Yürümekle Yollar Aşınmaz

Ne güzeldi, iki katlı beyaz badanalı evimiz.  Küçüklüğümüzde, odalar bize dev gibi gelirdi. Hele evimiz ve komşularımızın bahçeleri derya gibiydi. Sağımızda Bediaların, yukarıda, Karabulutların Hasan’ı, diğer tarafta,  Nesrinlerin bahçelerindeki ağaçların dalları,  küçük bedenimizi kavrayıp katlanırdı her birimize. Kiraz ağacının en tepesine çıkar,  kulağımıza taktığımız kirazlara bakışıp gülüşürdük. Yazın gelmesini iple çekerdik. Bahçemizdeki büyük variller içindeki suya girip serinler, sonrada güneşin sıcaklığında şaşkın ördekler gibi kurulanırdık.

            O zamanlar yaratıcıydık. Oyuncaklar, günümüz oyuncaklarına benzemiyordu. Telden araba yapmak, tahta ve rulman tekerleğinden yaptığımız tornetlere binerdik. En hoşta müsamerelerimizdi. Gök kuşağı rengindeki gramofon kâğıtlarından yaptığımız kolonyaları güya misafirlere dökerdik.  Doktorculuk oyunu ise kaçamak oynadığımız ve utandığımız bir oyundu. Onunla cinselliği tanıdık.  Mahallemize uğrayan incik boncuk satanların peşine sümüklerimizin akmasına aldırış etmeden koşuşturur,  satıcıların kovalamasını oyun zannedip kaçışırdık. Destan satanlar ellerindeki megafonlarla basılmış mistik destanları okur. Sonra da ağlattığı müşterilerine beş kuruşa satardı. Çok hoştu gecekonduda yaşam. Özgürlük ve yaratıcılık demekti.  Sıkışmış binalar arasında oynamıyorduk. Boş arazilerde deliler gibi koşuştururduk. Olsun sokaklarımız alabildiğine çamurdu ama yine de mutluyduk.

Okulumuz,  evimize tozlu yollarda uzaktı. Kışın ve yağmurlu günlerde çamura saplanarak okula gitmek, hele çamurlu ayakkabılarla sınıfa girmek yürek isterdi. Kıyı da köşede bulduğumuz kıymık parçasıyla ayakkabılarımızın çamurlarını silerken sınıfa girmeyi bile geciktirirdik. Onun için ilkbaharda ağaçların tomurcuklanmasını çok isterdik. Hele onların çiçek açmasını kim istemezdi ki…  Bir başka açardı erik, kiraz ve elma ağaçlarının tomurcukları. En çok beklediğimizde, üzerinden inmediğimiz ve mutlu olduğumuz kiraz ağacıydı. O bizim özel ağacımızdı. Yükseklerden yaşama bakmak bir başka duyguydu.  Evimizin arkası gölgelikti.  Beş taşı ve tuğla parçalarıyla çizdiğimiz cız oyununu burada öğrendik. Pencerelerimiz demirden fakat boyasızdı. İşte bu pencerede  ‘Tarzan’ adını verdiğimiz köpeğimiz, kalın zincirine bağlıydı.  Ben küçük, o ise  bana göre çok iriydi. Üstüne bindiğimizde bizi gezdirirdi. Şimdilerde, hangi çocuk o yaz gecelerinin tatlı sıcağında ay ışığı ve yıldızların cıvıl cıvıl olduğu gökyüzünün altında sinema seyretmiştir? Bir başka olurdu açık hava sinema keyfimiz! On beş dakika aralarını iple çekerdik. Babamın aldığı, ardı ardına patlayan gazoz şişelerinin asitleri içimizi yakardı. Sinema salonunun sandalyeleri tahtadan ve tellerle birbirine bağlı uzuncaydı.  Sandalye altındaki en güzel taşları ‘beş taş’ oynamak için toplardık. Sigara dumanları arasında  ‘Ezo Gelin’in yerdeki sürünmelerini seyreder,  Yıldıray Çınar’ın yanık türkülerini dinler, kötüleri yuhalar, kahramanları da alkış yağmuruna tutardık.

 

Gecekondu da komşuluk ilişkileri farklıydı. Oyunlarımız gündüzlere sığmaz, bazı geceler, kâh Karabulut amcalara, bazı gecelerde,  şişman Meliha teyzelere gidilirdi. Diğer gecelerde, evimizin geniş balkonunda çaydanlığın fokurdayan sesiyle sohbet edilirdi.  Bizler, gecenin karanlığına ve bahçemizde dolaşan böcek ve ilerilerden gelen kurbağaların vıraklamalarına aldırış etmeden saklambaç oynayarak enerjimizin doruklarına ulaşırdık. Bedenimiz yorgun düştüğünde bir kedi kıvrımında olduğumuz yerde uyuyakalırdık.  Banyoların küvet ve alafrangalığını bilmezdik. Yazın bahçeye kurulan geniş teneke leğenin içinde tüm çıplaklığımızla suyun içindeki sabun köpüğünün kayganlığı ile oynardık. Leğenin içinde yaramazlığımız uzayınca annemizin şakadan vurduğu şaplağını bacağımızda hissederek paklanırdık.

            Ah Annem ve Babam!  Hayat sizleri nasıl da yormuştu. Orta Anadolu’nun ismi duyulmamış kasabasının tozlu yollarından ve umut yeşermeyen beklentilerinden uzaklaşıp şehrin geleceğine gitmek isteyen babam,  yeni evlendiği yıllarda annemle birlikte, içerisinde insan kalabalığı yanında tavuk, yumurta ve  ter kokan eski bir minibüse bindiklerinde gelecekten yine de umutluydular…

Şehrin garajına indiklerinde, şehre ürkek baktılar. İnsan ve araç kalabalığı yokmuş o yıllarda. Kış olmasına rağmen, havada oksijen insanın ciğerlerini bayram ettirirmiş. Umuda, el ele tutuşup geleceklerine kenetlenerek kendilerini bekleyen akrabalarının evine yürüyerek gittiler. Yol uzun ve yokuşluydu. Adımlar uzadıkça aşağıdaki evler de gittikçe küçülüyordu. Annem, yorulan bedenini soluklandırmak istediğinde babama:

“Bey,  biz nerelere geldik?”

Buraya Altındağ diyorlar.  Baksana herkes evlerini yamaçlara yapmış. Kardeşinin bize tuttuğu evde amma zirvedeymiş. Ha gayret!”

İki sevdalı, yürüdükçe neredeyse gökyüzüne yaklaşmışlar… Yokuşlu yolda kan-ter içinde kalmışlar. Kiraladıkları derme çatma evin odasına girdiklerinde, kaya onları “Zorlu hayata hoş geldiniz” le karşılamış!  Babam, yere serdikleri kilimin yanına, biriktirebildiği parasıyla ufak tefek eşyaları almış. Almış derken, çaydanlık, leğen, bardak vs. Aldıkları çaydanlığın içinde sabahları çay, akşamları ise  patatesi kaynatıp öyle karınlarını doyurmuşlar.  Gecenin hain ayazında tahta yatakları üzerine serdikleri yatakları sertmiş. Yere serdikleri kilimi pencerenin çatlağından sızan soğuk havalarda yorganlarına destek olarak örtmüşler.

Babam, ertesi gün,  iş aramaya koyulmuş. 1950’li yıllarda işe girmek için ne sınav, ne de umutsuzluk varmış.  Uzun sürmemiş. Yıllarca işe gidip gelmekten inip çıktığı yokuş, bir gün canına tek demiş. Artık bu rutubetli ve odanın içinde kaya dekoru görünen bu evde oturmak imkânsız olunca, şehrin, uzak varoşları dolaşıldı. Uygun bir yer tespit edildi. İnşaat malzemeleri alındı. Zabıtaların evi yıkmamaları için çekilen perdeler ardında bir katlı küçük evleri yükseldi. Tıpkı sevdaları gibi… Bir gece aniden bastıran sel evlerini vurmuştu. Ne eşya ne de duvar bırakmıştı. Canlarını zor kurtarmışlardı.  Kurtarabildikleri eşyalarını alıp başka bir mekân seçtiler. Bu evlerini iki katlı yaptılar. Beyaz badanalı evin bahçesini ağaçlarla donattılar. En fazla da kiraz ağacı olmuştu. Onun tepesine çıkan çocuklarının kulaklarına taktıkları kirazları gördükçe mutlu oluyorlardı.  Babam, çok çalışkandı. Boş durmayı sevmezdi. Girişimciydi.  Bahçemizdeki kapalı alanda tavuklar üretti. Kardeşlerim doğdukça tavukçuluğu bırakıp küçük bir manav açtı. Eşeğimize yüklediğimiz sebze ve meyveyi uzaklara götürüp sattı. Geceler, gündüze emekle yoğruldu. Babam,  ‘maaşı fazla’ diye başka bir kuruma sınavsız geçtiğinde 1960 ihtilali de çoktan olmuştu.

            O yıllarda gecekondumuzda komşuluklar çok farklıydı.  Yemek ve börekler paylaşılırdı. Dolu gelen tabaklar, boş olarak geri gönderilmezdi. Kışa hep birlikte hazırlanılırdı. Odun ve kömürlerin yüküne birlikte el atılırdı.  Yazın, salçanın en koyusu, tarhananın en lezzetlisi hazırlanırdı.

Çocukluğumun sünnet düğünü, unutamadığım, ağlamam ve gülmelerimdi. Bahçemizin genişliği bizlere onlarca komşumuzu bir arada görebilmenin keyfini yaşattı. Babamın getirttiği saz heyeti harikaydı. Kesilen tavuk ve kazan dolusu pilav, bir bölüğü doyuracak kadardı.  Belki de bana öyle gelmişti.  Limonatanın uzun, sarı ve etrafı kırçıllı bardaktaki tadıysa bambaşkaydı. Gelen hediyeler uzaktan kumandalı olmasa da, çok yakın ve sıcaktı. Oyun ve toplanma yerimiz kiraz ağacının gölgesindeki arka bahçemizdi. Orada kız arkadaşlarımızla evcilik oynar, büyüklüğümüzün ve hayatımızın temelini, o zamanlar atardık. Çocukluk aşkımdı sümüklü, beyaz tenli, kısa sarı saçlı Betül. Bütün iltifatları ona yağdırır, o da kafasını omuzlarına düşürüp mahcubiyetiyle bana gülümseyerek şımarırdı. Ona, tahtanın üzerine çaktığımız çivilere kümes tellerini gerdirerek saz, sonrada etrafında serenat yapardım.  Bisiklet nedir bilmezdim ama komşumuzun çilli kızına Almanya’dan gönderilen patenle evimizin etrafındaki kırçıllı betonda kayarak eğlenirdik.

            Mahallemizdeki cinayet haberleri nasıl oluyor da ertesi günü destanlara konu oluyordu çözemiyordum!  Yeter ki bir evin önü kalabalık olmasın,  hemen  ‘nelerin olup bittiğini’ öğrenmek için, polis araçlarının yanıp sönen mavi ve kırmızı renkli ışıklarının arkasından koşardık. Mahallemizdeki erkeklerin birçoğu kendisine göre kabadayıydı. Ciğerci Halil Amca da tıpkı böyle birisiydi.  Türk filmlerinin kötü karakter oyuncularını andırıyordu. Kel kafasında yağdan parlamış kasketi ve meşin yeleği üstünden hiç eksik olmazdı. Omuzları dar,  aşağıya doğru sarkmış göbeğiyle şişmandı. Ablak suratı katil görünümlüydü. Sağı solu yamalı pantolonuyla komşumuz, Ciğerci Halil Amca’nın karısına sinirlenip kulaklarını doğradığı haberini duyunca,  bir daha onların evlerinin önünden geçmek cesaretini kendimde bulamadım.

            Mahallemiz, 1965 yıllarında şehrin güneyine düşen ve henüz sık olmayan tek katlı evleriyle yeni oluşan gecekondu mahallesiydi.  Sokaklarımızda asfalt yoktu ama seçim zamanı olsa gerek siyasi partilerin at ve altı oklu bayrakları her tarafı süslerdi. Çevremizdeki boş arazilere,  mantar gibi evlerin birkaç gecede yapılıyordu. Sabah kalktığımızda yeni bir komşumuzla tanışırdık. Evlerimizin etrafı şantiye gibiydi. Taş, kum, kerpiç harç ve su varillerinin yanı başındaki kazma kürek seslerine kulak verirdik.  Harçlar duvarlara yapıştırılırken, zabıtalardan korunmak için örtüler gerilirdi.   İçme suyu, en büyük sorundu ki babam,  at arabasıyla su satan Ali Amcanın, teneke suyundan alırdı. Sucu amcamız artık bizden birisiydi. Esmer, gözleri içine gömülmüş yeşil ve çakmaktı. Avurtlarının çöküklüğü çok sigara içmesinden belliydi. Kararmış ensesi bana ilginç ve komik gelirdi. Tıpkı dilimlenmiş fil derisi pürüzlüğünde tırtıklıydı. Babamla sohbetinde, yer minderine oturur, bacağının birini uzatıp diğerini karnına doğru çekerek,  dizinin üstüne koyduğu çayını dökmeden içerdi.  En sevdiğim komşumuz, akranım Bedialardı.  Onun ablası Fahriye,  siyah puantiyeli, japone kolluydu. Diğer ablası ise uzun eteğini üstünden hiç çıkartmayan Nesrin’di. Tombul yanaklarımı sıkarak, canımı acıtırcasına çok severlerdi. Babası, evin içini siyah beyaz renge donatmıştı. Pencere kenarında, beyaz atletinin arasından fışkıran beyaz kıllarına ve mavi pijamasına rağmen siyah beyaza boyadığı radyosunda maçlarını dinlerdi. Hızlı hızlı konuşan spikerin söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.  Tek anladığım  “Gooooool..!” sesine Ahmet amcanın havalara sıçramasıydı.

            Ramis Amcamın evi bize biraz uzak olsa da haftanın belli günlerinde onlarda olurduk. Oğlu, Seyfettin Ağabeyin bana kızak ve değişik oyuncaklar yapmasına sevinirdim.  Küçük kızları Sülün ise oyun arkadaşımdı. Evlerinin açık hava sinemasının hemen yanı başında olması bizim için avantajdı. Çoğu geceler evlerinin önüne kurulan çardakta metal sürahilerinin üstündeki soğuk damlacıkları ve taze ekmeğin çıtırında yemeklerimizi yerdik. Yarım yamalak gördüğümüz perdedeki filmi sarı ampulün etrafında dolaşan böceklerin vızıltılarına aldırış etmeden beleş seyrederdik.  Kırmızı, sarı, beyaz renklerdeki Akşamsefası çiçekleri, akşamüzeri açar gece boyunca kalır, sabah güneşini görür görmez kapanmasına onlarda kaldığım zamanlarda görünce üzülürdüm. Bazı geceler eve dönüşlerimizde, tozlu sokaklarda lambanın olmayışı bizi ay ışığının aydınlığına mahkûm ederdi. Gecelerini bir başka severdim. Elektriğin genelde kesilmesi uzun sürdüğü için,  lüks lambası evimizin en önemli eşyasıydı. Onun altında karanlığın tadını çıkartır, yeni oyunlar keşfederdik. Karanlıktı bizim aile bütünlüğümüzü sağlayan… Toplandığımız odamızda masal ve fıkraların anlatımlarında kendimizden geçerdik.  Karanlıkta radyo dinlemek ise çok hoştu. Radyo tiyatrosu ise vaz geçemediğimiz programlardan birisiydi. Onu dinleyerek yaşamı hayal ederdik. Babamın kullandığı Jop marka jiletini ve Ziraat Bankasının reklâmlarının çığırtkanlığını küçücük kutu içinde işitirdik. Arap Bacı’yı ve Orhan Boran’ın skeçlerini zevkle dinlerdik. Ahhh! Meliha Teyzem Ah! Kim bilir şimdi nerelerdesin? Aman Allah’ım o ne kiloydu! Geniş suratının üstünde gülmekten kaybolan küçük gözlerinin afacan görünüşü şakacıydı.  Yatak odalarındaki sarı pirinçli yatağının köşelikleri ilginçti. Sarı başlıklarını çıkartıp oynamaya başlayınca beni şakadan altına alır,  üstümdeki koca bedeninden nasıl kurtulacağımı çoğu kez altıma işeyerek sonlandırırdım. Katıl katıla gülmesinin arasında parlayan altın dişleri tıpkı romanları andırırdı.

            Gençliğe attığımız ilk adımlardı. Dünya yıkılmış umurumuzda değildi.  Gecekondu serüvenimiz kamyonla eşyalarımızın Ankara Cebeci semtindeki Süngü Bayırı Sokağı’na taşınmasıyla son buldu. Kamyonun kasasından yüksek binaları ilk kez görüyordum. Eşyalarımızı yıktığımız altı katlı sarı binanın mermer tabelasında, 1957 yılı,  yani ablamın doğum tarihi ile  “Levent“ yazmasını babama sorarak ne anlama geldiğini ancak öğrenebilmiştim. Apartmanımız, adı gibi uzun boylu ve yeniydi. Altıncı kat sanki gökle birleşmiş, aşağıya bakınca gecekonduda gördüğüm büyük insanlar artık küçüktü. Komşularımız, gecekondudaki gibi sere serpe dağınık değildi. Bir apartman içindeki evlerin kapısı merdiven boşluğunda birkaç adım yakındı. Evimizin odalarında yürümek cesaret isterdi. Her şey durağandı. Koşmak, gürültü yapmak annemin uyarısıyla yasaklanmıştı. Eşyalarımızın yerleştirilmesiyle, gecekonduda yıllardır üstünde yemeğimizi yediğimiz sarı boyalı masamızın köhneliği balkonumuza yakışmıştı. Çekmecesinde, sattığımız evin parasını saklamıştık. Babam, çalıştığı Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bu kez daha yakındı. Bir saatlik işe gidiş yolu,  neredeyse on dakikaya inmişti. Benim balkonlu evlere olan ilgim bu evde de devam etmişti. Orada kendimi daha özgür hissedip gökyüzüyle bütünleşir, geceleri ise yıldızlarla konuşur,  onlara isim takardım. Kendimi tıpkı uçağın kanadı kenarında otururmuşçasına heyecanlı hissederdim. Işıldayan Ankara’nın semtlerini, kuşbakışı seyreder,   uçakların geliş-gidişlerinin saatlerini bile unutmazdım.

Babamın gecekonduda açmayı düşündüğü kitapçı dükkânımızın faaliyete geçmesi o köhne masamızın çekmecesinde sakladığımız paraların azalmasından belli olmuştu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yanındaki Acun Sokağı çocukluğuma devam ettiğim yıllardı. Dükkânımız, üç katlı apartmanın altında küçük bir dükkândı. Yan komşumuz terziydi. Haydan Amca, siyah beyaz saçları her zaman briyantinliydi.  Amerikan artistlerinden Clack Gable tipinde birisiydi.

Boş dükkânımıza önce raflar yapıldı. Ardından masamızdaki son paralarla, dükkânımızın içi kitaplarla dolmuştu. İstanbul’dan gelen kitapların ön yüzlerini raflara yerleştirerek boşlukları doldurulmaya çalıştık. Kolilerden çıkan kırtasiye çeşitlerine heyecanlanırdım. Onları tezgâha özenle yerleştirmek ablam ve benim için ayrı bir zevkti. Artık kardeşlerimce dükkânımızın kadrolu elemanları olmaya başlamıştık. Ertesi günü okula gidecek olmamıza rağmen, gece yarılarına kadar dükkânda dururduk. Sürekli kitapların yerlerini değiştirir, birbirinden ilginç kırtasiye malzemeleriyle oynardık. Dükkânımızın hemen yanı başındaki binanın bodrum katındaki Burç Düğün Salonu’nun aralığından gelin ve damatları izlemek alışkanlığımızdı.  Özellikle Konya Folklor Ekibinin oynadığı kaşık oyunu beni mest ederdi. Ekip elemanlarından birisi vardı ki çok komikti. Folklor kıyafeti içinde, altmışını aşkın amcanın avurtlarını balon gibi şişirerek yaptığı komik hareketleri kaçırmamak için programını iple çekerdik. Düğün salonundaki gelin ve damatların masum hallerini izledik. Kim bilir kaç yuvanın temeline şahit olmuştuk.  Düğün salonunun üstündeki geniş kahvenin perdesi yoktu. O günlerin gençleri, şimdiki gençlere hiç benzemiyordu. Kahvenin önüne park ettikleri sürat motosikletleri ve meşin derili montların üstündeki metalik süsleriyle çok havalıydılar. Müzik dolabından para karşılığı dinlenilen plaklar genelde yabancıydı. Sözlerini anlamasam da beni olduğum yerde hareket ettirmeyi başarıyordu.  “Doğan Yayınevi“ adını koyduğumuz dükkânımızı babam, yıllarını PTT’ye verip emekli olan dedeme teslim etmişti. Mahir Dedem, beyaz sakalı altında nurlu bir yüzü vardı. Namazlarını dükkânımızın deposunda kılardı.  Dükkânımızı bereketli olsun diye erkenden de açardı.

            Babam, çocuk yaşımıza bakmadan bizi geç saatlere kadar dükkânda tutardı. Esnemeler arasında eve döneceğimiz saatleri iple çekerdik. Okulumuzun öğlen olması aslında avantajdı. Dükkânımızın üstünde oturan Albay’ın oğlu Alp ve yan komşusu gözlüklü Mehmet, misket arkadaşımdı. Apartmanın ara boşluğundaki toprak alanda kuyu açıp üstümüzün pislenmesine aldırış etmeden misket oyununa dalardım.  Ablamın,  ‘babam çağırıyor çabuk gel!’ uyarısıyla oyunumun yarım kalmasına sinirlenirdim.  Gecekonduda gördüğüm ıvır zıvır satanlar, bu sokağımızdan da geçerdi. Kafasındaki simide benzeyen yuvarlak bez parçasıyla Agop Amcanın çeşitleri çoktu.  Neler yoktu ki; çifte kavrulmuş lokum, sarı leblebi, misket, oyuncak tabancalar.   Ne ararsak vardı. En hoşuma giden de rengârenk misketlerdi. Nedense onların cıvıl cıvıl parlaklığı içindeki desenlere bakmaktan kendimi alamazdım. Misketlerin içine girip minicik hayallerimi onların içine sığdırırdım. Şemsiye şeklindeki baston çikolatayı da unutmak mümkün müydü? Agop Amcanın her gelişinde mutlaka bir kendime bir de ablama alırdım. Seçiciliğime sinirlenip surat asmasına aldırış bile etmezdim.

            Agop Amcanın saçları sıfıra vurulmuştu. Boynunda terini devamlı sildiği beyaz bir havlusu vardı. Kalın kaşları arasından fırlamış uzun kılların altında okka gibi bir burun ile kulaklarına kadar uzanan pala bıyıklarının altındaki kalın dudaklarından seslendirdiği gazelini çevresindeki herkes ilgiyle dinlerdi. Tornavida sapında çevrelenen alacalı bulacalı renkteki macunların tahta sap üstüne sarılışını seyredip yemek başka bir tattı!

Zaman geçtikçe, dükkânımızın Siyasal Bilgiler Fakültesine yakınlığı ile işler iyiydi. İlk günlerde kitapları, kapakları görünecek şekilde rafa dizerek çok kitap var izlemini vermek isterken kitapları, sırt sırta koysak da raflara sığdıramaz olmuştuk. Farklı insanları dükkânımızda tanıdım. Üniversite yıllarında okuduğum, müşteri memnuniyetini 1968 yıllarında göz gezdirdiğim kitaplarda daha önce okumuştum.  Halkla İlişkilerin çalışma hayatındaki önemini, yine dükkâna gelen müşteriler sayesinde öğrenmiştim. Düşünceleriyle Türkiye’nin geleceğine yön veren,  Başbakan, Vali ve üst düzey bürokratların öğrencilik yüzlerini yayınevimize müşteri olarak gelmelerinde tanımam da ayrıcalıktı. Akşamüzeri babamın Siyasal Bilgilerin Hocaları ile sohbetlerini dinlemek ileriki yaşlarda hayatıma çok şey katmıştı.  Gelenler arasında kimler yoktu ki Anayasa Profesörü Mümtaz Sosyal ve onun ilk eşi, yazar Sevgi Soysal toplumumuzda kadınların bisiklete binmeyi ayıp gördüğü yıllarda o bisikletiyle, gülen yüzü, küt kesilmiş hafif kıvırcık saçlarıyla dükkânımıza gelirdi. Babamla uzun uzun sohbet ederdi. Daha sonra,  “Vay insanlar, Can Pazarı” adlı kitabını bastığımız Gazeteci, Ressam Fikret Otyam ve o dönemin acılı yaşamını şiirlerine yansıtan ve birkaç eserini bastığımız Hasan Hüseyin Korkmazgil’in,  o gülen gözleri,  pamuksu saçları ve boynundaki kırmızı fularıyla sevecendi.  Babamla yaptığı sohbetleri beni çok etkilerdi.  Adam Şenel Hocanın ayaküstü sohbetlerinde, koltuğunun altındaki ekmeğini didikleyip yemesini  izlemek de ilginçti.

            Yayınevimiz, artık sokak arasında, kabına sığmıyordu. Taner Timur, Kurthan Fişek, Besim Üstünel ve diğer başka hocaların kitapları basıldıkça kitapçıların vitrinlerindeki yerlerini alıyordu.  Basılan kitaplarımız gazeteler de Türkiye’nin en çok satanlar listesinde yerini alarak, uzun süre listede kalmanın gururunu yaşardık. Yayınevimiz, 1968 gençliğinin yürüdüğü arşınladığı caddeye şimdi daha yakındı. 1968 öğrenci hareketleri 1980 darbesine kadar farklıydı. Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi arasında kalan polislerin vay halineydi! Çatılara mevzilenen öğrenciler, aniden attıkları taşlar, polislerin miğferlerinde patlıyordu.  Onların sert plastikten beyaz miğferleriyle terliyken koşuşturmaları esnasında gözlerini kapatacak şekilde önlerine düşmesi ve sürekli miğferlerini kaldırmaları çok komikti. O yıllarda,  polis denilince aklıma, elinde hiç eksik olmayan siyah copu gelirdi. Öğrenci-polis çatışması herkesçe kanıksanmış bir olaydı. Çatışmanın aniden patlak vermesiyle ortalık savaş alanına dönerdi. Cankurtaranların eksik olmadığı caddemizde, yaralılar hastanelere yetiştirilirdi. Taş ve sopaların arasında coplar havada uçuşurdu.   Öğrencilerce Amerikan emperyalizmi “Go Home” bağırışları ve  ( Defol )  pankartıyla protesto edilirdi. O yıllarda kameram olsaydı, sanırım iyi bir belgeselin sahibi olmuştum.

Yayınevimiz, öğrenci olaylarıyla doğrudan etkilenirdi. Öğrencilerin attıkları taşlar, dükkânımızın camını kırmaya santim kalırdı. Bizim caddede korku yanında cesarette hâkimdi. Yan komşumuz çiçekçiydi. Çocukluk arkadaşım Hüseyin, (kanserden öldü) dışarıda yüzü dükkânına dönük bir halde yaptığı çelengin çiçeklerini yerleştirmekle meşguldü. Aniden başlayan öğrenci ve polis çatışmasından kaçamamıştık. Silahların patlaması donukluk yaratmıştı dükkânın önünde.  Arkadaşımın kulağını sıyıran kurşun, neredeyse yaptığı çelengi kendi mezarına getirtecekti. Kör kurşun,  bu kez gerçekten körlüğünü göstermişti. Dükkânlarındaki aynaya çarpıp hız keserek yere düşmüştü.

            Çocukluğumdan sonra feriklik dönemime adım atmam yüzümdeki tüylerin sertleşmesinden belliydi.  SBF’nin ön bahçesinin ben de ayrı bir yeri vardı.  Orada kız arkadaşlarımızla birlikte futbol ve değişik oyunlar oynamak keyifliydi. Kızlarla olan arkadaşlığımız bugünkü gençliğe göre farklıydı. Onları yabancı mahallenin erkeklerinden korur ve sahiplenirdik.  O yıllarda futbola öylesine tutkundum ki oynarken kendimi kaybederdim. Babam eğer futbolu sevmiş ve bana kulüp bazında desteğini vermiş olsaydı. Belki de birinci lig, hatta dünya çapında bir yıldız olmam içten bile değildi. Zira o yılarda Pele benim idolümdü. Çalım o dönemlerde popülerdi. Ve kale önünden aldığım topu diğer kaleye kadar rakiplerimi çalımlayarak gollerimi atardım. Hatta bir keresinde ortaokulda derslerden kaçıp maç yaptığımız bir esnada, yine topu kalecimizden alıp bir çalım, iki çalım, derken rakip kale önüne kadar gelmiştim. Tam gol atmak için şutumu çekecektim ki birden kendimi yerde buldum. Ama ne düşüştü! Yerde dakikalarca kıvrandım. Etrafımızda sıhhi ekipte yoktu ki beni sedye ile götürsün. Arkadaşlarımın yardımıyla bir kilometre ilerideki evimize kadar acılar içinde taşıdılar. Annem, beni acılar içinde görünce, heyecanlanmıştı. Anneme, “merak etme bir şey olmadı” derken, Annem, “Ne oldu! Ne oldu!” diye heyecanla sordu. Babamın korkusuyla, “Anne omzuma tuğla düştü!” yalanını söylemek zorunda kaldım. İnandı mı? Sanmam! Sonra mı? Akşam olmasını istemiyordum. Babam gelince bana kim bilir neler yapacaktı? Acaba döver miydi? diye içimden geçiriyordum ki Allah’tan olmadı. Annem beni  mahallemizin kırık ve çıkıkçısı Emine adında bir kadına götürdü. Evine girdiğimizde içeride ağır  bir koku vardı. Kadın oldukça şişman ve mavi gözlüydü. Korkmuştum. Beni bir odaya aldı. Omzumun olduğu bölgeye eliyle oynadı.  Sonra da “çatlamış” dedi.  Uzunca bir bez getirip bir kap içinde leş kokulu bir şeyleri sürüp omzumu gövdemden itibaren sarıp sarmaladı. Kollarım omuz hizasında robot gibi havada asılı duruyordu. Anneme “sürdüğü o sıvı nedir?” diye sorduğumda, Sabun ve yumurtadan yapılmış bir karışımmış. Şaşırmıştım. Okulumdan bir ay uzaklaşmıştım. Sargıyı kadına çıkarttırmıştık ama ağrım hala devam ediyordu. Ertesi günü Dayımın çalıştığı Hacettepe Hastanesi’ne gittik. Dayım önceleri hastanede hizmetli olarak çalışıyormuş, otopsi yapılan bölümde çalışan görevli emekli olunca dayıma burada çalışmasını teklif etmişler. Dayım, önce kabul etmemiş ancak daha sonra ikna edilerek çalışmaya başlamış. İsterseniz çalıştığı bu yeri size daha yakından tanıtayım.

Hastanenin zemin katındaki dolambaçlı sakin bir o kadar da ürperten koridorlarında annemle birlikte ilerledikçe, koşuşturanlar da çevremizde gittikçe azalıyordu. Kalorifer boruları uzun tavan ise basıktı. Havalandırma cihazlarının gürültüsü arasında “Çamaşırhane” ve “Otopsi” yazan yön tabelalarına bakınca dayımın çalıştığı odasına yaklaştığımızı anlamıştım. Bir kıvrım daha dönünce “Otopsi” yazısı sırıtmıştı. Biraz sonra göreceğimiz dayımın çevresindeki lakabı “Kasap Sadık’tı. Dayım, kalın kaşlı, güzel gözleri önlerden açık ve arkaya doğru kıvırcık saçıyla kısa boylu da olsa yakışıklıydı.

Otopsi bölümünde göreve başladığı ilk günlerde ortamdan çok ürkmüş. Yıllar geçince ölülerden zarar gelmeyeceğini anlayarak onlarla yaşamayı kabullense de içkiyle gördüklerini unutmak istemiş. Oturduğu semt, Ankara’nın Kaleiçi mahallesiydi. Buraya gecekonduların yoğun olduğu Altındağ da deniyordu. Ankara’ya ilk geldiklerinde en yüksek yeri seçmişler. Balkonuna oturulduğunda kuş bakışı Ankara, tıpkı uçaktan bakarcasına ayaklar altındaydı. Balkonunda hiç eksik etmediği rakısını, keyiften mi, yoksa bir şeyleri unutmak için mi içer, o zamanlar pek belli etmezmiş. Hele bir keresinde içtiği on şişeye yakın şaraptan sonra baygın halde ayağına iğne batırsalar ‘bana mısın’ demeden balkonda öylece sızdığını kendisine söylendiğinde, yaptıklarına bir türlü inanamamış. Eskimiş kahverengi deriden çantasının içindeki iğne kutusuyla komşularına iğne yapmaya giderek üç beş kuruş kazanmanın yolunu bulurmuş. Dayımın yanına zaman zaman gelsem de çoğu kez ona koridordan seslenir ve onunla birlikte ölülerin bulunduğu odaya ellerimi at gözlüğü gibi kapatarak bakmadan geçmek istesem de buz gibi odasının serinliğinde krom çelik masa üstünde yatan ölülerin kesilmiş kanlı bedenlerine bakmadan yapamazdım. Yine öyle yaptım. Annemin de korkusu yüzüne vurmuştu ama belli etmiyordu. Otopsinin yapıldığı bölüme yakın bir yerden dayıma seslendim. Yanımıza gelmesi uzun sürmemişti. Odasına birlikte geçtik. Dayım: “Hayırdır?” beklentisine omzumu göstererek, top oynarken sakatlandığımı ve on beş gün sarılı olduğunu, açıldığında ağrısının devam ettiğini, söyledim. Dayım ortopedi bölümünü arayarak doktor arkadaşlarına geleceğini söylerken, gözüm büronun ardındaki cam kavanozlara takılmıştı. Ona, “Dayı bunlar ne?” diye sorunca, kolumdan hafifçe tutup yan odaya götürdü. Şu gördüğün tezgâhın üstünde sıra sıra dizilmiş kavanozlarda ölen veya hastalardan alınan organ numuneleri var. Dayım, kavanozlardan iri olanını ayırıp öne çekti. Gösterdiği ciğer, simsiyah ve çürüktü. Dikkatli baktığımı fark edince, “Sigara içiyor musun?” sorusuna “Allah korusun dayı, ben sporcu olacağım, öyle şey olur mu?” diye yanıt verince, “Hani içeyim dersen, ileri de ciğerin bu şekilde simsiyah olur. Anlayacağın gördüğün ciğer kanserli.” sözüyle içim bir tuhaf olmuştu. Biraz ilerleyince derste öğrendiğim ancak göremediğim organları kavanozlarda görebiliyordum. Bir taraftan organları incelerken, diğer taraftan yan odanın soğukluğun ardındaki bilinmezliğini merak ediyordum. Gözlerimi kaçırsam da, içimdeki ses; “Bak işte ne olacak, bir gün sen de böyle olmayacak mısın?” diyordu. Merakımı yenip elimle gözlerini kapatmadan baktım. Kafası kesilen yaşlı bir adamın dağılan yüzü krom çelik ölü yıkama tezgâhında boylu boyunaydı. Başucunda yıkama ve kesici aletler sanki görevini yeni bitirmişti. Dayım, “Baktığın bu tezgâhtan kimler geldi kimler geçti. Ahmet Tarık Tekçe’yi bilir misin?” sorusuna “Hayır” yanıtını verince anlatmaya başladı: “İşte şu gördüğün tezgâhın üstünde 300 filmde figüran olarak oynamış, parti başkanına yazdığı bir yazı yüzünden bir yıl hapis yatmış bizim dönemin ünlü tiyatro ve sinema oyuncusuydu. 1964 yılında en korktuğu trafik kazasında hayatını kaybedince onun otopsisine yardım etmek de bana nasip oldu.” Hiç aklıma gelmemişti… “Ölüm” neydi? O yaşlarda insanın aklının ucundan bile geçmezdi. Çevremizde büyüklerimiz ölünce, ölümün ne anlama geldiğini ve yakınlarını nasıl yıktığını hissedemezdik. Aslında nasıl doğumumuzla her şey başlamışsa, ölümümüzle her şey son bulacaktı. Masanın üstünde yatan yaşlı adam, yaşarken büyük acılar çekmiş miydi? Zamanını iyi değerlendirebilmiş miydi? Hızla akan her saniyenin kendisini bu hayattan alacağını genç yaşlarındayken biliyor muydu? Yoksa gençliği bir kelebek gibi avuçlarından kayınca mı ölüm aklına gelmişti? Ne yaman bir çelişkiydi bu! Yaşlı amca, başka bir hayatın başlangıcına mı yolculuk yapmıştı? Doğa nasıl doğup büyüyor ve kıtalar panje denilen olaydan parçalanmışsa, bedenlerimizde bir gün paramparça olacak ve toprağın içine karışıp gidecekti. Ruhumuz ise evrende bir nokta misali dolaşıp duracaktı. Sahi ölünce organlarımız belli bir süre canlı kalacak mıydı? Beynimizdeki kanlar çekilinceye kadar rüya âleminde olacak mıydık? İyi bir rüyada iken uyandığımızda hayatın acısıyla karşılaşmak ölümle eş değer miydi? İşte boynumuzun kıldan ince olduğu durumlar… Hayatınız nasıl geçiyor? Hep ıstıraplı mı? Yoksa umutlarınız mı var yarınlara? Aslında her gün yaşadığımız günün dünden ne farkı vardı? Veya gelecekteki beklentimiz mi damağınızdaki tadı değiştirecekti? Keşfedilmeyen bir tadı mı yakalamak istiyoruz? Ölmek, işte bu amca gibi yaradılışımızın kanunuydu… O da biliyordu öleceğini ve ölümle iç içe yaşamıştı… Fırtınalardan korktu. Depremlerde sarsıldı… Ölümleri kendinde gördü ve benzetti. “Tövbe! Tövbe!” diyerek Azrail’i kovaladı… Ve bilmediği bir yerde, bilinmeyen bir diyarda birkaç metrekarelik mezarı vardı veya yoktu… İşte biz de oraya doğru koşuyorduk. Hem de son sürat… Ah! Neler düşünüyorum otopsi odasında…

 Uzaktan duyduğum ince sesler gittikçe yaklaşınca içimde bir korku belirmişti. Yoksa gaipten sesler mi işitiyordum! Sessizliği bozmak için dayıma ilginç gördüğüm kavanozun içindekini sordum. O da, “Cenin” yanıtını vermişti ama onun ne anlama geldiğini bilmiyordum. “Sahi dayı, o küçük yaratık da ne?” diye sorumu tekrarladığım da bana bir doktor edasıyla; “Anne karnında oluşan küçük bebeğin oluşumu” sözüne şaşırmıştım. İnsanoğlu bu kadar küçük müydü? Şaşırmıştım. Ölülerin sessizliğini dayımın anlattıkları bozuyordu. Diğer sesler de neyin nesidir? Diye düşünmeye başlayınca kapıda beliren beyaz önlüklü yaşlı, kalın çerçeveli gözlüklü adamın ani girişiyle korkmuştum. Yüzümün renginin değiştiğini gören dayım, “Korkma, o hastanemizin profesörü” sözüne rahatlamıştım. Ardından gelenler ise talebeleriydi. Dayım, merakını gidermek için, “İnşallah seni de bir gün böyle önlüklü görürüm.” Sözünün ardından öğrenciler, hocalarının anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve notlarını alıyorlardı. İşte o zaman dayıma neden “Kasap Sadık” dediklerini daha iyi anlıyordum. Omzum mu? Annemle yaptığımız bu ziyaretten sonra kolum bir ay daha alçıda kaldı. Bu arada matematikten o yıl kalsam da yılsonu büyük bir azimle çalışarak geçer not alarak sınıfımı geçmiştim.

Dışarı çıkınca ölümü unutmuştum. Yaşamıma kaldığım yerden devam ediyordum.

Siyasal Bilgiler Fakültesinin geniş asfaltlı bahçesinde, omzumdaki sakatlanmayı düşünmeden yine sakatlanma pahasına koştururduk çift kaplı naylon toplarıyla… Oyunun tam zevkli yerinde ablamın beni çağırmasıyla, “İşte şimdi yandım! Babam basacak fırçayı!” diye çoğu kez de kızarak terk ederdim oyunu. Dükkâna terli terli  girmek öyle kolay değildi. İçeriye uzaktan bakıp eğer babam yalnızsa, yan komşumuzda terimin soğumasını, hatta babamın yanına misafir gelmesini beklerdim.  Kimleler yoksa o gün azar işitmemek mümkün değildi.

            Anarşinin azdığı, olaylar, artık politikacıların bile kontrol edemediği yıllara girilmişti. Her türlü görüşün sempatizanları sokakları, okulları, işyerlerini parsellemişti.  İnsanların fikir ayrılığı düşman yaratıyordu. Kardeşin kardeşi tanımadığı, ‘benim fikrimin ideolojisiyle yönetileceğiz’ dayatmasına silahlarda ortak oluyordu. Ankara’nın Dörtyol semtinden, otobüse binilse, altı-yedi kilometrelik ilerleyişte birçok siyasi görüşle tanışılması kaçınılmazdı.

1968 kuşağı televizyon daha doğrusu ekran nedir bilmezdi. Radyomuz evimizin eğlencesiydi, demiştim. Ah o radyolar! İşte o eski radyoları bir Alışveriş Merkezinin zemin katında sergilemeleri çok ilgimi çekmişti. Orada, pamuksu saçları, zayıf suratı ve küçülen bedeniyle zorda olsa Alışveriş Merkezi’nin en alt katına yürüyen merdivenle inen yaşlı kadının yanında tanıdık kimsesi yoktu. Arkasındaki genç kız, tedirgin ve gözü,  yaşlı kadındaydı. İçinden “onun kolundan ben tutacağım” diyordu. Öyle de yaptı. Kadın, etleri çekilmiş ayaklarını Alışveriş Merkezi’nin parlak ve kırçıllı karo taşlarına bıraktığında gördüğü kalabalığa ayaklarını sürüyerek yürüdü.  Gençlerin uzun boylu bedenleri arasında kaybolmuştu. Yanındaki kıvırcık saçlı gence “Burada neler oluyor, bana da anlatır mısın evladım?” dediğinde genç, kadının önündekileri kenara çekip yol açtı. Yaşlı kadın,  gördüklerine inanamadı. Birbirinden ilginç tarih kokan radyolarla baş başaydı.

Kadın, kalabalığı yarıp heyecanla eski radyoların bulunduğu serginin ortasına geldiğinde 1950 yapımı koyu kahverengi ahşap ‘Saba’ marka radyonun başında uzun süre durdu. Tıpkı vitrinlerdeki cansız mankenler gibi donuktu. Serginin sahibi yaşlı kadını görünce onun rahatsız olduğunu düşünüp sordu:

“Teyzem inşallah bir şeyiniz yoktur…”

“Yok, evladım yok… Ben nerelere gittim biliyor musun? Bunca eski radyoların sahibi siz misiniz?”

“Evet”

“Nasıl biriktirdiniz?”

“Anacığım ben Bursa’da uzun yıllar radyo tamirciliği yaptım. Nesim ustam o dönemin en iyi ustalarındandı. Tamire bırakılan radyoları geri alınmayanları evinin çatısında biriktirmiş. Tıpkı Sibel Can’ın seslendirdiği “Lale Devri” şarkısındaki eski radyolar gibi. Ustam ölünce oğlundan radyoları tamir etmek üzere isteyince sağ olsun o da bana hepsini verdi.”  Kadın iç çekerek konuşmasına devam etti.

“Adın neydi senin evladım?”

“Ahmet teyzeciğim”

“Bak Ahmet evladım şu karşıda gördüğün dolap görünümlü değerli radyo var ya…” sözünü tamamlamadan serginin sahibi “1933 yılı Amerikan yapımı bir radyo, çok değerlidir.” Dedi.  Yaşlı kadın: “Sene 1950 yıllarıydı. İnönü, hükümeti Menderes’e bıraktığı yıllardı. İşte bu radyodan Menderes’in tiz sesiyle yaptığı o hararetli konuşmalarını ve 1960 yıllarında da rahmetlinin mahkeme sürecini dinlemiştim.  Nasıl dinledim biliyor musun? O yıllarda büyük annem vefat etmişti. Mal paylaşımında amcam köyden bir tarla almıştı. Babam da bu radyodan,  bir de gramofonu tercih etmişti. Mirasımız yalnızca işte bunlardı. O zamanlar kendimizi amcamızdan çok daha şanslı hissetmiştik. Bu radyo beni işte o güzel yıllarıma götürdü.” Sözünün ardından serginin sahibi, yaşlı kadının yanından uzaklaşıp genç kızın istediği plağı sandığın içinden seçiyordu. Yaşlı kadının yanına genç bir adam “Merhaba Teyzem” diyerek yaklaştı. Kadın, kulağının ağır işitmesiyle radyonun karşısında dalgındı. Genç adam ‘yoksa kadına bir şey mi oldu’ tedirginliği içindeydi. Radyolardan gözünü ayırıp kadına bakıyordu. Eliyle kadının omzuna dokununca yaşlı kadın yavaşça kafasını çevirdi. Feri sönmüş gözlerinin arasından süzülen belli belirsiz gözyaşları kuruyan bedeninin büzüşen mor damarları arasında yine de yol buluyordu. Yaşlı kadın,  gözyaşlarını çantasından çıkardığı beyaz mendiline silerken, adama, “Ah siz bilmezsiniz, şu gördüğün radyonun başında ne şarkılar dinledim. Babamda o yıllarda müzikle uğraşırdı. Allah var udu çok iyi konuştururdu.  Annemin sesi de çok güzeldi. İşte bu radyoda Minur Nurettin Selçuk’un… Sahi siz bilir misiniz bu değerli sanatçıyı”  Adam durdu, düşündü… “Yıllar önce TRT’nin bir kanalında dinlemiştim. Çok tiz ve yanık bir sesi vardı. Sanırım eski plaklar o dönemlerde bu tiz sesi veriyormuş” dediğinde, kadın kaşlarını çatıp sinirlice çıkıştı. “Orada bir dakika dur bakalım! Minur Nurettin Selçuk’un sesiyle yarışacak o dönemde pek sanatçı yoktu. Hele onun bir şarkısı vardı. Hay Allah, adını şimdi anımsayamadım. Yaşlılık hafızayı alıp götürüyor.” diyerek birkaç saniye düşündükten sonra “Hah şimdi hatırladım! ‘Dönülmez Akşamın Ufkundayız’ şarkısını bir seslendirirdi. Deme gitsin!  Âşık olmayan insanı âşık ederdi.” Kadın tiz sesiyle “…Ah! Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç/ Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç…” sözlerini mırıldanırken,  Adam ; “Teyzem ben de eskilerden en çok Müzeyyen Senar’ı çok severim. Şimdilerde onun ekolünü de Bülent Ersoy devam ettiriyor.” Sözüne, yaşlı kadın, “Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım/ Bakışından süzülen işvene kurban olayım…” diye şarkıyı belli belirsiz seslendirdikçe iç geçirip diğer radyolara göz atmaya devam etti.

Kadın, yanına gelen genç kıza, “Sen Orhan Boran’ı” bilir misin?” sorusuna genç kız: “Yok teyzeciğim ben Orhan Gencebay’ı biliyorum. Onunda birkaç kez parçasını dinledim. Sesi güzel ve duyguluydu. Teyzeciğim, sizin zamanınızda aşkın güzel olduğunu söylüyorlar doğru mu? Biraz anlatır mısın?” isteğine kadın buruşuk yüzündeki sönük dudaklarını gererek gülümsedi. Gülümsemesiyle gözleri ışıldadı. “… Ah kızım ah! Bizim dönemin delikanlılarında cesaret nerdeeee!  Birçoğu utangaç ve kibardı… Onlar gözüne kestirdiği kızları uzaktan severlerdi. Hem onlar bize hiçbir zaman ‘sen’ demezdi… Genelde ‘siz’ diye hitap ederlerdi. Sevgili de olsanız, uzaktan sevmek ve sevilmek aşkların en güzeliydi. Ah o çeşme başları, su testisini doldurmak için saatlerce beklettiğimiz, eve geç kalınca da büyüklerimizden azar işittiğimiz yıllar, ne de güzeldi. O delikanlıların bakışları ve gözlerinin derinliklerinde sevgi,  sevecenlik ve koruma içgüdüsü vardı.” Kız duraksadı. Kendi aşklarını yargıladı. Erkeklerin bir konuşmayla ve bilgisayar ardında hemen cinselliğe yönelmelerine takıldı. Düşündü ve sonunda kızdı… “Hımmm..!” diyerek adımlarını başka radyoların yanında buldu.  Yaşlı kadın,  genç kıza Orhan Boran’ı anlatamamıştı ama yanına yaklaşan genç delikanlıya anlatmayı istedi.

Radyoları inceleyen delikanlıya:

“Evladım sen bilir misin Orhan Boran’ı?”

“Teyzeciğim bir ara bir belgeselde izlemiştim. Türkiye’nin ünlü radyocularındanmış.” Kadın:

“İşte bilen bir genç çıktı. Aferin sana. Her şeyi unuturum ama Orhan Boran’ın 1959 yılının Nisan ayının bir pazar sabahı dinleyicilerine “Yuki” lakabıyla şirin bir o kadar da garip sesli bir hayali yaratığı bize tanıttığını hiç unutamam. Meğerim o ilginç ses hızla dönen bir bant kaydından geliyormuş. Zira sesi ne çocuk sesi ne de yetişkin insan sesine benziyordu. Bununla bizi öylesine eğlendirirdi ki herkesi gülmekten kırar geçirirdi.”

Delikanlı:

“Teyze bir de Halit Kıvanç, diye ünlü bir maç spikeri varmış! Dedem anlatırdı onun nasıl usta bir spiker olduğunu. Tatlı ve yumuşak sesiyle maçı, adeta radyonun içinde yaşatırmış, öyle mi?”

“Evet evladım. Babam onu son dönemlerinde çok dinledi.  Hele dünya kupalarını bir anlatışı vardı,  babacığım heyecandan hop oturup hop kalkardı. İnanın Dünya Kupalarında Brezilya’yı İtalya’yı, Uruguay ve kupaların yapıldığı birçok ülkeyi Türkiye’ye getirirdi. O sıralar Pele diye Brezilyalı bir futbolcu vardı. Babam onun nasıl kıvrak bir oyuncu olduğunu söylediğinde ben maçtan anlamadığım halde yine de konuşmalarına ortak olurdum. Anlayacağınız  erkek kardeşim olmadığı için bu görevi ben yapardım. Rahmetli babacığımla birlikte özellikle Galatasaray-Fenerbahçe maçlarını hiç kaçırmazdık.  O zamanlar iki takım oyuncuları ve taraftarları birbirlerine rakip de olsalar,  temelinde dostluk vardı. Şimdiler gibi bir birine düşman gözüyle bakmazlardı. Her iki takımın oyuncuları maçtan sonra birlikte yemek yemeğe ve eğlenmeye gittiklerini,  babam söylerdi. Babam da hani sıkı Galatasaraylıydı… Her Cumartesi veya Pazar günü işte şu gördüğün radyomuzun başından ayrılmazdı. Rahmetli babacığımın özel bir köşesi vardı. Kuşlarına yem verdiği ve o zamanlar Vita yağının tenekelerine diktiğimiz birbirinden güzel çiçeklerimizin bulunduğu penceremizin önüne oturur, beyaz atleti arasından fışkıran pamuksu kıllarıyla divana uzanıp Halit Kıvanç’ın sesinden maçları dinlerdi. Hele Galatasaray gol attığında divandan bir fırlayışı vardı, babama bir şey olacak diye çok korkardık!  Ahhh! Güzel günlerdi be evladım,  güzel günlerdi…” diyerek yanına bakınca genç delikanlı da uzaklaşmıştı.

Kadın, radyoların üzerindeki tanıtım yazılarını pek seçemiyordu. Çantasından gözlüğünü çıkartıp bakınca birçoğunun üzerinde “ 1930 Grundig Alman Yapımı” “1940 İtalyan Yapımı” , “ 1958 yılı yapımı Philips marka” yazıları çoğunluktaydı. 1957 Yılı yapımı Alman marka uzun ve ışıklı radyo hala çalışıyordu. Onun önünde durdu. Yanına dikilen genç kadına; “İşte bu da halamların radyosuydu. Bu Radyo’da 1960 darbesini dinlemiştik. O sıralar Ankara radyosu darbecilerce birkaç kez el değiştirmişti. Menderes’in asılmasını da o dönemlerde ‘ajans’ denen haberlerden dinlemiştik. Halamlara gittiğimde en hoşuma gidende rahmetli halacığım ile Radyo Tiyatrosu’nu dinlemekti. Aman Allah’ım o seslendirmeler çok gerçekçiydi. Kapı çarpmaları, silah sesleri, sanki gerçekti. O dönemlerde elektriklerimiz de çok sık kesilirdi. Tiyatronun öyle güzel yerinde kesilirdi ki halamla sinir olurduk. Lüks lambasını yakıp tiyatro oyunu hakkında bir güzel yorum yapardık.  Allah’tan ertesi günü özeti olurdu da konuyu kavrardık.” 

Genç kadın, anlatılanları ilgiyle dinliyordu. Yaşlı kadın:

“Kızım Türkiye Radyolarının ilk spikerinin Tamburi Cemal Beyin oğlu Mesut Cemil olduğunu biliyor muydun? İlk radyo yayını da Eşref Şefik’in “..Alo Alo Muhterem dinleyiciler, burası İstanbul telsiz telefonu…” anonsuyla 6 Mayıs 1927 yılında Sirkeci Büyük Postanede başlamıştı. Bu yıllarda henüz kimsede radyo bulunmuyordu. Eskiden radyolar için postaneye bandrol ücretini yatırırdık. O yıllarda ücreti de o günkü paraya göre yüklüydü. Bazı aileler bu ücreti ödeyemezdi. Bandrolünü ödeyemeyenlerin radyolarının ne yapıldığını biliyor muydun?” dediğinde yanındaki genç kadın “nerden bileyim” anlamında dudaklarını bükünce yaşlı kadın; “O yıllarda bandrolünü ödeyemeyenlerin radyoları ellerinden alınıp PTT’ce mühürlenirdi.  Sahibi eğer parayı bulup öderse,  radyosu geri verilirdi.”  Yaşlı kadın, ses kaydı yapan sarmalı teybin yanında durdu. Babasını tekrar anımsadı. Yaz günü bahçelerin de kurulan sofrada dayılarının kadeh kaldırmaları arasında babasının “Yeşil Ördek Gibi…” şarkısını söylemesi, kulaklarını tırmaladı. İç geçirerek gülümsedi. Gözlerinin fersizliği ile tüm radyo ve pikapları tekrar inceledi. Adımlarını sergiden sürüyerek uzaklaştırmasıyla derinden gelen eski radyodaki Sevim Tuna’nın “Ağla gözlerim, ağla” yanık şarkısı kulaklarında yürüdükçe sonsuzlaşıyordu.

 Eski radyolar böyleyken, hafta sonları yorgunluğumuzu komşularımızla birlikte atmak için gittiğimiz,  sinemalara ne demeliydi?  Biz sevgi ve saygıyı Türk filmlerinin romantikliğinden öğrendik. Sanatçılarla ağlar, onlarla gülerdik. Hafta sonlarında sinemaya gitmenin beklentisi bir başkaydı!

 İlk televizyonu, dükkânımıza yakın ‘Grundig’ mağazasında gördük. Ona dokunamıyor, düğmelerine basamıyorduk ama vitrindeki beyaz eşyaların arasında farklıydı. Ankara Televizyonu’nun, deneme yayınlarını mağazanın önündeki kalabalıkla birlikte izlerdik. Mağaza sahibi, izleyenlerin çekirdek yemesine kızmazdı ama seyircilerde ne yapılacağını bilirdi. Yayın bitiminde dükkânın önü imece usulü hep birlikte temizlenirdi. Beyaz camdaki Ankara Gençlik Parkı’nın köprü manzarasına iki saate yakın sürekli bakılırdı. Resmin, ekranda aşağıya doğru kaymasına da bir anlam veremezdik. Yanımızdakilerden, ‘Acaba bantla yapıştırılsa olur mu?” diye söylenenlere gülerdik.  Resmin nasıl yansıdığı kafamızı kurcalardı. TRT’nin ilk haber spikerlerinden Zafer Cilasun’u ilk kez gördük. Daha sonra Erkan Oyal’ı izledik. Kendisi Orta Doğu Amme İdaresinde Asistandı. Bu enstitünün yayınlarını matbaamızda basmış ve düzeltmeler için birkaç kez yanına gitmiştim.

20 Temmuz 1968 gecesi özel bir gündü. Amerika tarafından gidilip gidilmediği tartışılan ‘Aya ayak basma’nın naklen yayınını bu mağazada meraklı bakışlar arasında izledik. O gece nutkumuz tutulmuştu, Henüz küçük kutunun ilginç dünyasının gizemini çözemeden, Astronot Nail Armstrong, Aya ayak basıyordu.

Aradaki mesafe bu kadar mı yakındı?

Serin gecelerde vitrinin önünde taburede, bazen de ayakta televizyon izlenmesini babam sonlandırmıştı. Mahallede ilk televizyonu alanlardan biri olmamız ayrı bir mutluluktu. Taksinin arkasına sıkı sıkıya bağlı gelen büyük kutuya, komşularımız pencere gerisinden merakla baktılar. Kapalı kutunun etrafında dört dönmüş, sevincimizden ne yapacağımızı şaşırmıştık. Evimizde önceden hazırlanan yerine özenle konuldu.  Anteni çatımıza yerleştirildi.  Karlamaların ardından gelen ve bir iki saat bile sürmeyen deneme yayını en sonunda evimizdeydi.   ‘Lütfen Televizyonunuzu Kapatınız’ uyarısıyla, babamın mobilyacı dayıma yaptırdığı sürgülü ve kilitli dolabın içine saklanırdı. Artık bu ekran bizi her hafta sonlarını iple çektiğimiz sinemadan ayırmıştı.  Bizleri tutsak edercesine her akşam karşısına esir almıştı. Ekranların olmadığı dönemlerde ezberlediğimiz masal ve fıkralar beynimizden yavaşça uçup gidiyordu. Komşularımız, televizyonumuzun her akşam, açılış sinyaliyle birlikte koltuk ve kanepelerimizdeki yerlerini alırdı. Arkadaşlarım ise halının üstünde uzun uzadıya elleri çenelerinde çocuk programlarının vazgeçilmezi pilli bebek kuklasını severek izlerlerdi. Artık gözler beyaz ekranda, ağızlarda ise, annemin yaptığı pastaların tadı vardı.   Meyveler ise gece haberlerine yakın verilirdi. “İyi geceler” dileğiyle tele- konuklarımız evimizden birer birer ayrılırdı. İlerleyen günlerde komşularımızın aldığı televizyonlar çoğalıyordu. Onun bizi misafirlerimizden ayıracağını bilemezdim. Sokağımıza yaklaşan taksinin bagajından inen büyük kutuları gördükçe, artık evimize kimsecikler uğramaz oldu.  Esiri olduğumuz televizyonumuzla baş başa kalmıştık. Annemin yaptığı pasta ve börekler bayatlayıp meyveler ise çürümüştü. Karşı komşumuz yaşlı İbrahim Amcanın karısı bile artık gelmez olmuştu. Bize geldiği günlerde, televizyonda neler olup bittiğini anlamazdı. Televizyonumuzun kapanma düğmesine basılmasının ardından ekranın gittikçe küçülen ve sonra nokta ile kayboluşuna yaşlı teyzemin “Abooo! Adamlar arka odaya geçtiler” sözünü arar olmuştuk.

Evimizin yine kalabalık olduğu bir gündü. Giriş katında yalnız yaşayan, Türkan teyzemiz, her akşam evimizin müdavimiydi.  Beyi de seneler önce ölmüştü.  Yabancı bir filmin öpüşme sahnesinde;  adamın, kadını alt dudağından kavrayıp iştahlı öpme sahnesi uzun sürünce utanıp filme bakmamak adına kafamı çevirmemle, bir de ne göreyim! Türkan teyzenin, kendi kendine dudaklarını öpme hareketlerine şaşırmıştım!  Misafir ve sohbet düşmanı televizyonlar, günler geçtikçe mantar gibi her evin bir odasına yetmezmiş gibi bu kez de diğer odaları teslim alıyordu.  Aileleri de birbirinden ayırmış ve suskunlaştırmıştı.  Zevkler ve renkler çoğaldıkta, herkes kendi odasında yalnızlığı paylaşıyordu. Ailede ne sohbet ne fikir alışverişi ne de aile bütünlüğü sağlanabiliyordu.

                        Gençliğimizin en büyük hobisi bilardoydu. Yaz aylarının düşük sezonlarında saati ucuz olduğu için dükkânımızın yakınındaki Şah kahvesi uğrak yerimizdi. Babamın iş dönüşü saatlerinde iki çırpıda bitiriverirdik üç top oyunumuzu. Hayatın ince noktalarını, isteka ile toplar arasında olduğunu tahmin edemezdik. Kemalettin Tuğcu’nun ezilenlerin hayatlarını yazdığı kitapların müdavimi olmuştum. Onları  sular gibi ezberlemiştim. Hatta bu kitaplar,  düşüncelerimize de  yansımıştı. Zira hep ezilenlerden yana olan tavrım hiç değişmedi. Teksas Tommiks ve Zagor gibi çizgi romanları yine ilgiyle okuduğum kitaplardı. Çelik Bilek, Profesör, Rodi ve Köfteciyi nasıl unutabilirim? İlerleyen yıllarda artık o kahramanları kendi haline bırakıp Türkiye gerçeklerini, felsefi ve ilmi eserleri okumak daha ilgimi çekmeye başlamıştı. Benim için sağ veya sol görüş, fark etmezdi. Bulduğum kitabı okumaktan zevk alırdım. Gençlerin, farklı yerlerde zamanlarını öldürdüğü ve asileştiği dönemlerde ben, gazetelerde beğendiğim köşe yazılarını kesip defterime yapıştırır sonra da onları bir kez daha dikkatlice okur ve önemli yerlerini de not alırdım.

Sonradan açtığımız matbaamızda kitaplaşacak eserlerin orijinali dizmek, tashihler için yazarların evlerine götürmek edebi dünyama çok şeyler katıyordu.  Çoğu SBF’nin öğretim üyeleriydi. Onlar genelde Ankara’nın en modern semtlerinde otururlardı. Evlerinin iç tasarımları da çok hoştu. Özellikle çalışma odaları farklıydı. İçerisi, dükkânımızdaki kitapları aratmazdı. Modern tablolar ve masa üzerindeki evrak dağınıklığı, ‘işte ben bir bilim adamıyım’ dercesineydi. Bombalanarak öldürülen Prof Dr. Muammer Aksoy, Amerikan Emperyalizmi üzerine yayınları olan Prof.Dr. Türkkaya Ataöv ve o zamanlar asistan olan İlber Ortaylı ve Radyo ve Televizyon üzerine çalışmalarıyla ünlü merhum Prof Dr. Ünsal OSKAY’nın evleri en çok hoşuma gidenler arasındaydı.

            Ah o benzin ve kurşun kokulu matbaalar acaba neden Osmanlıya geç gelmişti? Neden insanlarımız kitaplardan mahrum bırakılıp cahil kalmışlardı? Buyurun gerçeklere:

Bağdat seferinin ardından IV. Murat vezir ve saray erkânını toplayıp zaferin şerefine emir verdiğinde Topkapı Sarayı’nın içine Bağdat Köşkü bir yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştı. Çinilerle donatılan bu binanın iç tasarımı da muhteşemdi. Boğazın ihtişamlı sarayında Padişah IV. Murat, İran seferine çıkacağı gün, her zamanki gibi erkenden kalktı. Sabah namazını kılıp pencereden gökyüzüne uzunca baktı. Martıların keyifli uçuşlarını seyretti.  Aklından geçen savaş planlarının ardından Divan-ı Hümayun’un bulunduğu makamına geçip düşünceli bir halde tahtına oturdu. Kapıda bekleyen vezirini el işaretiyle yanına çağırdı: “Bünyamin Efendiyi…”  demesiyle vezir,  haşmetlisinin ne demek istediğini anlamıştı. Eğilerek selamını sunup saygıyla geri geri kapıdan çıkmasıyla birkaç dakika içinde asıl adı Benjamin olan ancak Müslüman olduktan sonra ‘Bünyamin’ ismini alan Bünyamin Efendi, padişahın huzurundaydı. IV. Murat:

“Bünyamin Efendi tezden Ehl-i Kalem’e emir oluna, oradan 1000 altın alına ve Hollanda’ya gidile…”

“Hayırdır haşmetlim…”

“Matbaayı Osmanlı’da kuracağız. Daha önce elçimizi Hollanda’ya göndermiştim.   Anlaştık. Sen yalnızca Willem Janson Blaev’in imalathanesinden teslim alıp  deniz yoluyla saraya getireceksin.”

Bünyamin Efendi eğildiği yerden başını kaldırmadan “Emrin olur haşmetlim” diyerek geri geri kapıya yaklaşıp tekrar selamını verdikten sonra padişahın huzurundan ayrıldı. Deniz yoluyla Hollanda’ya indiğinde,  1639 yılının 17 Mayıs günü Osmanlı’nın İran, Irak ve Ermeni sınırını belirleyen Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalanmıştı. Altmış yıl süren İran- Osmanlı Savaşları da sona ermişti.

Hurufatlarıyla birlikte tahtadan yapılmış matbaa makinesi gemiye yüklenip Osmanlı topraklarına girmesiyle Osmanlı’nın Girit sorunu da iyice alevlenmişti. Akdeniz’de güvenliği sağlamakla görevli Ali Piçinoğlu komutasındaki Cezayir ve Tunus donanması Avlonya limanına demir atmıştı.  Venedikliler komutanları Marino Capello yönetimindeki donanmasını Ali Piçinoğlu üzerine gönderip gemileri topa tutunca  IV. Murat bu duruma çok sinirlendi. “Venedik’le ilişkiler kesile…” diye emir vermesiyle Osmanlı topraklarındaki Venediklilerinde işi zorlaştı. Onlar için ölüm fermanı çoktan verilmişti. Bu arada  IV. Murat’ın sağlığı da gittikçe bozuluyordu. Padişahın amacı, sağlığı düzelince hemen Venedik’e sefer çıkartıp intikam almaktı. Ancak devreye giren Musa Paşa,  Venedik’le yapılan anlaşmayla Cezayir ve Tunus gemilerinin Osmanlı limanlarında barınabileceğine dair anlaşmaya imza attı.  Venedik’ten 250 bin altın savaş tazminatını da koparmıştı. Sırlar içinde hazırlanan Venedik’e saldırı planlandığında IV. Murat’ın durumu gittikçe kötüleşiyor, damla hastalığı her tarafını esir alıyordu.  1640 yılının Şubat ayının 8’ini 9’a bağlayan gecesi öldüğünde,  25 yaşına kadar öldürülme korusu içinde günlerini geçiren en küçük kardeşi Sultan İbrahim,  diğer namı adıyla Deli İbrahim,  Annesi Kösem Sultan’ın isteği üzerine 9 Şubat’ın sabahında tahta oturur. Ülkede iç karışıklıklar gittikçe alevlenir. Bir köşede unutulan matbaa makinesinin faaliyete geçeceğini öğrenen gericiler ile işlerine sekte vurulacağını anlayan hattatların heyet sorumlusu,  Sultan İbrahim’e:

“Haşmetlim, elin gâvurundan Osmanlı topraklarımıza matbaa aleti getirmişler. Bu aletle birde Kuran-ı Kerim basacaklarmış. Günahtır! Dinimizce caiz değildir!”  dediğinde, İbrahim Sultan:

“Gelen matbaa aletini hemen sarayın demirci başısına teslim edip bu ucube eritile!” buyruğunu vermesiyle birlikte matbaa makinesi apar topar saray demirci başının bulunduğu yere götürülür.

Demirci başı, karşısındaki alete garipçe baktı:

“İyide ben bunu nasıl eriteceğim? Bu demir değil ki!  Ağaçtan yapılmış… Yakayım mı?”

Sarayın Ehl-i kalemindeki görevli:

“Vallahi ne yaparsan yap  padişahımızın emri, bunu yok edecekmişsin…”

“Tamam, şu köşeye yerleştirsinler. Ben gerekeni yaparım.”

Matbaa makinesi hurufat kasasıyla birlikte demirci başının bulunduğu mekândadır. Demirci başı matbaa makinesinin etrafında birkaç kez dolaşıp inceler. Makineye neler yapılacağını bilemez. Kafasını iki tarafa sallayıp: “Kim yapmış bu biçimsiz aleti?” diyerek sandığın içindeki hurufatları incedi. Tersine düzüne baktı.  “Allah! Allah!!” diyerek, ucunu kızarttığı demiri geniş pazılarının kuvvetiyle dövdü. Alnındaki terleri silerken gözü de tekrar matbaa aletine takıldı. “Şeytan işimi midir nedir?” diyerek çekicini kızgın demire sürekli vurdu.  Kapıda beliren gölgeye baktı. Alnında biriken terini siyah kıllı iri koluyla sildi. Gözlerinin üstüne düşen ter damlacıklarıyla güneş ışığının karışımı arasında hiçbir şey göremedi. Bir kez daha gözlerini ovuşturup baktı. Karşısında, çarşı eşrafından Abrahamdır. Dedesi İspanyol’du. (Padişahın fermanıyla Yahudiler,  Müslümanlardan daha şatafatlı giyinmeleri istenmediğinden Abraham’ın imkânı olmasına rağmen üstündeki giyecekleri  gösterişsizdi.)  Abraham, kafasındaki Boneta tipi şapkası ve onun altında renkli bir türbanla çevirili çehresiyle beline bağladığı ve dizlerine ulaşan kuşağı ile bol şalvarı üstündeki geniş kollu alımsız mor cübbesinin uzunluğu siyah ayakkabılarını gizlemişti.  Zaten Tevrat’ta “Oturduğun Mısır diyarının veya seni götürdüğün Ken’an topraklarının alışkanlıklarını taklit etmeyeceksin ve adetlerini uygulamayacaksın” demişti. Buna uymuştu. Abraham, “Selam usta” diyerek içeri girdi. Demirci başı önündeki kızarmış demire son kez vurup kenara koydu. “Hoş gelmişsen Abraham, buz gibi şıra versem, içer misin?  teklifiyle köşedeki testiden bakır maşrapaya şırayı doldurup Abraham’a uzattı.  Abraham, şırayı bir dikişte içti. Cebinden çıkardığı mendiliyle ağzını silip demirci başına:

“Kuzum şu köşede duran nedir ki?”

“Padişahımızın emriyle geldi. Onu eritecekmişim…”

Abraham gülerek:  “Hiç ağaç erir mi be kuzum?”

Demirci başı ocağı elindeki uzun çubukla alaşağı edip karıştırdı.

“Ben de şaşırdım. Önce demir zannettim. Değildi. Emir emirdir. Onu parçalara ayırıp ocakta yakarım” yanıtına Abraham:

“Yakacağına bana sat.”

“Ne yapacaksın ki?”

“Sen sat. Ver elini,  kaç altın istersin?”

Altın sesini duyan demirci başı gülümsedi. “5 altın” dedi. Abraham:

“Kuzum pahali degil mi? Al sana 3 altın.”  diyerek belinden çıkardığı kesecikten üç altını demirci başının eline bıraktı.  İki el sıkıştı. Abraham’ın kolu acımıştı. Kolunu tutarak hızla demirci başının yanından ayrıldı. Ona “Bekle geliyorum” dedi. Bir saat sonra geri dönen Abraham, getirdiği at arabasıyla matbaa makinesiyle hurufatların bulunduğu sandığı alıp uzaklaştı. Abraham, daha önce görüştüğü ve kendisinde tahtadan bir matbaa makinesi olduğunu ve onu satmak istediğini söyleyen Cenevizli tüccara:

“Şu gördüğün değerli makineye ne vereceksin?”

“Bu nedir ki?”

“Matbaa makinesi ve hurufat sandığı…”

“40 Altın”

“Olmaaaaz! Çok kıymetli, henüz bu topraklarda bir tane…”

“Sen ne istiyorsun?”

“50 altın ver,  anlaşalım…” sözü ikisini de mutlu etmişti.

Venedikli tüccar, at arabacısına,  üstündeki makineyi rüzgârdan korunaklı geniş ve derin olma özelliğiyle İstanbul’un en işlek limanı olan Haliç’e götürmesini söyledi. Limanda bekleyen İspanyol yapımı 1600 tonajlı kadırga gemisinin kürekçileri at arabasından aldıkları matbaa makinesini gemiye yüklerken diğer görevlilerde Avrupa’ya gidecek malzemeleri gemiye yüklüyorlardı. Cenevizli tüccar oldukça kararlıydı. Matbaa makinesini İspanya topraklarına indirme zahmetine katlanmadan öylece gemide bıraktı.

Gemi bu kez İspanya limanından yüklediği mallarla birlikte uzun yolculuğa hazırdı. Korsanlardan sıyrılan gemi kendisini  kırk dört metre genişliği,  altmış metre uzunluğu ve en sığ derinliği üç yüz yirmi dört metreyi aşan Cebeli Tarık Boğazı’ndan süzülerek Atlas Okyanusu’nun hırçın sularına bıraktı. Yolculukları oldukça uzun ve aylarca sürdü.. Geminin ambarı tıka basa yiyecekle doluydu.  Bu uzun yolculukta en zahmetli görev, geminin en alt bölmesindeki kürekçilerdi.  Matbaa makinesi Haliç’te yüklendiği gibi köşesinde durmaktaydı. Gelip geçen kürekçiler bu garip alete bakıp bir şeye benzetemeyince, meraklarından tüccara sormadan yapamadılar. Cebelitarık geride kaldığında geminin etrafında yalnızca denizin dalgaları ve güneşin parlayan yüzü vardı. Akşam vakti kürekçiler oldukça yorgundu. . Kaptan onları dinlenmeye gönderdiğinde, gemide denizin durgun sularında öylece hareketsizdi. Cenevizli tüccar, yüklediği mallarını kontrol edip güverteye çıktı. Gökyüzüne baktı, ayla bulutlar kovalamaca oynar gibiydi.  Hasırdan yapılmış sedire uzanıp görebildiği yıldızları seyrederek uykusuna daldı.

Kaptan, şafak vakti kürekçileri tekrar görev yerlerine göndermesiyle rüzgârda hafiften esmeye devam ediyordu. Kaptan, gökyüzüne bir kez daha baktı. Bulutların kararmasının ardından neler getireceğinin tecrübesindeydi. Koşarak kürekçilerin bulunduğu bölüme indi. Ortaya konuştu:

“Gökyüzünü iyi görmüyorum! Hava fena patlayacak gibi! Rüzgâr şiddetlendiğinde benim emirlerimi bekleyin…” sözüne,  kürekçi başı:

“Tabi ki efendim…” dediğinde yağmur damlaları da hızlanmaya başlamıştı. Rüzgârın ve yağmurun birbirine karışmasıyla gökyüzü zifiri karanlıktı. İçeriyi aydınlatan yalnızca yağlı kandilin çıkardığı cılız ışıktı. Herkes İsa’sına dua etmeye başladı. Denizin gittikçe kabarmasıyla geminin önü metrelerce yukarı çıkıp birden aşağıya indiğinde geminin içi de alaboraydı.  Kaptan, emrindekilere rüzgârın yönüne göre yelkenlerin yerini değiştirilmesini isterken, kürekçilere ise neler yapılması gerektiğini gırtlağını patlatırcasına komut veriyordu. Kaptan, havanın sertliğine rağmen ter içindeydi. Neyse ki yağmur uzun sürmeden kesilmiş,   rüzgâr ise hafiflemişti. Deniz hırçınlığını çabuk terk etmişti.  Kaptan, “Tanrımıza şükürler olsun. Çabuk atlattık… Biraz daha devam etseydi denizin dibini hep birlikte boylamıştık!” dedi. Kürekçiler ise istavroz çıkartarak gökyüzüne kaldırdıkları elleriyle Tanrısına minnet duygusu içindeydiler.

Kaptan, gemisini korsanların 1400 yılından beri cirit attığı Karayiplerden sağ sağlim geçirip adaya yaklaştırdığında limanımsı bir bölgeye demir attı. Kürekçiler ile yelkencilerin yorgunluğu yüzlerinden belliydi. Kollarını ovuşturarak adaya indiklerinde nereye geldiklerini kaptana sordular. Kaptan:

“Bu adaya ‘Turc’ diyorlar.”  Cenevizli tüccar:

“Kaptan şu bildiğimiz Osmanlı Türkleri mi?”

“Evet, Osmanlı denizcileri yalnızca Akdeniz’de korsanlık yapmıyorlardı. Onların Cebeli Tarık’tan öteye geçmediğini söylerler ama bence dünyaya da açıldılar. Zira Osmanlının ünlü denizcilerinden Piri Reis’inde çizdiği o meşhur haritada bu adaların ismi de ‘Grand Turk’ olarak geçer.  Hatta haritada bu bölgenin üstünde kayık resmi bile vardır. Birde bizim denizcilikteki haritalarda tehlikeli bölgelere “X” işareti belirtilirmiş. Bu da  ‘Turk”  adı ile sembolleşmiş. Zira Osmanlı gemilerinin mürettebatı Türk ve çoğu da açık denizlerde korsanmış… ”

Tüccar:

“İlginç, yani  ‘Turk’  adı tehlikeymiş anlaşılan!” Kaptan:

“Bu bölgeye ilk gelen İspanyol gemisi 28 Şubat 1596 yılında Havana’ya demirlediğinde mürettebatın 45’i Müslüman bazılarının adları da Türk ismiymiş. Birçoğunun da Batı Karadeniz ve Batı Anadolu taraflarından geldikleri söylenir.”

Tüccar kafasını kaşır ve sorar:

“Adanın ilk yerli halkı kimlermiş?”

“1492 yılında Kristof Kolomb’un yenidünyaya ayak bastığı yerin ‘Turk’ adaları olduğuna inanırlarmış. Ancak adanın ilk yerli halkı ‘Taino’ Kızılderilileriymiş.  Avrupalılar buraya gelince bu yerli halkı ya öldürmüşler ya da kendilerine köle olarak kullanmışlar.”

“Kaptan,  denizlerde usta olduğun kadar tarihle de aran hiç fena değilmiş!”

“Kaptanlık yalnız gemi kullanmak değil üstat. Gittiğin yerleri de iyi bilecek ve araştıracaksın. Haydi, birlikte adayı gezelim. Mürettebat  bu arada  soluklansın zira daha gidecek epey yolumuz var.”

Kaptan, gemi mürettebatını toplayıp neler yapılacağını ve ne zaman yola çıkılacağını söyledikten sonra adanın içine tüccarla birlikte gezintiye çıktı. Adanın tropikal iklimi nefesleri açıyordu.  Arazi yapısı oldukça alçak ve büyük bataklıklarla çevrili olsa da palmiye ağaçlarının tepesindeki tropikal meyvelerin albenisi vardı. Kaptan,  ağaçların bol ve egzotik olan bölgenin dar ve nereye gittiği belli olmayan bölümünde ilerlerken ürperdi. Tüccara:

“Daha fazla ileri gitmeyelim ne dersin?  Yoksa gemimiz olduğu yerde çakılı kalır.”

Tüccar, dizlerini ovarak;

“Doğru söylüyorsun kaptan. Ben de yoruldum. Hem dinlenip hem de meyve toplayalım. Zira erzak azaldı. Kürekçilere enerji lazım!”

Kaptanla tüccar birlikte yüksek bir tepeye çıktılar. Ağaçların dallarına yaklaşarak meyveleri topladıklarında güneş de batmak üzereydi. Derme çatma evlerin bulunduğu alana geçtiklerinde yerli halk evlerindeydi. Kaptan gözüne kestirdiği bir evin açık kapısından içeriye baktı.  “Kimse yok mu?” diye seslendi. Esmer, üstü çıplak,  altında yalnızca kirlenmiş şortuyla çelimsiz bir adam kır saçları ve kırışık alnının altında gülümseyen gözleriyle misafirleri içeriye buyur etti.

Kaptan:

“Uzun yoldan geldik. Bir ay sonra Güney Amerika sahillerine inip yüklerimizi boşaltmamız lazım. Bu gece evinizde kalabilir miyiz?” isteğine yaşlı adam, gülümseyerek İspanyolca   “Evet” dedi.  Sonra da yatacakları yeri gösterdi.

Tüccar, uzun yolculuğun verdiği yorgunluğu bir gecede üstünden atmıştı. Sabah erkenden uyanıp dışarıya baktı. Bambu ağaçlarının yapraklarıyla çevrili bahçeye gelen büyük papağanın renklerine bayıldı.  İçinden keşke alıp İspanya’ya götürebilsem” dedi. Pencerenin önünden kaptana seslendi. Onu da uyandırdı.  Giyinip yaşlı adama teşekkür ettiler. Söz verdikleri saatte mürettebatla birlikte gemiye geçtiklerinde güneş tepelerindeydi.

Adanın sahil şeridi sakindi. Rüzgâr hafif esiyordu.  Geminin demiri sulardan kurtulmasıyla kürekçiler de olanca kuvvetiyle gemiyi hareket ettirmişlerdi. Adadan toplanan tropikal meyveler, ambarda matbaa makinesinin yanındaki sandıklardaydı. Tirşe rengi denizin berraklığında gemi derin sulara doğru süzülürken çevredeki balinalarda serenat yapıyordu. Gece gündüz yolculuk herkesi bitap düşürmüştü. Kaptan,  geminin güvertesine çıkıp ileriye doğru baktı. Gördüğü adayı hemen tanıdı. Yanına gelen tüccara:

“İşte burası da I. Manuel Rodriguez Adası” dedi. Tüccar:

“Ben de hatırladım. Artık gide-gele yolları ezberledim.”

“Erzak ve su takviyesi yapmamız lazım. Malum kürekçiler…  Zaten tayfalardan birkaç tanesi vebadan hastalandı, ölenlerde oldu… Onları da denize attık…”

Kaptan, aldıkları erzakı ambara yerleştirirken gözü köşedeki matbaa makinesiyle hurufat kasasına takıldı. Tüccara:

“Erzaka yer açmamız lazım. Bu alet işine yarayacak mı? Yaramazsa denize atalım gitsin. Ne dersin?”

“Sen bilirsin kaptan. Önemli olan yiyecekler. Gönder bir kaç tayfayı da ucubeyi denize atalım.”

Matbaa makinesi üç tayfanın homurdanmaları arasında hurufat sandığıyla birlikte denize atıldı. Batmadan suyun üstünde sürüklenerek sahile vurduğunda tarih 1641’di.

Adanın berberi papaz Jose Martinez,  yoğun işlerinin ardından  sahile dinlenmeye gitti. (Beynindeki düşüncelerden arındığı tek yerdi orasıydı.)  Papaz, öyle sakin birisi değildi. Zaman zaman çevresindeki gelişmelere kızıyor, kızmasıyla kalmıyor eleştiriyordu. Din adamının daha sakin ve güler yüzlü olması istendiğinden sırf bu siniri yüzden papazlıktan el çektirilmişti. Aslında sorun, onun sinirli olduğu değildi. O,  ‘Tanrının nimetlerini insanlara eşit dağıttığını ancak buna uymayan zenginlerin daha zengin, fakirin ise daha fakir olacağını ve insanların zenginleştikçe Tanrı’dan o derece uzaklaşacağı fikrini her yerde bahsediyordu. Ancak Martinez’in savunduğu en önemli görüş ise, fakirlerin durumuydu. Onlara kızmıyor değildi. Fakirlerin sessiz kaldığını ve Tanrının kendilerine sunduğu nimeti beğenmediklerini ve bu uğurda savaşmaya değer bulmamakla Tanrıya karşı geldiklerini söylüyordu. Gerçek dindarların ‘fazla malı varsa paylaşmalı, az malı varsa ihtiyacı kadar almalı’  diyordu. Yani Martinez kendisine bahşedilmiş her şeyi kullanmayı Tanrıya ibadet olarak görüyordu.

Martinez yine böylesi düşünceler içinde sahilde gezinerek çıplak ayaklarını sularla buluşturup rahatladı. Acıkmıştı. Ağacın gölgesine geçip muzunu bitirdi.  Denizin sonsuzluğuna gözü daldı.  Sahilin elli metre ilerisinde yüzen bir cisim gördü.  Şaşırdı. Merak etti. Biraz bekledi. Dalgalar gördüğü cismi kendisine doğru sürüklüyordu. Matbaa makinesi devasa boyutu ve hurufat sandığıyla kıyıda ayaklarının dibindeydi.  Makineyi bütün kuvvetiyle çekmeye çalıştı. Ancak beceremedi. Onu bırakıp hurufat sandığını zorlansa da kenara çekmişti.  İçini açınca harflerin ters olmasına anlam veremedi.  Sandığı inceledi. Üstünde kilit yerine nal takılıdır. Nalı birkaç hamleyle çıkarttı. Kapağı açmasıyla ahşaptan yapılma harfleri inceledi. Harflerin neden ters olduğunu hemen kavrayamadı. “M” harfini alıp avucuna bastırmasıyla eline düşen izin ne anlama geldiğini anlamıştı. Dükkânının çevresinden kendisini seven beş genci alıp  matbaa makinesinin yanına geldi. Aleti, hurufat sandığıyla birlikte berber dükkânına getirdiler. Bakımını yapıp bulduğu birkaç kâğıtla baskı yapmak istedi. Ancak sorun mürekkeptir. Mürekkebi bulsa kâğıdı, kâğıdı bulsa mürekkebi bulamadı. Çevresindeki bilgin kişilere kâğıt hakkında bilgi aldı. Araştırdı. Adalarına uğrayan Uzakdoğulu denizcilerden aldığı bilgilerle  incelttiği odun parçasını,  ıslanınca kayganlaşan ve eli tahriş eden beyaz bir maddeyle birlikte sirke ve nişasta katarak kaynattı. İçine sığır kemiklerini de ilave ederek kaynatma işlemini bir hafta daha sürdürerek sonunda kazanın üstünde biriken pelteleri kuruttu.  Bulduğu kâğıt pis koksa da Martinez’in işine yaramıştı.

Martinez, kâğıdı bulmuştu. Sevinçliydi.  Artık neler yazacağını kafasında tasarlıyordu. Özellikle İncil’den bölümler yayımlayarak çevresini bilgilendirmek istiyordu. Derlediği günlüklerini basarak okuyacaklarla biran önce paylaşmak istiyordu. Hayalinde basacağı kitabın adı bile hazırdı. “Kubbenin Altındaki Gerçekler”  Martinez İncil’in Yaratılış bölümünün 1. Babından alınma Latince olarak hurufat sandığından şunları diziyordu. “… Ve Tanrı insanı kendi görüntüsünde  erkek ve dişi olarak yarattı…” Martinez, “Tanrıyı anlamanın kendimizi anlamadan geçeceğini ve insanların doğuştan iyi ve günahsız olduğuna inanır” gibi yazdığı fikirleri  256 adet sayfaya bastı.  Yanındaki yardımcısıyla birlikte bastıklarını adadaki evlere dağıttı. Para veren elleri geri iterek, yaptığı işin bedava olduğunu belirtti. Ada valisinin kendisini engelleme girişimlerine ve bunlara karşı verdiği mücadeleye rağmen Martinez inatla İncil ve yorumlarını açıklama mücadelesini sürdürdü. İnsanların onun anladığı biçimde ‘hak yoluna’ ereceklerine inanmaya davet etti.  Ancak 1661 yılına girildiğinde artık Martinez’in gözleri görmüyor, okuyamıyor ve yazamıyordu. 1664 yılının sonbaharında sessizce öldüğünde son bastığı kâğıtları  mezarının üstünde duruyordu…

Haritada adı Turc and Caicos İsland yani Turk ve Kaikos Adalarına bağlı Cockburn kasabasının kordon boyundaki küçük ve eski binasındaki müzenin Müdürü Arkeolog Nikel Sadler, IV. Murat’tan başlayan ve Papaz Martinez’in ölümüne  kadar anlattığı hikâyesini sonlandırdığında kafiledeki Aysel, gözyaşlarını tutamadı. Arkadaşıyla birlikte hikâyenin etkisinde kalarak bara geçtiler. Soğuk biralarını yudumladıklarında yanlarına gelip kendileriyle tanışan Smith isimli yaşlı adamın anlattıklarına kulak verdiler.

Yaşlı adam:

“Atalarınızın ayak bastığı toprakları görmek istediniz,  değil mi?”

“Evet, müze görevlisi Arkeolog beyefendi bize öyle bir tarih anlattı ki etkilenmemek mümkün değildi.”

“Evlatlar, işte şu gördüğünüz ada topraklarını kimler ele geçirmek istemedi ki! Korsanlar mı sığınmadı adalarımıza, kabileler mi yerleşmedi. İspanyollar keşfettikten sonra Fransız ve İngilizler’de sahiplenmek istemişler. Aralarında yaptıkları savaşlarla ada gel-gitler arasında sürekli el değiştirmiş. En sonunda adayı İngilizler ele geçirmiş. Adanın ismini değiştirmeye kalksalar da halk istemediğinden bunu başaramamışlar ama sonunda ay yıldızlı bayrağını değiştirmişler. Şimdi İngiltere’ye bağlıyız. Eskiden bir yönetim vardı. Sormayın gitsin!  Neler çektirdi bizlere neler! Ben o zamanlar gençtim. Geçim şartları oldukça zordu. Okyanus ötesinden gelecek gemileri bekler, ürettiklerimizi gemi tayfalarına satarak geçimimizi sağlardık. Bazen de takas ekonomisiyle gemiden gelen mallarla değiş-tokuş yapardık. O zamanlar mutluyduk. Ne olduysa başımıza bir yönetim geldi. Her şeyi alt-üst etti. Astığı astık, kestiği kestikti! Bütün kanunları kendi lehlerine çıkartarak, fakir insanların bir anda kâbusu oldular. Kendileri ve akrabaları zenginlik içinde yaşadılar.”

Aylin’in yanındaki erkek arkadaşı Ege sırtındaki haki renkli çantayı ayaklarının dibine alırken içinden, ‘demek ki dünyanın her yerinde yönetimler insanların hayatlarını zorlaştırıp kendi çıkar çevresi için yapabiliyormuş’ diyerek yaşlı adamın anlattıklarını dikkatle dinlemeye devam etti.

Yaşlı adam:

“Biliyor musunuz yıllar önce bu adaya geldiğimde onların yönetiminde hiçbir şeyden habersizdim. Adanın ileri gelenlerini bu yönetim hep hapislerde çürüttü. Bizlerin okumaması ve aydınlanmaması için elinden geleni yaptılar. Televizyonu bile getirmek istemediler ama artık halk iyice hayıflanmaya başlayınca bir kanal kurdular onu da kendi propagandalarına alet ederek halkı  uyuttular.”

Aylin ağzı açık kafasını kaşıdı… Yaşlı adam anlattıkça sinirleniyordu.  Smith,   kendisine bakanlara aldırış etmeden heyecanla anlatıyordu. “Adın Aylin’di değil mi kızım. Evet Aylin, adalı olarak bunlara bir ‘dur’ demek lazımdı. Aramızda birkaç kişi toplanıp demokratik haklarımızı kullanmaya kalksak, polisler coplayıp birçoğumuzu içeri alıyorlardı. Gerçi o zamanlar demokrasi nedir bilmezdik ki! Bizim yaptığımız yalnızca, yapılanlara isyan etmekti. Artık ne olacaksa olsun dedik! İçeri aldıklarını öyle kolay kolay da bırakmıyorlardı. Çıkanlara da ne iş, ne de yaşama hakkı veriyorlardı. İşte ben de onlardan biriyim. Öyle mücadele ettim ki bedelini az kalsın canımla ödüyordum. Artık yaşım ilerleyince her şeye kahredip kendimi başka adalara attım. İngilizler gelince ne yaptılar biliyor musunuz? Ege, “Ne?” diyebildi. Adam, önündeki biradan bir yudum daha alıp:

“Evlatlar, İngilizler adayı ele geçirdiğinde önce eski yönetimin başını tutukladılar. Baskıcı bütün yönetimi bağımsız bir mahkemede yargıladılar. Yolsuzluk ve rüşvetten uzun süreli bir hapis kararı verdiler. Adamlar hapisten çıkınca adayı terk etmek zorunda kaldılar.  Bu arada halk da onların yüzünden oldukça cahil kalmıştı.

Aylin:

“Ama gezdiğimiz ve halkıyla konuştuğumuz kadarıyla adadakiler aydın. Herkesin elinde bir kitap var! Hiç durmadan okuyorlar. İnceledim, eğitiminiz, tarımınız, adaletiniz, sağlık işleriniz iyi düzeydeymiş. Adanız pırıl pırıl… Herkesin işi var. En önemlisi de huzurlu, neşeli ve güler yüzlüler… Üstelik hiç hırsızlık ve kötü olayda  olmuyormuş… ”

Adam gülümsedi.

“Hiç sorma kızım bu ortamı kolay kazanmadık.”

“Nasıl başardılar?”

Yaşlı adam,  birasının son yudumunu bir dikişte bitirdi. Bardağın boşaldığını gören Ege garsona: “Amcamın birasını tazeler misin?” diyerek adamın dudaklarından dökülenleri dikkatle dinledi:

“İngilizler yönetimi ele geçirdiğinde ilk işleri adadaki cahilleri tespit etmek oldu” dediğinde Aylin söze girdi:

“İnsanların cahil olduğunu nasıl anladılar, cahillikleri alınlarında mı yazıyordu?”

“Kızım, cahili anlamak zor değil. Birkaç basit soruyla hemen kendilerini ele verirler. Görevliler, ev ev dolaşıp çok basit sorularla anket yaptılar. Sordukları öyle basitti ki inanın ilkokula giden çocuklar bile yanıtlardı  ama birçok insan bilemedi. Hem nereden bilecektik. Önceki yönetim bizim bilinçlenmemizi istemedi.  Her şeyi öğrenmemizden korktular. Şu gördüğün kasabaya o dönemde ne kitap ne de gazete giriyordu. İşte o görevliler bir gün tespit edilen bütün cahilleri bir merkezde topladılar.”

“Desenize Hitler’in toplama kampı gibi!”

“Olur, mu? Hiç de öyle değildi.  Büyük bir kütüphane düşünün, içinde kitaplar derya gibiydi. Etrafı korumalıydı. Kaçmak mümkün değildi. Altı bini aşkın cahil vardı bu kamplarda.”

Ege:

“Cahilleri zorla mı okuttular?” Adam:

“Dur heyecanlanmayın, anlatıyorum. Nerde kalmıştık? Ege: “…kampta altı bin kişi demiştiniz…” Adam:

“Evet, yeni yönetim bize öyle güzel kalacak yerler yapmış ki inanın kampımız çok lükstü. Yalnız kaldığımız odalarda ekran diye bir teknoloji yoktu. Bizi burada bir yıl eğittiler.”

“Ama bu zorla baskı değil mi? Hitlerin zamanından ne farkı var ki yapılanların!”

“Cahil insanların dünyaya çok zarar verebileceklerini söylediler. İster köylü olun, ister şehirli ne iş yaparsak yapalım, bilinçli olmayı öğrettiler. Ben hayatımda elime hiç kitap almamıştım. Gazete nasıl bir şey bilmezdim. Bize önce okuma- yazmayı öğrettiler. Daha sonra kütüphaneyle tanıştık. Binlerce kitabı raflarında görünce şaşırdık. Yaklaştık, onları tek tek kokladık.  Raftan bir kitap seçip kapağına baktığımda “ The Merchant Of Venice/ Yani “Venedik Taciri” adlı kitap ilgimi çekmişti. Yazarına baktım Wıllıam Shakespeare yazıyordu. Önce yazarın kim olduğunu öğrenmek istedim. İngiliz yazarın sahnelenmiş birçok oyunu varmış. En ünlüsü de, Romeo ve Juliet ile Hamlet’miş. Bu ünlü yazar 1580’lerde gençken Thomas Lucy adlı nüfuzlu bir yargıcın arazisine gizlice geyik avlarken yakalanmış. Shakespeare kendi borçlarını ödeme hususunda çok titiz davranmasa da başkalarının ona olan borçlarını kapatmalarında hayli ısrarcıymış. Rafları dolaşırken Rus yazar Leo Tolstoy’un birkaç ciltlik ‘Savaş ve Barış’ ve hemen yanındaki “Anna Karenina” kitaplarını görünce içindekileri merak etmedim,  desem yalan olurdu. Bir kitabında yazarın güncesine takıldım: Tolstoy, “Savaşta adam öldürdüm. Düelloda karşımdakiyle dövüştüm. İskambilde kaybettim. Köylünün alın teriyle ürettiği malı heba ettim. Köylüyü zalimce cezalandırdım. Havai kadınlarla âlemler yaptım ve insanları kandırdım. Yalan dolan, soygunculuk, her türlü aldatma, içki, şiddet, cinayet… İşlemediğim tek bir suç olmadı.”  Tolstoy’un not defteri ölümle takıntılı bir insan tablosunu ortaya koyar… diye devam ediyordu. Yaşantısı ilginç geldi… Bütün ciltleri bir solukta okudum. Hele Fransız Kafka’nın eserlerini hiç unutamam. Kafka’da ilginç yazarlardan biriymiş. Sıska bedeni ve kas yapısından utanan Kafka, bugün ‘negatif beden imajı’ diye adlandırılan bir sorunla boğuşmuş. Günlüklerinde dış görüntüsünden ne kadar nefret ettiğini yazıyormuş. Bunu romanlarında da hissetmiştim. Yine günlüğüne yazdığı bir yazıda, geviş getirir gibi çiğnemelerden fena halde tiksinen babası, yemek masasında gazetenin arkasına saklanıyormuş. Daha nice kitapları okudum. Listesini yapsam şaşırırsınız.  Kısacası kitap okumanın ve bilgilenmenin zevkini öğrettiler. Daha sonra okuduklarımızı birbirimize anlatıyor, hem keyif alıyor hem de çok ilginç şeyler öğreniyorduk. Artık öyle zaman geldi ki okumadan yapamıyorduk. Hızımızı öyle almışız ki bize ‘okumama günü’ bile ilan etmişlerdi. Sosyal ilişkileri öğreniyor, öğrendiklerimizi tartışıyor, dünyayı beynimize dolduruyor,  okuduklarımızdan notlar alıyorduk. Kısacası dünyanın bilgisini öğreniyorduk. Öğrendikçe bize daha önce baskı kuran yönetime nefret kusmaya başlasak da içimize yüklediğimiz sevgiyle yine de bu acımızı yüreğimize gömdük.”

Aylin, adamı soluksuz dinliyordu. Söze girdi:

“Amca ben de çok kitap okurum. Hiç Türk yazarlarının kitaplarını okudunuz mu?”

“Nazım Hikmet’inizi bilirim. Hele bir şiirini defterime not almıştım.” dediğinde cebinden çıkardığı eskimiş not defterin sayfalarını karıştırdı. “İşte buldum!” diyerek tok sesiyle okumaya başladı:

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

            Yaşlı adam şiiri bitirince,  Aylin çok duygulandı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını avcunun içiyle sildi.  ‘Bizim ülkemizde kaç kişi bu şiiri not almıştır’ diye hayıflandı. Yaşlı adam, “Dünya’ya mal olmuş şairinizin kıymetini iyi bilin!”  demesinin ardından gelen uzun bir sessizlik her şeyi anlatıyordu. Aylin:  “Evet amca, bizim ülkemizde gerçekleri yazanlar, yönetimi eleştirip birilerinin arı kovanına çomak soktuklarında her zaman dışlanmışlardır. Hatta bunun bedelini hapishanelerde çürüyerek ve kovularak gittikleri sürgün ülkelerde vatan hasretiyle ölerek ödediler.”

            Smith, “Bu yalnız sizin sorununuz değil,  ezilen tüm insanlığın sorunu. Dünya’nın gizli güçleri insanların kültürle buluşmasını istemiyorlar. Kendilerine köle yaratıp onların emeklerinden nemalanarak keyif sürmek istiyorlar. Uzun hikâye uzun…” diyerek  birasını bitirince Aylin de göz ucuyla yaşlı adamın elindeki Ernest Hemingway’in “The Old Man And The Sea” kitabına baktı. Kapağındaki denizin maviliğine gözleri daldı. Turizm rehberinin, “Arkadaşlar hazırlanın gidiyoruz!” sözüyle. Ege’yle Aylin, sırt çantalarını yükleyip otobüslerine bindiklerinde barın önünde oturan insanlarda kitap okumaya devam ediyorlardı…

            Yaşlı adam barın içinden gülümseyerek el salladığında geminin düdüğü de acı acı ötüyordu…

 İnsanın hayatta ‘iyi ki şu arkadaşım var’ diyebileceği bir dostu mutlaka olmalıydı. Sıkışıp onu aradığınızda hemen yanınızda olabilecek, telefonda sesini duyduğunuzda  mutlu olabileceğiniz, birbirinize acı değil, neşe verecek dostunuz mutlaka olmalıydı. İşte böylesi tek arkadaşım Ünal oldu. Onu, on dört yaşımızın toyluğunda yayınevimizde çalışınca tanışmıştım. Erkekliğimize adımlarımızı birlikte atmıştık. Dükkânımızın, orta yerindeki tezgâhın üstünde kitaplar vardı. Altı ise boş ve içine bir insan sığabilirdi. Burada işlerimizin yoğun olmadığı zamanlarda dinlenme yerimizdi. İlk tıraş malzemelerimizi babamdan korktuğumuz için buraya saklamıştık.  Bizim için çok önemliydi. Bir gün tezgâhın loşluğunda ve müşterinin azlığında ilk sinekkaydı tıraşımızı birlikte olmuştuk. Yüzümüz parlayınca ‘acaba babam görse ne der?’ diye hem merak ediyor hem de azarlar diye, korkuyorduk!  Babamın akşam iş dönüşünde, bize bakacağı tuttu. Tahmin ettiğimiz gibi ikimize de kızmıştı. Bana dönerek “Bu ne hal!,  Bu ne hal!” diye, şiddetli çıkışmasına bozulmuştuk. Çok yanlış bir hareketin başlangıcını mı yapmıştık yoksa jiletle birilerini mi doğramıştık? Babam,  neden hiddetlenmişti? Oysaki  “Vay be evladım artık büyümüş, genç olma yolunda” demesini beklerdim. Sinirlenip beni evden kovma derecesine kadar getirince, ben de kızıp tası tarağı alıp o gece amcamlara gitmiştim.  İnadım iki gün sürmüştü. Üçüncü gün yine kendimi evde nasıl bulduğumu şimdi bile anımsamıyorum. Korkunun ardından kesmeye cesaret edemediğimiz bıyıklarımız siyahlanmış tüy içinde artık biçimsizdi.

 ‘Cinsellik nedir?’diye Ünal’la araştırma içindeydik. İlk kadınların çıplaklığını, mat kâğıda basılı  “Pazar” dergisindeki Feri Cansel, Figen Han gibi vamp kadınların kalın bacaklı boy boy resimlerinde tanıdık. Dükkânımızda satılan bilimsel türdeki cinsel kitapları gizlice tezgâhın altında Ünal’ın nöbet tutumunda incelerdim. Hafta sonları, sinemalardaki seks film furyalarını da Ünal’la birlikte kaçırmazdık.  Kitaplar demiştim. Bir gün dükkânımızdan “Cinsel Yaşam” adlı bilimsel tür kitabı merak edip eve götürmüştüm. Yalnız kaldığım bir ortamda okumak istedim. Koynuma saklayarak getirdiğim kitabı yatağımın altına sakladım. Hayatta gizli olan ne kalırdı ki?.  Gün gelir mutlaka ortaya çıkardı. Keşke saklamaz olsaydım! Onu unutmuştum. Sen mi unutan! Annemle, babam, birlikte karşıma dikildiklerinde, bakışlarından kötü bir şey olduğunu hemen sezmiştim. Babam hiddetlenerek  “Bu ne söyle bakalım? Daha senin yaşın ne, başın ne? Hiç utanmıyor musun?” bağırmasıyla, başım önümde, üzerine gelen ağır sözlerle o an yerin betonluğuna doğru kaybolmak istemiştim.  Oysaki bir babanın evladına anlatması gereken çok şeyler olabilirdi!

            ‘Yürümekle yollar aşınmaz’ demişti politikanın duayeni Süleyman Demirel. Cemal Gürsel Caddemiz de sanki tam bu söz için söylenmişti. Caddemiz, uzun ve genişti. Nice on binleri umut diye yürütüp bağrına basmıştı.  Pankartlardaki yazıları not alsaydım, bugün sayfalara sığdıramazdım!  Onları hazırlamanın taşımaktan daha kolay olacağını da hiç zannetmiyorum. Caddemizde kimler yürümedi ki sağcısıyla, solcusuyla, boş tencereli kadınlarıyla, genciyle, yaşlısıyla,  hatta henüz ağzında süt kokan,  yedi yaşındaki çocuklarıyla, Türkan Şoray’ı,  Cüneyt Arkın’ı ve daha nice emekçilerin kahrını çekmişti bizim caddemiz!  Anlamadığım ise hükümetin başında bulunan siyaset adamlarının bunları anlayıp anlamadığıydı! Panzerlerden fışkıran suları biriktirseydik, belki de Ankara’ya deniz getirilmese de güzel bir gölet yapabilirdi (!) Atılan o taşlara ne demeliydi?  Biriktirilse, inşaat bile yapılırdı!  O yıllarda siyaset, öylesine kızışmıştı ki kışkırtma hareketleri olayları saman alevi gibi yakıyordu. Gün geçmesin ki olaylar medyaya konu olmasındı. Trafik kazalarını kanıksadığımız gibi, yurdun dört bir köşesinden ölüm haberleri,  kaçırmalar, banka soygunları gibi olaylar doğaldı. Göz göre göre bankaların içi boşaltılıyordu! Gazete sütunlarında Türkiye’nin en popüler insanların öldürülme ve kaçırılmaları ardındaki gizemler merak ediliyordu.  İnsanlar,  kör kurşunun nereden geleceğini kestiremiyordu. Siyasetin, altıda üstüde çorba gibi karışıktı. Köşe başlarının tutulduğu mahalleler farklı fraksiyondaki  toy gençlerle nöbet tutuluyordu. Nerdeyse, sağ- sol diye pasaportlar çıkartılıp mahallelere öyle giriş yapılacaktı! Ortaokuldaki öğrenciler, kıçlarındaki donuna bakmadan, siyasetle uğraşmayı bir şey zannediyordu. Maşanın gerisindekilerde  ‘memleketi benim fikrimden başkası düzlüğe çıkartamaz’ egosu vardı. Yeter ki o fikrin potası içinde bulunmayın!  Sıkıysanız bağış yapmayın, sıkıysa çıkarttıkları gazetelerden almayın, adamı iki dakikada şişleyip yolun kenarına bırakırlardı. O dönemlerde ortadan gitmek diye bir şey yoktu. Ya sağdan ya da soldan gidilecekti. “Futbolcuyum” diye kimseyi kandıramazdınız!”

Ertuğrul Erdoğan

2009

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir