. Roman okuma keyfim kaçınca  Üvercinka Dergisi’nin mayıs sayısını okumaya başladım. Ulaş Bingöl’ün uzunca yazdığı “İkinci Yeni Şiiri Post modern Bir Hareket mi?” Başlıklı yazısını henüz okumaya başlamıştım ki, bu kez etrafı çarpılmış eski bir kırmızı panel araç sokağa burnu sokmuştu. O ne diye, bağırıyordu? Anlamış değildim.  Dergiyi bir kenara bıraktıktan sonra avını bekleyen bir balıkçı gibi bekledim. Sinirlerim gittikçe geriliyordu. Ona da birkaç çift söz söylemem gerektiğini kendime vazife bildim o an.

“Samırsak!.. Samırsak!..

“Hay senin Türkçene!..

         O da sokağı sarımsak kokusuna boğarak uzaklaştığında “Umarım bu sondur.” diyerek, dergimi kaldığım yerden okumaya devam ettim. Hayret! Bir müddet keyifle birkaç sayfa okuyabilmiştim. Hatta ikinci çayım da masamdaydı. 

Bu kez sokak çığırtkanların ikinci bölümü sahne almıştı. Mahallemizin sokağa çıktıklarında çılgınca oynayan çocukları, yasakların serbest bırakılmasıyla birbirlerine bağırarak ve üstünlük kurmaya çalışarak oyun oynadıkları bir ortamda  çıkardıkları soprano türündeki sesleri, megafonu aratmıyordu!   Dergiyi bir kez daha bırakmak zorunda kaldım. Olacak gibi değildi! Hiç mi satranç ve dama gibi düşünsel oyunları oynamazlardı bir köşede? Hiç olmazsa dergiyi bitirinceye kadar  bir kaç saatliğine de olsa! Sürekli ellerindeki oyuncak silahlarla birbirlerini kovalıyorlar. “Dıkşın!.. Dıkşın!..” diyerek. Saklandıkları yerlerden birbirlerini vuruyorlardı. Çocuktu onlar… Onlara kıyamam yine de…

Diğer tarafta bir aracın saatlerce yıkanması sonrası, sokağın bir bölümü, deterjanlı suyla gölete dönüşmüştü. Bir anne, yere çömelmiş vaziyette iki yaşında yeni yürümeye başlamış çocuğuna o kirli suyun içinden “Haydi koş! Koş!” diye, talimat vererek kendine doğru koşmasını istiyordu. Çocuk, sıçrattığı sular içinde gülümseyerek koştuğunda anne, “Aferin oğlum! Aferin!” diye, telefonunun kamerasına peş peşe dokunuyordu. Biraz önce dokuz yaşlarındaki bir kız çocuğu, suların içine okkalı bir tükürük fırlatmıştı. Ve beni bir düşünce aldı.  Bizler evlerimizde neden kalıyorduk? Korona’nın yayılmasını önlemek mi yoksa onların yanlışlıklarından korunmak için miydi evlerimizdeki yalnızlıklarımız? İşte tam da “Civciv mi yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı civcivden çıkar?” sorusu gibi bir durumdu halimiz!

Belediyenin direklere yerleştirdiği hoparlörler ise anons başladığında cızırtılı haldeki uyarılar,  evlerin odalarında gibiydi. Hele o direğin yanındaki evde olmak kim bilir ne eziyetti! Düşünsenize yorgun geldiğiniz işten tam uykuya dalmışsınız veya heyecanlı bir sevişmeye başlamışsınız. Bütün duygularınız bir anda sönüveriyor ve altüst oluyor! Ve her gün yapılan korona uyarısı; bir çocuğa sürekli  “Ders çalış evladım!” şeklindeki tekrarlara benziyordu. Ve hâlâ bu korona uyarılarını insanlar uzun bir süredir algılıyamamışlarsa, vay halimize! Biz kimleri uyarıyoruz? Hoparlörden yayın yapanlar, sanırım dijital eğitim sistemini de unutmuş olacaklar! Bilgisayarlarda sınav yapan veya televizyon başında ders dinleyen öğrencilerin bu gürültüdeki başarı şansı ne olabilir ki? Onların da işleri oldukça zor şu günlerde!

         Nasıl bir toplum olduk? Her ortamda birbirine bağıran çağıran, birbirimize üstünlüğü; bağırmak, karşımızdakini susturmak olarak gören bir toplum oluverdik!  Kahvehanelerde, misafirliklerde veya televizyon programlarında herkesin birden konuştuğu ve hiç kimsenin birbirlerini anlamadığı bir ortam!  Yani iletişimsizliğin daniskası bir durumla karşı karşıyayız!

        Ülkemde bunlar olurken, Avrupalılar neler yapıyor? Biraz da bu konuyu irdeleyelim. İsviçre’de saat 22.oo ila 06.oo saatleri arasında sifon çekme yasağı var.  Almanya’da da durum farklı değil.  Bir ev kiraladığınızda İsviçre’deki kurallara yakın bir durum var. Aynı saatlerde gürültü ve tadilat yapmak yasak. Bu kira sözleşmelerinde de yazılıyormuş. Yalnızca banyo konusunda biraz esneklik varmış. O da otuz dakika ile sınırlıymış.

         Tuvalet kültürü ayrı bir konu ancak, artık tuvaletlere birçoğumuz akıllı telefonsuz girmiyoruz. Bazen  video izlemeye dalıp gereğinden fazla klozet üstünde kalanlar, ancak ayaklarına uyuşukluk girdiğinde kalkmak zorunda kalıyorlarmış. Aslında tuvaletlerde en güzel fikirleri bulmakta ustayız. Duvarlarına yazdığımız küfür edebiyatımız da ayrı bir sanat dalı olsa gerek! Tıpkı Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini bulduğu gibi, bizlerde buradaki buluşlarla birçok güzel eseri hayata geçirmişizdir. Roma ve Uzak Doğu kültürlerinde insanlar eskiden topluca, yan yana çatur çutur sesler arasında tuvaletlerini yapmaktan çekinmezlermiş ve buralarda ülkeleri için yetkililer, önemli kararları alırlarmış birbirine karışan  kokular ve sesler arasında!  

         Japonya banyoda ellerini yıkadıkları suyu klozete aktararak yılda üç milyon metreküp suyu tasarruf etmenin yollarını bulmuş bir ülke. Biz ise temiz suyla göndermeye devam ediyoruz. Modern dünyanın bu israfına karşı bir yöntemi de Çinliler bulmuş. Bu dübür sesini sifonla bastırmak için akıllı telefonlardan sifon ve benzeri sesleri çıkartılıyormuş. Yani bir AVM’nin tuvaletine girdiniz ve mideniz bozuk. Sizi dışarıda bekleyen bir arkadaşınız veya çıkarken utanmamak adına istem dışı çıkarabileceğiniz sesler yerine telefonunuzu açıp ona sifon sesi veya ona benzer bir ses düzeni dinleterek kendinizi kurtarıyorsunuz. İyi yöntem! Aman farklı seslere dikkat!

         Bir de her kullanımdan sonra Thirst Flusher programı, sizin ne kadar su tasarrufunda bulunduğunuzu belirliyormuş.

         Bakalım daha neler göreceğiz şu yapay zekânın hızla yol aldığı dünyada…

Ertuğrul ERDOĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir