Yırtılan Roman

“Hey! Hey!” diye arkalarından bağırsa da eşinin içinde olduğu bacanağın aracı sokağı dönüp çoktan uzaklaşmıştı gecenin henüz güne başlayan ilk saatlerinde. Yazar, yolcu edip hemen eve girerim düşüncesiyle üzerine herhangi bir kazak veya mont türü giyecek de almamıştı. Yanında ne telefon ne de evin anahtarı vardı. Unutmuştu. Şaşkınca etrafına bakındı, evlerin birçoğu karanlığa gömülmüştü. Telaşlandı. Araç fazla uzağa gitmeden mutlaka telefonla arayıp eşine haber vermesi gerekiyordu. Neyse ki üst komşularının ışıkları yanıyordu. Sevindi. Dış kapıya geldiğinde koşmaktan nefes nefeseydi. Elli metrelik yokuş dilini damağını kurutmuştu. Apartman girişindeki üst komşu ziline “Uyumuş olabilirler.” düşüncesini aklından geçirse de dokundu. Dokunmak zorundaydı, başka çaresi de yoktu. Zira apartmanda seksenlerin ruhu yoktu. Bir süre bekledi. Kapı açıldığında büyük bir gürültü yapmıştı. Ağır kapıyı itekleyip hızla birinci kata yöneldi. Kapı ziline dokunduğunda önünde ayak seslerini işitti. Merceğin ışığı kararınca yazar, kendisini merceğe ortalayıp “Komşu açar mısın?” dediğinde kapı usulca açılmıştı. Komşu uykulu gözlerini ovuşturarak konuştu:

“Hayırdır komşu, iyi misin?”

 “Eşimi yolcu ettim. Anahtarı yanıma almayı unutmuşum. Telefonunuzu kullanabilir miyim?”

Komşu “Tabi ki,”  diyerek, telefonunu getirip verdi. Yazar, tuşlara dokunurken heyecanlıydı. Bir an eşinin telefon numarasının son iki rakamını anımsayamadı. Aracın gittikçe uzaklaştığını düşünerek aklına gelen numaraları tamamlayıp yeşil tuşuna basıp bekledi. Telefon uzun süre çaldı. Yanıt alamayınca “Komşu kusura bakmayın, gece yarısı sizi de rahatsız ettim.” sözü arasında eşi,  nihayet yanıt vermişti. Piyangodan para çıkmışçasına sevindi.

“Efendim aşkım?”

“Dışarıda kaldım, anahtarı unutmuşum.”

“Hemen dönüyoruz. Telefonum sessizdeydi, sosyal medyaya bakarken aradığını gördüm, yoksa epey yol alacaktık.”

Yazar, komşuya teşekkür edip gitmek üzereyken, “İsterseniz eşiniz gelinceye kadar bizde kalın. İki laflarız.” teklifini, ‘rahatsız ederim,’ düşüncesiyle kabul etmeyip dışarı çıktı. Ay bulutların arasına gizlenmişti. Birkaç yavru kedi yan apartmanın uzunca bahçesi arasındaki çalılıklarda miyavlıyorlardı.   Yazar üşümemek için olduğu yerde birkaç kez hareket yaptı.  Köşe başından görünecek araca odaklandı. Aşağıya doğru karşılamak için yürüdü. Hafif meyilli yere geldiğinde park eden bir aracın kımıldadığını gördü. Sokak lambasının sarı ışığı, aracın şoför bölümünü oldukça aydınlatıyordu. Baktı, kimseler yoktu. Yanına gitti,  elini cama gölgelik yaparak arka koltukları inceledi, koltuklar boştu. Hemen arka tarafa geçip sırtını bagaja yüklediğinde, araç durmuştu. Bıraktığında milimlik hareketleri ile kayıyordu. Anlam veremedi, yoksa ufak bir deprem mi harekete geçirmişti? Hafif esen rüzgâr yapar mıydı? Mümkün değil, bu durum eşyanın tabiatına aykırıydı.  Tekrar yüklenip, çevresine bakındı, bir Allah’ın kulu sokaktan geçmiyordu.  Aracın karşısındaki ev villaydı ve uzun zamandır boş ve penceresinde ‘Kiralık’ yazısı vardı. Onun karşısındaki çok katlı iki apartmanın bulunduğu site, bahçesi ve araç park alanı ile uzaktı. Pencerelerden bakanlar olsa bile aracı seçmeleri zordu. Yalnızca bir ev kalıyordu, onun da tek odasında kırmızı bir gece lambası perdeye soluk bir ışık veriyordu.  Oradan bir bakan olsa, “Bu adam aracın yanında ne yapıyor? Yoksa oto hırsızı mı? Acaba polisi arar mıydı?” diye, düşünmeden  edemedi. Polisler gelmiş olsa, ispat etmeye çalıştığında inanırlar mıydı? Bir sürü sorular ve belirsizlik beyninde dolaşıp durdu.  Belki de giysilere bakıp bu saatte deli midir, nedir, diye, sorgulanmak üzere karakola götürürler miydi? Belli olmaz, belki de alırlardı. Gecenin bir yarısı insanları evlerinden almıyorlar mıydı?  Aracı yalnızca irice bir taşın durdurabileceğini düşünerek etrafına bakınıp durdu.  Kapılar açık olabilir miydi? Araca sıkıca tutunarak arka kapıyı yokladı, kilitliydi. Bütün düğmeler gömülmüş bir haldeydi. Bir hamleyle ön kapının kulpunu sıkıca tuttu. El frenine baktı, yukarı doğru belli belirsiz çekilmiş bir haldeydi. “Tutmuyor olabilir.” diye, aracı tutmaya devam etti. Kendi kendine  “Gecenin bir yarısı takoz da olduk ya…” sitemiyle söylenip durdu. Bir Allah’ın kulu inat etmişçesine geçmiyordu. Bekçiler nerelerdeydi? Gece vardiyasından dönen yok muydu? Veya şehirlerarası yolculuk yapıp evlerine dönenler, nerelerdeydi? Duyulan yalnızca hafif esen rüzgâr ve yaprakların hışırdamasıydı. 

 Bacanağın aracı köşeden dönünce, omuz verdiği araçtan ayrılmadı. El ve ayaklarını kaldırarak haber verdiğinde bacanağı fark etmişti.  Pencereden kafasını uzatıp seslendi.

“Hayrola bacanak, ne bu hâl?”

“Hayır, hayır… Sizi beklerken aracın geriye doğru hareket ettiğini gördüm. Bıraksam yola kadar inecekti. Dakikalarca omuz verip duruyorum. Bir taş bul da beni kurtar şu takozluktan!”

Banacağı gülümsemeler arasında çevreden arayıp bulduğu irice bir taşı getirip aracın arka tekerleğine yerleştirdi. Eşi ve ablası da gülümsüyordu. Anahtarı teslim edip tekrar vedalaştıklarında aracın arkasında oturan eşi, uzaklaşıncaya kadar el salladı. Aracın stop lambaları sokağın nemine ışıklarını bırakarak köşeyi döndüğünde kaybolmuştu.   

Yazar eve girince yaşadıklarına inanamadı. Söndürdüğü çayın altını tekrar yaktı. Odasına geçip bilgisayarda yarım bıraktığı romanına bir süre daha devam etti. Çay demlenmişti, içtiği iki bardaktan sonra ilikleri de ısınmıştı. Yazdığı romanın kahramanlarından  Yaşar, İzmirliydi. Tıp Fakültesinde okurken peşinden koştuğu Nergis ise Diyarbakırlıydı.  İkisi de Dicle Üniversitesinden doktor çıktıklarında aynı hastanede göreve başlamışlardı. Nergis Jinekolog olurken, Yaşar ise dâhiliye doktoru olmuştu. Evlenmeye karar verdiklerinde Yaşar’ın katı ve kuralcı annesi, terör ve farklı kültürü bahane ederek evliliklerine şiddetle karşı çıkacaktı. Sur’da operasyonlar devam ediyordu…

Yazarın gözleri ağırlaşmak üzereyken yazdıklarını flash bellek’e yükledi. Bir keresinde yüklemeyi unutmuş ve yazdıkları bilgisayardan uçup gitmişti. Bilgisayar uzmanı tanıdıklarını çağırsa da yazıyı getirmeyi başaramamışlardı. Giden altmış sayfanın ardından bir süre gözyaşları dökmüştü. Flash Belleği bilgisayar kasasından çıkartıp yatağına geçti. Yattığında saat 03.20’yi gösteriyordu. Bir süre yarın yazacaklarını kurguladı.   Romanın sonları da yaklaşıyordu. Yarın Yaşar’ın annesi iktidara yakın tanıdıklarını devreye sokturup tayin yolu ile oğlunu İzmir’e getirtecek ve burada zengin bir kızla nişan yapacaktı.  Yaşar bunalıma girmeli ve odasına kapanmalıydı. İntihar etmeli mi yoksa etmemeli miydi?  Kurgularla boğuşurken uyuya kalmıştı.

Sabah telefonu çalınca yarım göz ucuyla baktı, Almanya’ya ablasının yanına tatile giden eşiydi.  

“Aşkım, oğlum aradı, durumu iyi değilmiş, ateşi yükselmiş. Ben burada ne yapacağımı bilemiyorum. Keşke yanında olsaydım, tüh!”

“Sakin ol, bir de sen hastalanma!”

“Hemen gitsen iyi olur.”

“Tamam, birazdan yola çıkarım. Merak etme sen, çabuk iyileştiririm oğlumuzu.”

“Giderken ateş ölçer ve evdeki ateş düşürücü ve gıdalı yiyecekler al.”

“Sen merak etme aşkım.”

Yazar telefonu kapattıktan sonra oğlunu aradı.

“Oğlum neden bana haber vermedin? Annen uzakta üzülmeseydi.”

“Ba-ba… “

“Sesin neden öyle?”

“Kendimi iyi hissetmiyorum. Ateşim çıktı, halsizim ve yataktan çıkamıyorum.”

“Arkadaşın yanında mı?”

“Okula gitti, öğleden sonra saat dörtte gelecek.”

“Yemek filan yiyebiliyor musun?”

“Arkadaş bir şeyler hazırladı ama yiyecek durumda değilim.”

“Hemen geliyorum…”

“Gerek yoktu… Geçer…”

“Sesin iyi değil, üç saate ordayım.”

            Yazar hemen giyinip küçük bavuluna gerekli eşyalarını yerleştirip aracı ile yola koyuldu.  Telefonun navigasyonunu oğlunun kaldığı üniversiteye yakın mahalleye girdiğinde açtı.  Zili çalıp bir süre bekledi. Oğlunun “Açıyorum baba…” sözleri cılızdı. Oğlu kapıyı açtığında ayakta duracak hali yoktu. Yazar onu tutup yatağına kadar götürdü. Evden getirdiği dereceyi bavuldan çıkartıp ölçtüğünde otuz sekiz dereceye yakındı. Bulduğu bir bezi çeşmede ıslatıp küçüklüğünde yaptığı gibi alnına koydu. Bir başka bezi de bileklerinde gezdirdi. Üstündekileri çıkartıp oğlunu atletle bıraktı. Bir bardak su doldurup kafasına destek yaparak içirdi. Tezgâha geçti,  oldukça dağınıktı. Tencerede kalan makarnalar kurumuştu. Tavanın etrafı yanıktı. Bulaşıkları yıkayıp tezgâhı son bir kez temizledi.  Getirdiği tarhana ile çorba yaptı. İçine bolca sarımsak doğradı. Çorba piştiğinde üzerine nane ve  karabiberi tereyağında karıştırıp ilave etti.  Tabağa koyduğu çorbanın bir süre soğumasını bekleyip oğluna elleriyle içirdi. Tıpkı küçüklüğünde yaptığı gibi… Oğlunun gözlerine baktı, solgundu. Ateşten büzüşen dudakları arasından mırıldandı.

“Babam iyi ki geldin, iyi ki varsın.” sözleri arasında çorba bitmişti.

“Şimdi şu ilacı da içtiğinde terleri nasıl atıp rahatlayacaksın.”

Oğlu ilacını içip gözlerini yummuştu. Yazar sürekli ateşini kontrol ederek ıslatıp getirdiği bezleri alnına, el ve ayak bileklerine koyarak rahatlamasını sağlıyordu. Son kez ateşini ölçtüğünde otuz yedi dereceden az olması oğlunun gözlerini açtırmıştı. Gittikçe ateşi düşüyor ve ayağa kalkacak hâle gelmişti.

“Baba var mısın bir tavlaya? Buraya gelirken en son galip bendim. Rövanşı almak ister misin?”

“Boynuz kulağı geçti desene, iyi öğretmişim, he?”

“Babam benim, senin gölgen yeter, gölgen… Seni çok seviyorum.”

“Ben de seni oğlum…”

Yazar birkaç gün daha kaldığında oğlu okuluna gidip geliyordu. Geldiğinde yemekleri hazır oluyordu. Artık dönme vakti gelmişti. Oğluna harçlığını verip geri döndüğünde arka bahçede onu bekleyen iki kedi miyavlayarak yanına gelmişlerdi. Bavulun etrafında dolanan kedilerin serenatları arasında içeriye girdi.  Mutfağa geçtiğinde kapı önünde bekleyen kediler yemek bekliyorlardı. Yazar, dolaptan aldığı salamın paketini açıp önce siyah beyaz ardından sarı kediye bölüp bölüp verdi. Kediler salamı bitirdiklerinde patilerini temizlerken, yazar üstünü değiştirip ocağa çayı koydu.

Havalar soğuyordu. Aralık ayının sonları yaklaşmış, yılbaşına da üç gün kalmıştı. Kedilere baktı, yalnız değillerdi. Onların tek dertleri yiyecek bulabilmek ve soğuk günleri atlatarak ilkbahara çıkabilmekti. Yazar, apartmanın deposundan uygun bir koli ile hava kabarcıklı naylon buldu. Bir kedinin  girebileceği kadar bir delik açtı. Naylonu çevreleyip koli bandı ile birkaç kez dolandırdı. Ardından eşinin ayırdığı kullanılmayan kazaklardan geniş olanını alıp kutunun üstüne geçirdi. Harika bir yuva olmuştu. Onu balkonun en son kısmına yerleştirip kedilere baktı. İki kedi birlikte içeri girmiyorlardı. Oysaki ikisi de kardeştiler.  Siyah beyaz kedi hep dışarıdaydı, aslında kimseye  yanaşmıyor ve sevilmek istendiğinde dilini dışarı çıkartıp hırçın hırçın geriye kaçıyordu.

Kar taneleri, hava kararmaya başladığında sokak lambasının sarı ışığında görünüp yerlere düşüyordu. Bahçedeki kısa bodur çam ağaçları üstüne düşen kar taneleri ise pırıl pırıl parlıyordu. Bu gece yılbaşıydı. Yazar gündüzden aldığı rakısı dolapta soğuyordu. Hazır aldığı mezeleri de tabaklara yerleştirdi.  Kendine bir masa hazırladı.  Eşinin akrabalarına gitmek istemedi. Bu gece yalnızlığı ile baş başa olmak istedi. Mutfak sıcaktı, kapısını hafifçe araladığında sarı kedi içeri girmiş etrafta dolanıyordu.  Ona pişmiş tavuğun butlarından bir kaçını piknik tabağına bıraktı. Diğer kedi için de hazırlayıp yuvanın yanına bıraktı. Kediler yemeklerini yerken yazar da yemeğine başlamıştı.  Rakısından ilk kadehi içtiğinde yılın bitmesine kırk dakika vardı. Manzara dışarıda harikaydı. Binalardan yansıyan ışıklar, etrafı tablo güzelliği haline getirmişti. Siyah kediye baktı, ortalıkta görünmüyordu. Belli ki yuvaya girmişti. Sarı kedi mutfak kapısından ayrılmadı. Yazar, onu içeri aldı. Birlikte çalışma odasına geçtiler.  Yazar bilgisayarını açıp “Elma Şekeri” adını verdiği roman dosyasını tıkladı. Dünden kurguladıklarını yazdı. Kedi, elbise dolabı önünde bulunan açılıp kapanır koltuk türü sandalyeye geçip kuyruğunu bacaklarına doğru kıvırıp oturdu. Bir süre sonra da içerinin sıcaklığından uyuya kalmıştı.

Roman kahramanı Yaşar, içine kapanmış bir halde odasından hiç çıkmıyordu. Birkaç duble viskisinden alıp en ağır depresyon ilaçları avucuna tek tek boşaltıp içtiğinde komaya girmişti. Babası aşağı kattan birkaç kez bağırsa da yanıt alamayınca oğullarının odasına eşiyle birlikte gittiklerinde, Yaşar yatağında hareketsiz ve ağzından köpükler geliyordu. Babası telefonun tuşlarına zor dokunup ambulans çağırmıştı. Beş dakika sonra Yaşar hastaneye kaldırılmıştı. Annesi de bayılmış, acilde oğluyla birlikte yan yana yatıyorlardı. Yaşar’ın durumu ağırdı. Yoğun bakıma alınmıştı. Nergis, Yaşar’la konuşmamasına rağmen yine de uçağa atlayıp sevgilisinin yanına gitmiş ve yoğun bakımda ellerinden tutarak kulağına sevgi sözcüklerini fısıldayıp hayata döndürmenin yollarını aramıştı. Küçük bir parmak kıpırdatması umut olsa da Yaşar hayatına gözlerini yummuştu. Yazar, daktilonun başından hızla salona gitmiş, hiç tanımadığı kahramanının ölümüne hıçkıra hıçkıra ağlamıştı, tıpkı Dostoyevski gibi. O da bir romanında kahramanını öldürmüş ve kapı çalındığında bakmış, gelen arkadaşıydı.  “Üstat neden ağlıyorsun?” diye, sorduğunda ona, “Kahramanımı biraz önce öldürdüm, ona ağlıyorum.” demişti.

Nergis, sevdiğini toprağa verdikten sonra Diyarbakır’a dönmüş, bir ay sonra Yaşar’ın yıllar önce tatil için gittiği Ege Denizindeki Yunan adası Santorini’ye gitmeye karar verdi. Onun orada kaldığı otelden yer ayırttı. Konuştuğu yıllarda bahsettiği tepeye gitti.  Bir ara kendisini denizin boşluğuna bırakmak istese de annesinin çığlıkları kulaklarını tırmalayınca, vazgeçmişti.  Dönüşte Yaşar’ın evine uğrayıp yatalak annesinin kulaklarına çok anlamlı sözler fısıldayacaktı. Roman bitmişti… Yazar, koltuğunda geriye doğru yaslanıp ellerini ensesine yerleştirdi. Dosyasını flash bellek’e aktardı. İşin zorluğu yeni başlıyordu. Yazdıklarını satır satır okuyup fazla sözcükleri atarak düzeltmelere geçecekti. Ardından yakın bir dost editör bulunup gönderilecekti. Çünkü profesyonel editöre verecek parası yoktu.

Yazar, günlerce roman üstünde çalıştı. İmlaları düzeltirken satırların en okunur haliyle uğraştı. Mail yolu ile gelen düzeltmeleri de tamamladıktan sonra sıra yayınevlerine göndermeye gelmişti.  Yazar, yayınevlerini tıpkı, futbol liglerine benzetti. Ünlü yayınevleri onun için süper lig’di. Onlara ulaşmak ve dosyayı beğendirmek deveye hendek atlatmaktan zordu. Çünkü piyasaya yeni giren bir arkadaşı,  yazdığı kalın bir polisiye roman dosyasını ünlü bir yayınevine göndermiş ve aldığı yanıtta, “Biz yazarın eserinden önce onun ünlü olup olmadığına bakıyoruz.” demişlerdi. Ünlü yayınevlerinin ortak yanıtları genelde, “Dosyanızın incelenmesi bir kaç ay alabilir.” şeklindeydi. Daha sonra gelen yanıtlarda, “Eseriniz incelenmiş olup, yayın politikamıza uymamaktadır. Bundan sonraki eserlerinizde başarılar dileriz. Saygılarımızla / İmza.” Bir başkası, “Biz kendi yazarlarımız ile çalışacağız.” şeklinde oluyordu. Yazar, gelen yanıtlara üzülse de edebiyatta yılgınlığa yer olmadığını, zira tarihte birçok ünlü yazar bu yollardan geçtiğini düşünerek çalışmalarına devam ediyordu. Adını duymadığı yayınevlerinden gelen basım tekliflerinin birçoğu da ya beş- on kitap vermek ile ikinci baskıda telif verme şeklindeydi. Birçoğu da para karşılığında basmayı istemeleriydi. Onları da kabul etmeyip dosyasını bilgisayarda saklamayı yeğledi.   

Yazar, sabah erkenden uyandı. Haftalık köşe yazısını yazıp sürekli yazdığı siteye gönderdi. Telefonu mutfakta çalınca koşup açtı.

“Hayatım iyi misin? Bugün seni rüyamda gördüm.”

“İyiyim hayatım.  Hayırdır nasıl bir rüyaydı?”

“Neyse boş ver… İyi misin?”

“İyiyim dedim ya… Kediler yalnızlığıma ortak oluyor. Siyah olanı hiç yaklaşmıyor ama sarı olanı benimle birlikte. Kerata tam bir oyuncu. Yazı yazarken tepemde geziniyor. Geceleri benimle kalıyor. Sabah saat beşte sanırım tuvaleti gelmiş olacak ki, uyurken bana dokunuyor. Ben de dışarı çıkartıyorum. Akıllı namussuz!”

“Onları çok özledim. Yuva yapmışsın, sevindim. Hiç olmazsa soğuklarda üşümezler. Yemeklerini ihmal etme. Biz de ablamla Berlin’in Kürfirstendamm denilen bir yerine gidiyoruz. Yılbaşı hazırlıkları her tarafta ışıl ışıl… Önceki gelişimizde sen de görmüştün. Ablam kapıda bekliyor, görüşürüz hayatım. Kendine iyi bak.”

“Tamam aşkım, iyi eğlenceler. Beni merak etme. Oğlumuzu da arıyorum. Durumu iyi. Arkadaşı ile şakalaşıp duruyorlarmış. Notları da çok güzel…”

Yazar, telefonu kapatıp çaydanlığın altına su koyarak ocağı yaktı. Buzdolabındaki kahvaltılıkları çıkarttı. Piknik tabaklarına dünden kalan yemekleri koyup kedilerin bulunduğu kutunun önüne bıraktı. Dönüşte salon penceresinden onları seyretti. İkisi de yemeklerini sorunsuzca yiyorlardı.  Kapta suları azalmıştı. Gidip suyu ılıklaştırdı. Siyah kedi uzun süre içip yuvasına girdi. Sarı kedi, kapının önünde, “Kapıyı açar mısın?” dercesine patileriyle kapıya yükleniyordu. Yazar, içeri aldığında saat dokuzu otuz altı geçiyordu. Telefondan You Tube kanalına girerek yandaş olmayan haber kanallarından birisini açtı. Kahvaltısını bitirmek üzereyken telefonu çaldı. Arayan Cengiz Beydi. Onunla bir markette kasa önünde tanışmışlardı. Cengiz Bey, tuhafiye dükkânlarının biraz ileride parkın karşısında olduğunu ve oraya beklediğini söylemişti. Doğaçlama şiir yazıyor, yazdıklarını da okuyordu.  İleri de şiirlerini kitaplaştırmayı düşünüyordu.  Eşi ise yan dükkânlarında hem tuhafiyeye bankerken terzilik de yapıyordu.

“Üstat hemen gelirsen iyi bir hikâye var. Hatırlarsan sana daha önce de bahsetmiştim. Çay da hazır.”

“Sofrayı toplayıp hemen geliyorum.”

Cengiz Bey’in bulunduğu dükkanı parkın karşısındaydı. Dükkânın önü genişti. Buradaki uzunca bir masada gelen dostlar hem çaylarını içiyor hem de sohbetlerini yapıyorlardı. Bazen de komşuların getirdikleri yiyeceklerle ziyafet çekiliyordu.  Gelen gidenleri de çoktu. Dostluk ve misafirperverlikleri, seksenli yıllarının o güzel günlerini anımsatıyordu.

“Selam dostum.”

“Gel bak seni kiminle tanıştıracağım, Bu ağabeyimiz ordudan emekli. Bir kuvöz operasyonu anısı var, tam filmlik. ”

Adam, olayı yaşamış gibi yarım saati aşkın anlatmıştı. İlginç bir hikâyeydi. Adamın prematüre bir çocuğu olmuş. Beyincik ve sırt kısmında iki büyük ur varmış. Bunların mutlaka en kısa sürede ameliyatla alınması gerekiyormuş. Ama o yıllarda söz konusu cihaz hiçbir hastanede yokmuş. Adam, oğlunun tedavileri için gitmediği doktor ve şehir kalmamış. Birkaç kez denen ameliyatlara büyük paralar harcamış ve neyi var neyi yok tüketmiş. Bankalara ve akrabalarına da oldukça borçlanmış. Artık öyle bunalıma girmiş ki, intihar edecek duruma gelince, denemiş ama kurtulmuştu. O cihaz çocukluk arkadaşı tarafından İngiltere’den gönderilip gümrükte beklerken bir şekilde bebeğin kaldığı hastaneye nakledilmiş.  (Onu kurgularla farklılaştırabilirdi.) Yaşantısını da arada anlattığında ortaya ilginç bir romanın çıkacağını beyninde kurgulayan yazar eve geldiğinde o beyaz sayfanın karşısına bir kez daha geçmişti. Gerçi üç çalışması farklı yayınevlerinden ünlü olmasa da para vermeden bastırılmıştı.  Hatta birisinden aldığı iki yüz lira çok önemliydi onun için. Bu dosyasının da ‘Elma Şeker’ roman çalışmasının akıbetine uğrayabileceğini bilerek yine de tuşlara dokundu. Romanın ilk satırları şöyle başlamıştı:

 Planlandığı gibi Sikorsky UH-60’ların motorları öğleye bir saat kala eş zamanlı çalıştırılmıştı. Ardı ardına duran üç Karaşahin’in pervaneleri durmaksızın hızlanıyor, dönerek savurdukları hava ortalığı toz dumana karıştırıyordu. Motorların kulakları tırmalayan gürültüsü saniyeden saniyeye yükselirken söylenenleri duyup anlamamız için bağırarak konuşuyorduk. Ciddi bakışları üzerimizden düşmeyen komutanın, “HAYDİ BAKALIM ÇOCUKLAR!” diye bağırması üzerine harekete geçmiş, her helikoptere beşer kişi atlayıp kapıları sürgülemiştik. Sekiz saattir bekleyip tetikte olduğumuz an nihayet gelmişti ve saniyeler içinde kendimizi gökyüzünde bulduk. Hedefimizde Güçlükonak, Cizre ile Siirt arasında kalan Küpeli Dağı vardı. Aldığımız emir ise, İHA’ların gece yarısı yerlerini tespit ettiği terörist grupları ve yerlerini imha etmekti.

Komutum altında olan komando eri Yusuf, “İnşallah o pislikleri yerlerinde buluruz, Komutanım?” derken koltuğun kemerini bağlamakla müşküldü. “Bir tarafa gitmemişlerdir, değil mi?”

Hemen sağında oturan Bayburtlu Mehmet, “Kıçları ağırdır onların,” dedi dudak kenarından sırıtırken. “Fazla uzaklaşmış olamazlar…”

Karşımda oturan bu gencecik ama barut yutmuş kadar zehir zemberek olan çocukların moralinin yüksek olması iyiydi. En genci yirmi üç, en büyükleri ise yirmi altı yaşındaydı bu beş gencin. Nasıl başarıyorlar bunu diye, düşündüm. Bu kadar zorluklar karşısında şen şakrak görünmeleri, hiçbir koşul ve şartlardan şikâyetçi olmamaları, ölümle dalga geçercesine görevlerini itiraz etmeden yerine getirme arzuları inanılır gibi değildi. Acaba dünya üzerinde vatanı ve bayrağını bu denli sevip bağlı olan başka bir toplum var mıydı?

Başımı salladım Bayburtluyu onaylarcasına. İstihbaratı almamızın üzerinden fazla zaman geçmemişti ve o engebeli arazide fazla uzaklaşmak veya yer değiştirmek kolay olmazdı. “Merak etmeyin,” dedim dinç görünmeye çalışarak. “Bugün her birinize yeterince eğlence çıkacak!”

Hedeflediğimiz bölgeye ulaşmak için gökyüzünde yirmi dakikaya yakın süzülmemiz gerekiyordu. Karaşahin, alçalmak ve inişe geçmek için burnunu aşağı dikmişti ki kokpitten, “FÜZE-E…” diye bağıran gergin bir sesle birdenbire irkildik. Hemen dönüp camdan baktım. Üzerimize yaklaşan lanet olası şey güdümlü bir füzeydi ve hedefinde biz vardık. Durumu bizden önce fark etmiş olan Pilot Binbaşı, helikopteri birdenbire yan yatırıp burnunu havaya dikti. Ne olduğunu anlamamıza fırsat kalmadan UH-60’ın içinde ipleri çekilen kukla bebekler gibi sarsılmaya, sağa sola savrulmaya, baş aşağı dönmeye başladık. Füze her an hedefini bulacak, hepimiz paramparça olacaktık. Karaşahin’in pervaneleri tam gaz dönüyordu ki kuyruk ucunda işittiğimiz bir gürültüyle irkildik ama bir patlama gerçekleşmemiş, füzenin hedefinden kurtulmayı kıl payı başarmıştık. Planlanan noktaya inmeden, operasyonu başarıyla tamamlamadan kimseye kolay pabuç bırakacak değildik ama tepe aşağı yatan helikopteri toparlamak kolay olmayacağa benziyordu. Bizi ıskaladığını sandığımız kahrolası füzenin helikopterin kuyruk pervanesini dağıtmış olduğunu daha sonra öğrenecektik. Eksenimizde hızla dönerek yalpalıyor, irtifa kaybediyor, Karaşahin’i doğrultmak mümkün olmuyordu. Soğukkanlılığını koruyan Pilot Binbaşı, “Merak etmeyin arkadaşlar,” diye bize doğru bağırdı. “Varsa kaderimizde verecek bir canımız, veririz…” dedi. “Ama bugün birkaç pisliğin canına okumadan ölmek yok bize…”

Yazar yatağına uzandığında kedi de yanına kıvrılmıştı. Kurgular beyninde dolaşmaya başlamıştı. Kahramanı Doğu’da görev yaptıktan sonra Almanya NATO Üssünde görevlendirilebilirdi. Eşi hamile olabilir ve orada aynı site içindeki arkadaşının Alman komşusu bir kadın ona ilgi gösterebilirdi.  Karısını doğum için Türkiye’ye annelerinin yanına gönderebilirdi. Mezun olduğu Askeri okulunda  görev alabilir ve bebeğinin tedavisi için yıllar öne öğrendiği köftecilik mesleğini icra etmek için bir el arabası alıp bir Başçavuşun oğluna emanet ederek çalışabilirdi. Bebeğine lazım olacak kuvöz cihazını İngiltere’den getirtebilirdi. Ama gümrükten onu o kadar borç içinde nasıl alacaktı? Bir formül bulunmalıydı… Kurgular deli gibiydi…

Romanın kurgularını düşünürken Elma Şekeri romanını sıkı bir okuruna e-mailden gönderdi. Bir hafta sonra mesajına düşen bir yazıda okuru, romanı okumaya doyamadığını, kahramanların iç dünyasını biraz daha genişletmesini istemişti. “Kuvöz Operasyonu ”adını verdiği çalışmayı yarıda bırakıp “Elma Şekeri” roman çalışmasındaki karakterlerin dünyalarını biraz daha genişletip yazıcıdan tümünü yazdırmıştı. Salona geçip bir okur gibi okudu. İmla yanlışlarını kırmızı kalemle yanlarına yazdı. Daha sonra onları bilgisayarda düzenleyip bu kez bilgisayar üzerinden romanı bir kez daha okudu. Ufak tefek çıkan hataları da düzeltti. Yazar biliyordu ki, eserin mutlaka bir profesyonel editör tarafından düzeltilmesinin gerektiğini… Ama nasıl?

Yazar geceye doğru e-maillerini kontrol etti. Bir yayınevinin “Elma Şekeri” romanı için olumsuz yazısını görünce üzüldü. Sinirinden biraz önce düzeltmelerini yaptığı kâğıtları alıp birkaç parçaya ayırarak bir poşet içine yerleştirdi. Aslında bütün çalışmalarını alıp şehrin bir meydanında gazetecileri de çağırıp yakarak yayınevlerini protesto etmeyi düşünüyordu. Aklına Nıetzsche’nin kendi parası ile bastırdığı ve kitapçılarda satılmayan kitabını sinirlenip geri toplattığı,  yine bir İrlandalı bir yazarın otuz altı yıl önce gönderdiği bir çalışmasına olumsuz dönüş yaptıktan sonra yazarın bir gün meşhur olduğunu duymaları ve yayınevini taşınırken o çalışmasını bir köşede bulduklarında basmak istemelerini yazara bildirdiklerinde, yazar bunu kabul etmediği,  aklına gelince, değmeyeceğini düşündü.  Nasıl olsa yazarların ölünce kıymete bineceğini biliyordu. Ama kendisi görmedikten sonra! Acaba yayınevlerini meşhur yazarlar ipotek altına mı almışlardı? Veya yazarlar arasında torpil ve önermeler oluyor muydu? Tıpkı sinema sektöründe olduğu gibi!

Yazar evde çöpleri ayrıştırıyordu. Yağları bile ayrı bir kavanoz içinde toplayıp geri dönüşümcülere teslim ediyordu. Bir öğlen üzeri karton, cam v.s. dolu büyükçe poşetin üstüne yırttığı roman sayfalarını da bırakıp torbayı bağladı.  Evin önündeki çöplüğün kenarına bırakmak için dışarı çıktı. Kediler de peşinden geldi. Hatta mahallenin bütün kedileri de toplanmıştı, yemek bırakacak diye.  Yazar gidince kediler torbayı didiklemişlerdi. Kenarından taşan roman sayfaları yere düşmüştü. Yiyecek olmadığını düşünen kediler dağılmışlardı. Yoldan geçen ünlü bir yayınevi editörü “Elma Şekeri  / Roman” yazısını görünce durdu. Poşete yaklaşıp yerdeki üzeri kırmızı kalemle yapılmış düzeltmeleri olan birkaç sayfayı alıp inceledi. Tesadüf giriş sayfasının yarısı okunuyordu. Çömelip okudu. İlgisini çekti. Poşetin düğümünden çözüp yırtılmış sayfaların hepsini alıp çantasına yerleştirdi. Eve geldiğinde bütün parçaları sayfa numarası ve harfler bağlantısında birleştirip yapıştırdı. Önce romanın ismini değiştirdi. Bilgisayarın başına oturup romanın kahramanları ile kurgularını farklılaştırıp yayınevine getirdi. Çalışma basıma hazırdı. Kitap piyasaya çıktığında raflardaki yerini almış ve çok satanlar arasına karışmıştı.

Yazar “Kuvöz Operasyonu” adını verdiği çalışmasına devam ediyordu…

Ertuğrul ERDOĞAN

Yirmidörtaralıkikibinyirmi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir