Yılmaz Güney Afişi’nin Başına Gelenler

Babam Hasan Erdoğan’ın 1968 yılında kurduğu Doğan Yayınevi’miz, Ankara Cebeci’deki Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yanındaki Acun Sokağının küçük bir dükkanında  faaliyete geçmişti.

IMG-20170119-WA0001

Yayınevimizin ilk kitabı,  SBF’nin Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Tükkaya Ataöv’ün “Amerikan Emperyalizminin Doğuşu!” idi. Bu kitap çıktığında vitrinimizin her yanını kaplamıştı. Babam ve kardeşlerimle birlikte gecenin geç saatlerine kadar dükkanda kalıp,  raflarda seyrek görünen kitapların tozunu alırdık, İstanbul’dan sipariş edilen kırtasiye malzemelerinin bulunduğu koliler ambarla gelince bayram ederdik. Sanki çocukluğumuza sunulan bir hediye gibiydi. Babamın açtığı kolilerden çıkan oyuncak türü kalemtıraşlara hayran kalırdık. Seçtiklerimden bazılarını  ertesi günü okula götürür, arkadaşlarımla paylaşırdım.

imm-2016-05-27-12-44-13-49-jpg-1464342379

Acun sokağı hareketliydi…

Kafası kel, boynunda beyaz ama kirlenmiş bir bez ve pala bıyıklarıyla gazel okuyan altmışını aşkın bir amca, sokağa girdiğinde çocukları etrafına toplamasını bilirdi. Gazelini bitirdiğinde limona batırılan rengarenk macunlarından alırdık. Yine kafasına yerleştirdiği küçük tezgahını dükkanımızın önüne kuran bir başka amcadan aldığımız leblebi tozuyla ağzımızı burnumuzu toz içinde bırakarak gülüşürken, misketlerin o büyülü dünyasında kaybolurduk. Komşumuz terzi Haydar Amca ilginç bir adamdı. Onu nasıl hatırlarım? Bir saniye gözlerimi bir kapatayım. Evet, anımsadım, saçları siyah beyazdı. Oranları eşitti. Parlaktı, sanırım briyantin kullanıyordu. Yüzü tıpkı Clack Gable gibiydi. Pantolonu jilet gibi ütülü, ayakkabıları ise parlak rugandı. Onu ne zaman görsem, “Dahdiri Dahdiri dah… dah…” gibi bir tekerleme söylerdi. Artık ne anlama geliyorsa… Merak edip neden sormadım ki? Onu hep dükkanının pencere kenarında elbise dikerken görürdüm. İşte o dükkanın hemen  yanında toprak bir alan vardı. Vardı derken, aklınıza öyle kocaman bir arsa gelmesin. Çiçeklerin boydan boya dizili olduğu küçük bir toprak alandı. Burada kuyu kazıp misket oynamak bize yetiyordu.

100_1911

Biz, bu tür oyunları oynarken  mahallenin gençleriyle çoğunluğu taşradan gelen  fakültenin öğrencileri ise yan apartmandaki düğün salonunun üstündeki genişçe bir kahvehanede; bir taraftan sohbet ederlerken, bir taraftan da tavla, bilardo ve okey oynarlardı. Birkaç gösterişli motorlarıyla gelen, briyantin saçlı, meşin ceket ve pantolonlu batı özentisi gençler ise müzik dolabından seçtikleri plakların nameleriyle eğlenirlerdi.

Yıllar ilerledikçe, yayınevimizin çıkardığı kitaplar da çoğalıyordu. Fikret Otyam, Adam Şenel, Kurthan Fişek, İsmail Beşikçi, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Simone  De Beauvoir gibi yazarların kitapları depomuza sığmıyordu. Babam,  SBF’nin karşısındaki Cemal Gürsel Caddesi’nde tuttuğu geniş bir dükkana taşınmıştık. On binlerin özgürce yürüdüğü, polisin ise yürüyenlerin kenarında kortej yaparak eşlik ettiği caddedeydik artık. O yıllarda bu cadde de kimler yürümedi ki? Sağcısı, solcusu, Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’lı artistler, hatta küçücük çocukları bile yürüyüşlerine alet etmişti o yılların siyasetçileri!  Bir yürümeyen futbolculardı (!) SBF ve Hukuk Fakültelerinin arasındaki sokakta başlayıp, daha sonra caddeye taşan öğrenci olaylarına müdahil olan polisler, coplarını çıkardıklarında ortalık bir anda savaş alanına dönerdi. Atılan taşlardan çevredeki dükkanlar da nasiplenirdi. Bir çok dükkanın aynı anda indirdikleri kepenk sesleri ortalığı inletirdi. Bizde indirdiğimiz kepenkle müşterimizle birlikte dükkanda kalır, kepenk arasından göz ucuyla kontrol ederek olayların bitmesini beklerdik.

Bu dükkanımız da kitaplarla dolmuştu. Peş peşe bastığımız yayınlara da artık büyük bir depo gerekiyordu. Dükkanımızın altındaki bir apartman genişliğindeki  depoyu kiraladık. Daha sonra buranın yarısına, içinde bir dizgi, iki baskı, dikiş ve kesim makineleri olan  matbaa açmıştık. O dönemlerde  her bir kitap beş veya on bin adet basılıyordu. Her taraftaki kitapçılara buradan gidiyordu koli koli kitaplar.

O yıllarda yayınevimize kimler gelmiyordu ki… Özellikle “Kızılkuğu” , “Bıyıklar Konuşuyor” ve “Ağlasun Ayşafağı” adlı kitaplarını bastığımız Hasan Hüseyin Korkmazgil’i hiç unutamam. Üzerinde siyah beyaz desenli ceketinin içinde kırmızı desenli boğazlı kazağı, pamuksu saçları, siyah gür kaşları altında gülen gözleri ışıl ışıldı. Babamın SBF’nin öğretim üyeleriyle yaptığı sohbetleri dinliyor, gelen müşterilere istediği kitapları paket yapıyor, boş kaldığım zamanlarda da bir köşeye çekilip kitabımı okurdum.  Zaman zamanda futbol oynadığıma kızan babamı birisiyle uzun sohbet ettiğini gördüğümde, arkadaşlarımın yanına kaçıp, topun peşinde koşardım. Ter içinde tekrar yayınevimize döndüğümde içeri girmek öyle kolay değildi. Önce bir ağacın arkasına saklanan tavşan gibi dükkanı gözetlerdim. Baktım, babam sohbette, içeriye bir kaplumbağa yavaşlığında girerdim. Tek başına gördüğümde, kalbim çarpardı. Allah’a dua ederdim ki, birisi içeriye girip onunla sohbet etsin. İşin en zor tarafı da soğuk havalarda beklemekti. Neyse ki, yan komşumuz çiçekçi Hüseyin imdadıma yetişirdi. Yoksa iki saat fırça ve nasihatle beynim darmadağın olma ihtimali yüksekti!

100_1917

Ah o kitaplar neler çekti neler!

Dükkanımıza zaman zaman uğrayan sivil polisler ziyaretçilerimizdi. Artık neredeyse akraba olmuştuk! Onların ellerinde bir jop, bir de liste hiç eksik olmazdı. Bir çırpıda okudukları listeden yasaklı kitapları sorar, elimizde varsa kelepçeleyip, pardon bir paket yapıp tutanakla teslim ederdik! Neyse ki bir kaç kitap sorun olmazdı, ama deponuzda bir kaç bin olursa, işte o zaman yanmıştık! Yanmıştık derken işleme bakın! Gelen tebligat şöyle olurdu, “. Yasaklanan ……. adlı kitabınızı Adliye Merkezimize acilen teslim edilmesi gerekmektedir. İmza mühür.”  İstersen götürme! Önce bir kamyonet tutulacak. Kitaplar paketliyse iyi, değilse, hepsi bir güzel paketlenecek. Sonra kamyonete yüklenecek ve Adliye’ye bir mahkum gibi teslim edilecek!” Bitti mi? Beraat ederse ne ala! Etmez ise uzun yıllar yatacak onlarca kitaplarımız! Beraat ederse bu kez önce yapılan işlemlerin tersi depoya doğru yapılacak. Kitaplar döndüğünde bir acayip kokardı. Sanki içlerine adaletsizlik sinerdi!

100_1925

Kitapçı dükkanında neler satılır Allah’ınızı severseniz! He? Her halde mercimek, nohut veya kuzu eti satılacak değil! Ya kitap, ya kırtasiye, ya da afiş gibi şeyler. İşte o afişlerden bir köşede rulo rulo vardı. İçinde ne ararsanız vardı.  Vietnam Savaşı’nda öldürülen bir askerin acı çeken yüzü ve kurşun yedikten sonra havaya kalkık ellerinin birinde silahlı hali ve üstünde de “Why?”  yani “Niçin?”  yazıyordu. Dikenli telli fotoğraf baskılı afişte ise Ahmet Arif’in,

“Terk etmedi sevdan beni

Aç kaldım, susuz kaldım

Hayın karanlıktı gece

Can garip, can suskun

Can paramparça

Ve ellerim kelepçede

Tütünsüz, uykusuz kaldım

Terk etmedi sevdan beni…”

images (2)

Dizelerinin olduğu şiiri, hemen onun yanında,  Yılmaz Güney’in posteri vardı.  İçlerinden Yılmaz Güney’in olduğu posteri seçip,  vitrinimize astığımda 1974 yılıydı.  Akşam  üstü ve saat altıydı. Hava da kararmıştı. Yayınevimizin içinde birkaç müşteri, Bilgi Yayınları’ndan transfer ettiğimiz Müdürümüz Muzaffer Ağabey, (Bizden ayrıldıktan sonra TBMM. Bütçe Müdürü olmuştu.)  Siyaset sahnemizin unutulmazlarından Millet Partisi Başkanı Osman Bölükbaşı ve yanında birkaç arkadaşı, resmi kıyafetli komiser Ahmet Amcam (Rahmetli oldu. Bir ara Süleyman Demirel’in de korumasıydı.) Bir de yabancı kitapların aracılığını yapan ONK Ajansı’nın yetkilisi babamla sohbetteydi.

Oda ne?  SBF’nin öğretim yılına başladığı günlerde kapının önünde öğrenci kuyruklarını görmüştüm ama, bu akşam öyle böyle bir kalabalık yoktu! Yılmaz Güney’in afişine talipliler, kapının önünde kuyruktaydılar! Hangi birine yetiştireceğim ki? Şaka bir yana babam sohbeti bıraktı, amcam da silahı elinde müşterileri karşılamak zorunda kaldı! Siz deyin iki yüz, ben deyim iki yüz elli kişi!  İçlerinden esmer bir delikanlı kaşları çatık bir halde bıyıklarını da aşağıya doğru sıvazlayıp karşımıza dikildi! Belli ki kalabalığın lideriydi. Bir taraftan iri tespihini şaklatıyor, diğer taraftan sertçe söyleniyordu,

“Bu posteri hemen kaldıracaksınız!”

images (1)

O an, amcamla babamın göz göze geldiğini gördüm. Babam,  sinirden yüzü kıpkırmızıydı. Zayıf bünyesindeki damarları şakaklarında belirmişti. Hiçbir şey konuşmadan içeri geçti. Amcam, liderle bir şeyler konuştu. Karşıya baktım SBF’nin bahçesinde yüzlerce öğrenci, olup biteni seyrediyordu. Her an olayların başlaması içten bile değildi.  Saatler ilerledikçe bizi tehdit edenler birkaç kişilik gruplar halinde geç vakitlere kadar dükkânımızın çevresinde turladılar. SBF öğrencilerinin de dağılmasından istifade edip karşı caddede lastik yaktılar.  Sanki hareketleri, ‘sözümüzü dinlemezseniz dükkanınızı da böyle yakarız!’ tehdidindeydi.

Babam, masasında sinirleri gergindi. Amcama, “Bunu buradan çıkarmayacaksınız. Gerekirse benim ölüm çıkar ama bu afişi çıkartmayacaksınız!” diyerek inat damarı tutmuştu birkez. Saat gecenin onuna yaklaştığında tehdit edenler hâlâ dağılmamıştı. Müdürümüz Muzaffer Ağabey,  daktiloda birkaç satır tıkırdatarak elime tutuşturduğu şikayet dilekçesini acilen  Cebeci Karakolu’na  teslim etmemi istedi. Zaten yedi yüz veya sekiz yüz metre uzaktaydı. Nerdeyse koşarak gitmiştim. Karakolun kapısına geldiğimde nefes nefeseydim. Kapıda nöbet tutan polise,

“Komiseri görebilir miyim?”

“Hayırdır, ne hakkında?”

“Bir şikayet dilekçesi verecektim…”

Polis elindeki sten tabancayla ‘Geç içeri’ işaretini verince,  ‘Komiser.’ yazan kapıyı tıklattım.  Odaya girdiğimde karşımdaki komiser, filmlerde gördüğüm Hulusi Kentmen tipindeydi. Elimdeki kâğıdı uzatıp bekledim. Yazıyı bitirmesiyle yüzünü buruşturdu. Koltuğunu geriye doğru yasladı. Beyazlaşmış bıyıklarını burkarak konuştu,

“Hiçbir şey olmaz! Hemen dükkanı kapatıp gidin!”

Emir emirdi! Yayınevimize geri geldim. Aynısını babama söyledim. Babam köpürdü.  Amcam, uzun uğraşılardan sonra babamı ancak ikna edebilmişti. Yılmaz Güney’in afişini gün bitimine yakın camdan kaldırdığımızda, kalabalıkta yavaş yavaş dağılmaya başlamış, yaktıkları lastiklerin dumanları da azalmıştı. O gün ‘takip edilebiliriz.’ düşüncesiyle kendi evimiz yerine taksiyle amcamlara  gitmiştik.

Ertesi gün daktilonun başında yine Müdürümüz Muzaffer Ağabey vardı. Birkaç nüshalık yazının birisini Adalet Bakanı’na, diğerini  Başbakan Sadi Irmak adına yazmıştı. Bir yazı da Cumhuriyet Gazetesi’neydi. Birkaç gün sonra hem Adalet Bakanlığından hem de Başbakan Sadi Irmak imzasıyla konunun incelendiği ve Cebeci Polis Karakolundaki görevliler hakkında soruşturma açıldığı belirtilmişti. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazımız da İlhan Selçuk’un köşesinin hemen altında çıkmıştı.

Birkaç gün sonra Adliye’den davet yazısı geldiğinde karakola yazıyı götürmem nedeniyle benim de ifade vermem gerekiyordu. İlk kez savcının karşısına çıkacaktım.  Sabah,  Adliye’ye gittiğimde onu aşkın polis, ifade vermek için  savcı odasının önünde sıradaydı.   İçeri girenler ifadesini verip kızarmış bir suratla dışarı çıkıyordu.

Sonuç mu? Polisler beraat etmişti!

Yılmaz Güney’in posteri ise rulo halinde yerinde alıcısını bekliyordu… Yayınevimiz 12 Eylül darbesi sonrası kapanmıştı. Rahmetli Annem ve Babam, ben askerdeyken depomuzdaki bütün kitapları tek tek yırtmış. Çuvallara doldurulan dört kamyon dolusu kitaplar, SEKA’ya gitmişti. Satırlardaki düşünceler silinmişti… Bembeyaz sayfalar gelecekteki meçhul demokrasiyi bekliyordu…

Ertuğrul Erdoğan

Kasım 2014/Bursa

2 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir