Yürümekle Yollar Aşınmaz

Ne güzeldi iki katlı beyaz badanalı evimiz…  Küçüklüğümde odalarını  dev,  bahçemizi de  derya gibi zannederdim. Biraz ilerimizde  komşumuz Bedialar, arka tarafta Karabulutlar lakaplı Hasanlarla bahçelerimizdeki kiraz ağaçlarının en tepesine çıkar, kulağımıza taktığımız kirazlara bakışıp gülüşürdük. Yaşama yüksekten bakmak çok hoştu… Yaz ayını bir başka özlerdik. Bahçemizde büyük variller vardı. Onların içine girer, sonra da yere uzanıp şaşkın ördekler gibi kurulanırdık.

O zamanlar yaratıcıydık. Oyuncaklar günümüz oyuncaklarına benzemezdi.  Telden araba yapmak, tahta ve rulman tekerleğinden yaptığımız ve adına tornet denilen oyuncaklara  binerdik. ‘Müsamere’ sözcüğünü yazdığımda yeni nesilden okuyanların bir şey anlamadığını, google’a giriş yaptıklarını veya büyüklerine sorduklarını görür gibiyim.  Müsamere; arkadaşlarımızla bir araya gelip eğlenmekti. O gün, boş kolonya şişesinin içine su doldurup, içine de gökkuşağı rengindeki gramofon kağıtlarını bıraktığımızda ortaya çıkan o muhteşem renk cümbüşündeki kolonyayı güya misafir arkadaşlarımıza dökerdik. Anlayacağınız bir nevi kadınların bir araya gelip pasta böreklerle tıkıştığı ve en sonunda bir torbanın içinde altın kurasını çektikleri gün gibiydi. Ama aramızda tek fark vardı. O da, bizde maddiyat yoktu!  Doktorculuk oyunu ise kaçamak oynadığımız ilginç bir oyundu. Onunla cinselliği tanıdık. Mahallemize uğrayan incik boncuk satanların peşine sümüklerimizin akmasına aldırış etmeden koşuşturur, onların kovalamasını oyun zannedip kaçışırdık. Destan satanlar ise ellerindeki megafonla basılmış mistik yazılanları okurdu. Öyle içli okurlardı ki, dinlerken ağlamayan kalmazdı. Satıcı, gözyaşları arasında yirmi beş kuruşları toplardı.

Çok hoştu gecekonduda yaşam! Özgürlük ve yaratıcılık demekti. Bir kere  sıkışmış binalar arasında oynamıyorduk.  Hatta şimdilerdeki gibi evlere kapanıp bilgisayarlar başında uyuklamıyorduk! Boş arazilerde ayakkabılarımız çamurda kala çıka oynar. Düştüğümüzde ise her tarafımız çamur içinde kalır,  kimse kimseyi tanımazdı.

Okulumuzun yolları yazın tozlu,  yağmurlu havalarda ise çamurluydu. O balçıklı çamurlara saplanarak okula gitmek ve sınıfa girmek kolay değildi. Namussuz çamurlar ayakkabılarımıza  sülük gibi yapışıp, bir türlü bırakmazdı. Kıyıda köşede bulduğumuz kıymık parçasıyla ayakkabıdaki çamurları siler, öyle girerdik sınıfa.  Yaz başkaydı. Araçların tozuna yine de razı olurduk.

Evimizin arkasını çok severdim. Orası bizim başka bir dünyamızdı. Aynı zamanda  kiraz ağaçlarının yaptığı gölgelikti. Beş taş ve tuğla parçalarıyla çizdiğimiz cız oyununu burada öğrenmiştik.  Burada kız arkadaşlarımızla evcilik oynar, büyüklüğümüzün ve hayatımızın temelini o zamanlar atardık! Çocukluk aşkımdı sümüklü, beyaz tenli, kısa sarı saçlı Betül. Bütün iltifatları ona yağdırır, o da kafasını omuzlarına düşürüp mahcubiyetiyle bana gülümseyerek şımarırdı. Ona, tahtanın üzerine çaktığımız çivilere kümes tellerini gerdirerek saz, sonrada etrafında serenat yapardım.  Bisiklet nedir bilmezdim ama komşumuzun çilli kızına Almanya’dan gönderilen patenle evimizin etrafındaki kırçıllı betonda kayarak eğlenirdik. Pencerelerimiz demirden korumalı ve boyasızdı. İşte bu pencerenin önünde  ‘Tarzan’ adını verdiğimiz köpeğimiz kalın zincirine bağlı yatardı. Babam zaman zaman bizi sırtına bindirip gezdirirdi. O yıllarda o köpek bana bir eşek büyüklüğünde gelirdi.

Şimdilerde, hangi çocuk o yaz gecelerinin tatlı sıcağında ayışığı ve yıldızların cıvıl cıvıl olduğu gökyüzünün altında sinema seyretme şansına sahip olmuştur?  Bir başka olurdu açık hava sinemaları… On beş dakika aralarını iple çekerdik. Babamın aldığı ardı ardına patlayan gazoz şişelerinin asitleri içimizi yakardı. Sinema salonunun sandalyeleri tahtadan ve tellerle birbirine bağlı uzuncaydı.  Sandalye altındaki en güzel taşları ‘beş taş’ oynamak için toplardık. Sigara dumanları arasında ‘Ezo Gelin’in yerdeki sürünmelerini seyreder,  Yıldıray Çınar’ın yanık türkülerini dinler, kötüleri yuhalar, kahramanları da alkış yağmuruna tutardık.

Gecekondu da komşuluk ilişkileri farklıydı. Oyunlarımız gündüzlere sığmaz, bazı geceler, kâh Karabulut amcalara, bazı gecelerde, şişman Meliha teyzelere gidilirdi. Diğer gecelerde ise evimizin geniş balkonunda çaydanlığın fokurdayan sesiyle büyüklerimizin sohbetlerini dinlerdik.  Yemek ve börekler paylaşılırdı. Dolu gelen tabaklar, boş olarak geri gönderilmezdi. Kışa hep birlikte hazırlanılırdı. Odun ve kömürlerin yüküne birlikte el atılırdı.  Yazın, salçanın en koyusu, tarhananın en lezzetlisi hazırlanırdı. Gecenin karanlığına ve bahçemizde dolaşan böcek ve kurbağaların vıraklamalarına aldırış etmeden saklambaç oynayarak enerjimizin doruklarına ulaşırdık. Bedenimiz yorgun düştüğünde,  bir kedi kıvrımında olduğumuz yerde uyuyakalırdık.

Banyoların küvet ve alafrangasını bilmezdik. Yaz aylarında bahçelerimizde  geniş teneke leğenin içinde tüm çıplaklığımızla sabun köpüklerini balon zannedip oynardık. Leğenin içinde yaramazlığımız uzayınca annemizin şakadan vurduğu şaplağını kıçımızda hissederek paklanırdık.

Ah Annem ve Babam!  Hayat sizleri nasıl da yormuştu… Orta Anadolu’nun bir kasabasının  tozlu yollarından ve umut yeşermeyen beklentilerinden uzaklaşıp şehrin geleceğine gitmek isteyen babam… 1950’li yılların başında yeni evlenip annemle birlikte insan kalabalığı yanında tavuk, yumurta ve  ter kokan eski bir minibüse bindiklerinde gelecekten yine de umutluydular. Garaja indiklerinde çevrelerine ürkekçe baktılar. Sırtladıkları eşyalarıyla birlikte umuda el ele verip  kendilerini bekleyen akrabalarının evine yürüyerek gittiler. Gittikleri yer dağın tepesiydi.  Yolları uzun ve yokuştu. Adımlar gidildikçe aşağıda gördükleri  evler küçülüyordu. Annem yorulan bedenini bir çeşme başında  soluklandırmak istediğinde babama,

“Bey biz nerelere geldik?”

“Buraya Altındağ diyorlar.  Baksana herkes evlerini yamaçlara yapmış. Kardeşinin bize tuttuğu evde bayağı zirveye yakınmış. Ha gayret!”

İki sevdalı kan ter içinde kalmışlar. Kiraladıkları derme çatma evin odasına girdiklerinde kaya onları, zorlu hayata hoş geldinizle karşılamış! Babam, yere serdikleri kilimin yanına, biriktirdiğiyle gerekli bir kaç eşya almış. Almış derken, çaydanlık, leğen, bardak vs. Aldıkları çaydanlığın içinde sabahları çay, akşamları ise  patatesi kaynatıp öyle karınlarını doyurmuşlar.  Gecenin hain ayazında yattıkları yatak ince ve sertmiş. Yere serdikleri kilimi pencerenin çatlağından sızan soğuk havalarda yorganlarına destek olarak örtmüşler.

Babam, ertesi gün,  iş aramaya koyulmuş. 1950’li yıllarda işe girmek için ne sınav ne de umutsuzluk varmış.  Uzun sürmemiş. Yıllarca işe gidip gelmekten inip çıktığı yokuş bir gün canına tek etmiş. Artık bu rutubetli ve odanın içinde kaya dekoru görünen bu evde oturmak istememişler. Şehrin, uzak varoşlarını dolaşmışlar. Uygun bir yer tespit edince, inşaat malzemeleri almışlar. Zabıtalardan korunmak için perdeler çekilerek bir katlı evi yapmışlar. Bir gece aniden bastıran sel evlerini vurunca  neleri var neleri yok heba olmuş. Canlarını zor kurtarmışlar. Kurtarabildikleri eşyalarını alıp başka bir mekan seçmişler. Bu evlerini bu kez iki katlı yapmışlar. Beyaz badanalı evin bahçesini ağaçlarla donatmışlar. En fazla da kiraz ağacı olmuş. Belki de annem kirazı çok seviyordu…  Onun tepesine çıkan çocuklarının kulaklarına taktıkları kirazları gördükçe mutlu oluyorlardı. Babam, çok çalışkandı. Boş durmayı sevmezdi. Aynı zamanda girişimci bir ruha sahipti.  Bahçemizdeki kapalı alanda tavuklar üretti. Kardeşlerim doğdukça tavukçuluğu bırakıp küçük bir manav açtı. Eşeğe yüklenen sebze ve meyveyi uzaklara götürüp sattı. Geceler gündüze emekle yoğruldu. Babam,  ‘maaşı fazla’ diye başka bir kuruma sınavsız geçtiğinde 1960 ihtilali de çoktan olmuştu.

Çocukluğumun sünnet düğünü, unutamadığım, ağlamam ve gülmelerimdi… Bahçemizin genişliği bizlere onlarca komşumuzu bir arada görebilmenin keyfini yaşattı. Babamın getirttiği saz heyeti harikaydı. Kesilen tavuk ve kazan dolusu pilav, bir bölüğü doyuracak kadardı.  Belki de bana öyle gelmişti.  Limonatanın uzun, sarı ve etrafı kırçıllı bardaktaki tadıysa hoştu. Gelen hediyeler uzaktan kumandalı olmasa da, çok yakın ve sıcaktı.

Mahallemizdeki cinayet haberleri nasıl oluyor da ertesi günü destanlara konu oluyordu çözemiyordum!  Yeter ki bir evin önü kalabalık olmasın,  hemen  ‘nelerin olup bittiğini’ öğrenmek için, polis araçlarının yanıp sönen mavi ve kırmızı renkli ışıklarının arkasından koşardık. Mahallemizdeki erkeklerin birçoğu kendisine göre kabadayıydı. Ciğerci Halil Amca da tıpkı böyle birisiydi.  Türk filmlerinin kötü karakter oyuncularına benzerdi. Kel kafasında yağdan parlamış kasketi ve meşin yeleği üstünden hiç eksik olmazdı. Omuzları dar,  aşağıya doğru sarkmış göbeğiyle şişmandı. Ablak suratı ise katil görünümlüydü. Sağı solu yamalı pantolonuyla komşumuz, Ciğerci Halil Amcanın karısına sinirlenip kulaklarını doğradığı haberini duyunca,  bir daha onların evlerinin önünden geçmek cesaretini kendimde bulamadım.

Mahallemiz, 1965 yıllarında şehrin güneyine düşen ve henüz sık olmayan tek katlı evleriyle yeni oluşan gecekondu mahallesiydi.  Sokaklarımızda asfalt yoktu ama seçim zamanı olsa gerek siyasi partilerin at ve altı oklu bayrakları her tarafı süslerdi. Çevremizdeki boş arazilere  yapılan evler mantar gibi çoğalıyordu. Sabah kalktığımızda yeni bir komşumuzla tanışırdık. Evlerimizin etrafı şantiye gibiydi. Taş, kum, kerpiç, harç ve su varillerinin yanı başındaki kazma kürek seslerine kulak verirdik.  Harçlar duvarlara yapıştırılırken, zabıtalardan korunmak için örtüler gerilirdi.   İçme suyu, en büyük sorundu ki,  babam,  at arabasıyla su satan Ali Amcanın teneke suyunu alırdı. Sucu amcamız, bizden birisiydi. Esmer, gözleri içine gömülmüş yeşil ve çakmak çakmaktı. Avurtlarının çöküklüğü çok sigara içmesinden belliydi. Kararmış ensesi bana ilginç ve komik gelirdi. Tıpkı fil derisi gibi tırtıklıydı. Babamla sohbetinde yer minderine oturur, bacağının birisini uzatıp diğerini karnına doğru çekerek dizinin üstüne koyduğu çayını dökmeden içerdi. En sevdiğim komşumuz akranım Bedialardı.  Onun ablası Fahriye  Ablayı hep beyaz üstünde siyah puantiyeli ve japone kollu bir elbisesiyle anımsarım. Diğer ablası ise uzun eteğini üstünden hiç çıkartmayan Nesrin’di. Tombul yanaklarımı sıkarak canımı acıtırcasına çok severlerdi. Babası, evin her tarafını siyah beyaz renkle donatmıştı. Tenekedeki çiçeklerin bol olduğu pencere önünde beyaz atletinin arasından fışkıran beyaz kıllarına ve mavi pijamasına rağmen siyah beyaza boyadığı radyosunda Beşiktaş’ın maçlarını heyecanla dinlerdi. Hızlı hızlı konuşan spikerin söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.  Tek anladığım  “Gooooool..!” sesine Ahmet amcanın havalara sıçramasıydı.

Ramis Amcamın evi bize biraz uzak olsa da haftanın belli günlerinde onlarda olurduk. Oğlu, Seyfettin Ağabeyin bana kızak ve değişik oyuncaklar yapmasına sevinirdim.  Küçük kızları Sülün ise oyun arkadaşımdı. Evlerinin açık hava sinemasının hemen yanı başında olması bizim için avantajdı. Çoğu geceler evlerinin önüne kurulan çardakta metal sürahilerinin üstündeki soğuk damlacıkları ve taze ekmeğin çıtırında yemeklerimizi yerdik. Yarım yamalak gördüğümüz perdedeki filmi sarı ampulün etrafında dolaşan böceklerin vızıltılarına aldırış etmeden beleş seyrederdik!  Kırmızı, sarı, beyaz renklerdeki Akşamsefası çiçekleri, açtığında gece boyu kalır, sabah güneşini görür görmez sönerlerdi. Onları öyle görünce üzülürdüm. Bazı geceler eve dönüşlerimizde sokak lambalarının olmayışı bizi ay ışığının aydınlığına mahkum ederdi. Elektriğin kesildiği gecelerini çok severdim. Kesilmeler uzun sürdüğü için lüks lambası evimizin en önemli eşyasıydı. Onun ışığında karanlığın tadını çıkartır, yeni oyunlar keşfederdik. Karanlıktı bizim aile bütünlüğümüzü sağlayan! Toplandığımız odada masal ve fıkra anlatırken kendimizden geçerdik. Karanlıkta radyo dinlemek ise ayrı bir keyifti. Radyo tiyatrosu  vazgeçemediğimiz programlardandı.  Onu dinleyerken yaşamı hayal ederdik. Babamın kullandığı Jop marka jiletini ve Ziraat Bankası reklamları aklımda kalanlardandı.  Arap Bacı ve Orhan Boran’ın skeçlerini ise dört gözle beklerdik.

Ahhh! Meliha Teyzem Ah! Kim bilir şimdi nerelerdesin? Aman Allah’ım o ne kiloydu! Geniş suratının üstünde gülmekten kaybolan küçük gözlerinin afacan görünüşü şakacıydı.  Yatak odalarındaki sarı pirinçli yatağının köşelikleri bana çok ilginç gelirdi. Sarı başlıklarını çıkartıp oynamaya başlayınca beni şakadan altına aldığında o koca bedenden nasıl kurtulacağımı bilemezdim. Çoğu zaman altıma işeyerek kurtulurdum. Katıl katıla gülerken parlayan altın dişleri tıpkı romanları andırırdı.

Gençliğe attığımız ilk adımlardı. Dünya yıkılmış umurumuzda değildi.  Gecekondu serüvenimiz  Ankara Cebeci’deki Süngü Bayırı Sokağı’na taşınmayla son buldu. Kamyonun kasasından yüksek binaları ilk kez görüyordum. Eşyalarımızın bırakıldığı altı katlı sarı binanın mermer tabelasında, yazan ‘Levent”in  ne anlama geldiğini babama sorarak  öğrenmiştim. Apartmanımız, adı gibi uzun boylu ve yeniydi. Oturacağımız altıncı kat, sanki gökle birleşmişti. Aşağıya bakıldığında  insanlar biraz olsun küçüktü. Komşularımız  gecekondudaki gibi sere serpe dağınık değildi. Bir apartman çatısı altında birkaç adım yakındı. Odalarında yürümek cesaret isterdi. Her şey durağandı. Koşmak, gürültü yapmak annemin uyarısıyla yasaklanmıştı. Eşyalarımızın yerleştirilmesiyle, gecekonduda yıllardır üstünde yemeğimizi yediğimiz sarı boyalı tahta masamız balkonda yer bulmuştu. Çekmecesinde sattığımız evin parası saklanmıştı. Babam çalıştığı Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bu kez daha yakındı. Bir saatlik işe gidiş yolu  neredeyse on dakikaya inmişti. Benim balkonlu evlere olan ilgim bu evde de devam etmişti. Orada kendimi daha özgür hissedip gökyüzüyle bütünleşir, geceleri ise yıldızlarla konuşur,  onlara isim takardım. Kendimi tıpkı uçaktaymış gibi hissederdim. Işıldayan Ankara manzarasını kuş bakışı seyreder, uçakların gidiş gelişlerini ilgiyle seyrederdim.

Babamın gecekonduda açmayı düşündüğü kitapçı dükkanımızın faaliyete geçmesi, o köhne masamızın çekmecesinde sakladığımız paraların azalmasından belliydi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yanındaki Acun Sokağı, çocukluğumun yıllardı. Dükkanımız üç katlı apartmanın altında küçük bir dükkandı. Yan komşumuz terziydi. Haydan Amca, siyah beyaz saçları her zaman briyantinliydi.  Amerikan artistlerinden Clack Gable tipinde birisiydi.

Boş dükkânımıza önce raflar yapıldı. Ardından masamızdaki son paralarla kitaplarda gelmişti.  İstanbul’dan gelen kitapların ön yüzlerini raflara yerleştirerek boşlukları doldurulmaya çalıştık. Kolilerden çıkan kırtasiye çeşitlerine heyecanlanırdım. Onları tezgaha özenle yerleştirmek ablam ve benim için büyük bir zevkti. Artık kardeşler olarak dükkânımızın kadrolu elemanları olmuştuk. Ertesi gün okula gidecek olmamıza rağmen gece yarılarına kadar dükkânda dururduk. Sürekli kitaplarla haşır neşir olur kırtasiye malzemeleriyle oynardık. Dükkânımızın yanı başındaki binanın bodrum katı düğün salonuydu. Burada gelin ve damatların o mahçup hallerini izlerken eğlencesiyle bizde coşardık. Özellikle Konya Folklor Ekibi’nin  kaşık oyunu beni mest ederdi. Ekip elemanlarından birisi vardı ki, çok komikti. Altmışını aşkın amcanın avurtlarını balon gibi şişirerek yaptığı komik hareketleri kaçırmamak için programını iple çekerdik. Kim bilir kaç yuvanın temeline şahit olmuştuk.  Düğün salonunun üstündeki geniş kahvenin perdesi yoktu. O günlerin gençleri, şimdiki gençlere hiç benzemiyordu. Kahvenin önüne park ettikleri son model motosikletleri ve meşin derili montların üstündeki metalik süsleriyle oldukça havalıydılar. Müzik dolabından para atarak dinledikleri şarkılar genelde yabancıydı. Sözlerini anlamasam da beni olduğum yerde hareket ettirmeyi başarıyordu.  ‘Doğan  Kitap ve Yayınevi’ adını verdiğimiz dükkanımızın sorumluğu yıllarını PTT’ye verip emekli olan dedemdeydi. Mahir Dedem, beyaz sakalı altında nurlu bir yüzü vardı. Namazlarını dükkânın deposunda kılardı. Dükkânı da bereketli olsun diye, erken açardı.

Babam, çocuk yaşımıza rağmen bizleri geç saatlere kadar dükkânda tutardı. Esnemeler arasında eve döneceğimiz saatleri iple çekerdik. Okulumuzun öğlen olması aslında avantajdı. Dükkânın üstünde oturan Albay’ın oğlu Alp ve yan komşusu gözlüklü Mehmet misket arkadaşımdı. Apartman ara boşluğundaki toprak alanda kuyu açıp üstümüzün kirlenmesine aldırış etmeden misket oyununa dalardım.  Ablamın,  ‘babam çağırıyor çabuk gel! uyarısıyla oyunumun yarım kalmasına sinirlenirdim.  Gecekonduda gördüğüm ıvır zıvır satanlar bu sokağımızdan da geçerdi. Kafasındaki simide benzeyen yuvarlak bez parçasıyla Agop Amca’nın çeşitleri çoktu.  Neler yoktu ki? Çifte kavrulmuş lokum, sarı leblebi, misket, oyuncak tabancalar… Ve daha neler neler…  Aralarında en hoşuma giden,  rengarenk misketlerdi. Onların içinde küçüklüğümün hayalleri gizliydi. Şemsiye şeklindeki baston çikolatayı da unutmak mümkün müydü? Agop Amcanın her gelişinde mutlaka alırdım. Seçerken  surat asmasına aldırış etmezdim. Agop Amca keldi. Boynunda terini sildiği kirden grileşen bir havlu vardı. Kalın kaşları arasından fırlamış uzun kılları, okka gibi bir burun ile kulaklarına kadar uzanan pala bıyıklarının altındaki kalın dudaklarından seslendirdiği gazeli çevresindeki herkesi büyülerdi.  Tornavida ucunda çevrelenen alacalı bulacalı renkteki macunların tahta sap üstüne yerleştirilişini seyretmek yemek de keyifliydi.

Zaman ilerledikçe dükkânımız iyi işliyordu.  İlk günlerde kitapları kapakları görünecek şekilde rafa yerleştirirken artık sırt sırta sığdıramaz olduk. Farklı insanları burada tanıdım. Müşteri memnuniyeti ile halkla ilişkilerinin önemini, staj yaparak öğrenmiştim. Kaymakam, vali gibi üst düzey bürokratları  öğrencilik yıllarında mutlaka dükkanımıza uğramadan meslek hayatlarına başlamamışlardı.

Genelde akşamları babamın yazarlarla yaptıkları sohbetleri dinlemek ilerdeki yaşantıma çok şeyler katmıştı. Gelenler arasında kimler yoktu ki?  Anayasa Profesörü ve Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Mümtaz Sosyal ve onun ilk eşi Yazar Sevgi Soysal,  “Vay insanlar, Can Pazarı” adlı kitabını bastığımız Gazeteci, Ressam ve Yazar Fikret Otyam, İki şiir ve bir mizah  eserini bastığımız Hasan Hüseyin Korkmazgil bazılarındandı. Hasan Hüseyin Korkmazgil’i gülen gözleri,  pamuksu saçları ve boynundaki kırmızı fularıyla anımsarım.   Babamla yaptığı sohbetleri beni çok etkilerdi.  Adam Şenel Hocanın ayaküstü sohbetlerinde, koltuğunun altındaki ekmeğini didikleyip yemesini  izlemek de ilginçti.

Yayınevimiz bir çocuğun büyümesi gibi sokak arasında kabına sığmıyordu. Taner Timur, Kurthan Fişek, Besim Üstünel ve diğer başka öğretim görevlilerinin kitapları basıldıkça, kitapçıların vitrinlerindeki yerlerini alıyordu. Basılan kitaplarımız gazetelerde en çok satanlar listesinde yerini alıyordu. Yayınevimiz, 1968 gençliğinin yürüyerek arşınladığı caddeye daha yakındı. 1968 öğrenci hareketleri 1980 darbesine kadar farklıydı. Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi arasında kalan polislerin vay halineydi! Çatılara mevzilenen öğrencilerin fırlattıkları taşlar polislerin miğferlerinde patlardı. Onların miğferlerinin gözlerini kapatacak şekilde koşuşturma halleri bana komik gelirdi. Öğrenci polis çatışması herkesçe kanıksanmıştı. Çatışmanın aniden patlak vermesiyle ortalık savaş alanına dönerdi. Cankurtaranların eksik olmadığı caddede yaralılar siren sesleri arasında hastanelere yetiştirilirdi. Taş ve sopaların arasında polislerin copları havada uçuşurdu. Solcu öğrencilerce Amerikan emperyalizmi “Go Home” (Defol)  pankartı ve bağırışları arasında protesto edilirdi. O yıllarda kameram olsaydı sanırım iyi bir belgeselin sahibi olurdum. Yayınevimiz, öğrenci olaylarıyla doğrudan etkilenirdi. Öğrencilerin attıkları taşlar, dükkân camını kırmaya santim kalırdı. Bizim caddede korku yanında cesarette hakimdi. Yan komşumuz çiçekçiydi. Çocukluk arkadaşım Hüseyin, (kanserden öldü) dükkân önünde  çelenk yaparken birden başlayan öğrenci ve polis çatışmasından seken kör bir kurşun, kulağını sıyırıp dükkanın içinde kalmıştı.  Yaptığı çelenk kendi mezarına getirtecekti.

Ergenlik çağına geçişim bıyık tüylerinin yavaş yavaş sertleşmesinden belliydi. SBF’nin ön bahçesinin ben de ayrı bir yeri vardı.  Orada kız arkadaşlarımızla futbol ve değişik oyunlar oynardık. Kızlarla olan arkadaşlığımız bugünkü gençliğe göre farklıydı. Onları yabancı mahallenin erkeklerinden korur ve sahiplenirdik.  O yıllarda futbola öylesine tutkundum ki, oynarken kendimi kaybederdim. Babam eğer futbolu sevmiş ve bana kulüp desteğini vermiş olsaydı, belki de birinci lig,  hatta dünya çapında bir yıldız olmam içten bile değildi. Zira o yıllarda Pele idolümdü. Hayatım çalımdı. Bir maçta kale önünden aldığım topu karşı kaleye kadar rakiplerimi çalımlayıp boş kaleye şutumu çekecektim ki, kendimi yerde buldum. Ama ne düşüştü! Dakikalarca kıvrandım. Etrafta ne sıhhi ekip ne de sedye vardı.  Arkadaşlar,  bir kilometre ilerideki evimize acılar içinde taşıdılar. Annem beni bu halde görünce heyecanlandı. Anneme, “Merak etme, bir şey olmadı.” dememe rağmen, Ne oldu! Ne oldu!” diye sorularını peş peşe soruyordu. Babam top oynamama hep karşıydı. Bu konuda ondan korkardım. Bir yalan uydurmalıydım ama annem inanır mıydı bilmiyorum! Nerden aklıma geldiyse  “Anne omzuma tuğla düştü!” dedim. İnandı mı? Sanmam! Sonra mı? Akşam olmasını istemiyordum. Babam gelince kim bilir nasıl fırça atacaktı? İçimden ‘Döver mi?’ diyordum ki, Allah’tan olmadı.  O akşam annem beni, mahallemizin kırık çıkıkçısı Emine adında bir kadına götürdü. Evine girdiğimizde içeride ağır  bir koku vardı. Kadın oldukça şişman ve mavi gözlüydü. Korkmuştum. Beni bir odaya aldı. Omzumun olduğu bölgeye eliyle oynadı.  Sonra da ‘çatlamış’ dedi.  Uzunca bir bezin üstüne bir kap içinden aldığı  pis kokulu bir şeyleri sürdü. Sonra o bezi iki kolumun arasından geçirerek sarıp sarmaladı. Kollarım omuz hizasında robot gibi havada asılı duruyordu. Anneme “sürdüğü o sıvı nedir?” diye sorduğumda, sabun ve yumurtadan yapılmış bir karışım olduğunu söylediğinde şaşırdım. O yıl okulumdan bir ay uzaklaştım. Kadına giderek sargıyı  çıkarttık,  ama ağrım hâlâ devam ediyordu. Ertesi günü dayımın çalıştığı Hacettepe Hastanesi’ne gittik. Dayım  otopsi bölümünde çalışıyordu. Annemle yaptığımız bu ziyaretten sonra kolum bir ay daha alçıda kaldı. Bu arada matematikten o yıl kalsam da  azimle çalışarak geçer not almıştım.  Sakatlık bana vız  gelirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesinin geniş asfaltlı bahçesinde omzumdaki sakatlanmayı düşünmeden top oynamaya devam ediyordum. En sinir olduğum oyunun en heyecanlı yerinde ablamın dükkana davet etmesiydi. Dükkana terli terli girmek olmazdı. Önce komşunun dükkanında terimi soğutacaktım. Babama saklanırcasına bakıp,  eğer babam yalnızsa girmeyi pek istemezdim.

Anarşinin azdığı ve olayları politikacıların bile kontrol etmekte zorlandığı yıllara girilmişti. Her türlü görüşün sempatizanları sokakları, okulları, iş yerlerini parsellemişti.  İnsanların fikir ayrılığı  kutuplaşmayı körüklüyordu. Kardeşin kardeşi tanımadığı, ‘Benim fikrimin ideolojisiyle yönetileceğiz!’ dayatmasına silahlarda ortak oluyordu.  Örneğin bir semtinden otobüse binilse, altı veya yedi kilometrelik ilerleyişte,  birçok siyasi görüşle tanışmak kaçınılmazdı.

1968 kuşağı televizyon daha doğrusu ekran nedir bilmezdi. Radyomuz evimizin eğlencesiydi, demiştim. Ah o radyolar! …

Ertuğrul Erdoğan

Not: “Bu yazımın devamı “Süpürgelikteki Dostum” adlı otobiyografik  çalışmamda olacak.  Umarım kitaplaştığında keyifle okursunuz…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir