Corona Yalnızlığı /Roman / (Tanıtım Yazısı)

NOT: Yazının altında roman girşinden bir kaç satır bulacaksınız. CEREN YAYINLARI / Mayıs 2021 / 256 Sayfa

Kitabın adı, hikâyenin konusunu yeterince belli ediyor: Dünyayı amansızca sarsan, yakaladığını alıp götüren, yakalanmayanları ise korkusundan evlerine hapseden Korona salgını!

Romanımın kahramanı Vehbi adında bir ihtiyardır. Vaktiyle bir giyim mağazası işleten, hali vakti yerinde, bir oğlan ve kız babası olan bu adam, işleri gayet iyi gidiyor gibi görünürken birdenbire iflasın eşiğine düşer. Vehbi, o güne kadar müsrifçe yaşamış, gününü gün edip alış veriş mağazalarından çıkmamış olan hanımına “dur deme zamanın geldiğini”, aksi halde eğitimlerini yurt dışında sürdüren çocukların ve diğer masrafları karşılayamayacağını duyurur. Ayrıca o güne kadar hanımına bol miktarda verdiği ve biriktirdiğini bildiği paraların bir kısmını çıkarmasını ister ondan.

Vehbi’nin karısı gösteriş tutkunu, paragöz ve alışkanlıklarından hiçbir şekilde vazgeçmek istemeyen bir kadındır. Kocasına, beş kuruş parası olmadığı yalanını söyleyerek gizli birikimlerini inkâr eder ve günün birinde kocasının işlettiği dükkânın icralık olduğunu öğrenince, pılı pırtısını ve evde ne var ne yok toplayıp İzmir’e kaçar, bir daha da geri dönmez. Eşi gibi akrabaları ve yakın sandığı dostları da uzaklaşır Vehbi’den. Çaresiz kalan kahramanımız, deniz kenarında, şirin bir kasabada yaşayan eski bir dostunun yanına taşınmaya karar verir. Orada kocasından ihanet gören bir kadınla iskelede tanışır ve kulübede sevişirler.  Ama yıllar acımasızdır ve ömür saati durmaksızın ilerlerken  kahramanımız, iyice yaşlanmıştır. Bursa’da bir huzurevine yerleşmeye karar verir. Orada on yılı aşkın kaldıktan sonra niyetini bozar ve üniversiteye yakın bir binada daire kiralar.

Koronavirüs ülkemizde yaygınlaşmaya başladığında hükumet de bir takım önlemler alır. Bunlardan birisi de okulları tatil edilen öğrencilerdir. Birçoğu yurt ve kiralık evlerinden memleketlerine geri dönmüştür.

Vehbi altmış dokuz yaşında ancak çok yıpranmış ve astım hastasıdır. Salgından önce emekli edebiyat öğretmeni Melahat’la bir çok öğrencinin de bulunduğu evine yakın bir parkta tanışırlar. Birbirlerine âşık olurlar. Salgın sonrası boşalan apartta Vehbi, dairesinde yalnız kalır. Melahat ise kızı,  damadı ve iki torunu ile yaşar. Melahat Hanım’ın öğretmen olan rahmetli eşi, Doğu’da görev yaparken ders esnasında teröristlerce vurulmuştur.

Vehbi Bey’in astımı gittikçe kötüleşir ve öksürükleri artar.  Zaman zaman hastalanır ve krizleri boğulma derecesine gelir. Melahat Hanım, Vehbi ile birlikteliğini kızına henüz açıklamadığı için odasında -özellikle geceleri telefonla gizlice mesajlaşır ve sessizce konuşurlar. Bazı geceler ise ev ahalisi uyuduğunda gece Vehbi’nin evine kaçamak gider. Bu kaçamaklarından birinde mahalle bekçilerine yakalanınca, Alzheimer hastası olduğu numarası yaparak kendisini Vehbi’nin evine kocası diye, teslim ettirir. Melahat artık bu kaçışlara dayanamaz ve durumu kızına açıklar. Kızı olumlu karşılar. Annesiyle beraber gittikleri Vehbi ile tanışır ve kısa sürede kaynaşırlar. Melahat Hanım’ın kızı Vehbi’yi sever ve onun durumuna acır. Vehbi, artık iki odalı küçük dairede günlerini geçirir. Binada ondan başka  kimse yoktur. Burada astımlı hali ile yaptıkları; sabah kalkmak, televizyon seyretmek, kitap okumak, bulmaca çözmek, mutfak, banyo ve tuvalet arasındaki geliş gidişlerdir.

            Bu arada Vehbi ile Melahat’ın buluşmalarında hem felsefe, hem edebiyat hem de günümüz korona’daki gelişmeler işlenir. Vehbi günlüklerini sevgilisine anlatır, beraber müzik dinler,  dans eder, tavla oynar ve yaşama tutunmak için birbirine destek olurlar. Buna karşın Melahat’ın evinde yaşam eski günlerdeki gibi tekdüzedir. Bu durum ancak birliktelikleriyle yok olur. Hikâyede diğer bir konu ise Vehbi’nin yurt dışında ikamet eden çocuklarıdır. Okumak için gerek duydukları destek kesilince, Hollanda’da bir akrabasının yanına yerleşirler. Akrabası her ikisini de para karşılığı anlaşmalı bir evlilik yaptırır. Oturma izni sürecinde akrabasında kalırlar. Daha sonra ayrı bir eve çıkarak birlikte yaşarlar. Babalarını ararlar ancak uzun süre bulamazlar. Korona günlerinde onlar da dışarı çıkamazlar. İki kardeş, son çareyi Rotterdam’daki Türk Büyükelçiliğine gitmekte ve yardım istemekte görürler. Aldıkları cevap babalarının acile gittiğinde Melahat’ın formdaki bilgileridir.  Çocuklar, sosyal medya üzerinden araştırmaya devam  ederler ancak Melahat Hanım sosyal medya kullanmadığı için buradan da bir sonuca varamazlar. Soyadından yola çıkarak onlarca kişiye yazarlar ve sonunda Melahat’ın kızı Hazal mesajı görür ve yanıt verir: Vehbi iyice kötüleşmiş, buhar ve oksijen konsantratör makinasına bağlı olarak hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Cihazları Melahat Hanım alırken, telefonu da Vehbi çocuklarıyla kameradan görüşebilmesi için kızı Hazal hediye almıştır.

            Çocukları bir gün sürpriz yaparak uçakla Samsun’a gelirler. On dört gün Tokat’ta karantinada kalıp babalarının yanına giderler. Kapıyı Melahat Hanım açar…

           Sonra mı? 

 

ROMAN GİRİŞİNDEN BİR KAÇ SATIR…

“Haydi Haydi… Herkes odasına!” diye, bağırıyordu huzurevinin iri yapılı ve asık suratlı görevlisi. Şehrin uzağında, bahçesi çam ağaçları ve diğer yeşilliklerle bezeli, oksijeni bol olan bir yerdeydi huzurevi. Girişteki küçük kulübesinde kıçını kaldırmadan gün boyu oturmayı yeğleyen bir güvenlik görevlisi vardı. Memurların paydos saatini beklediği gibi arada bir kalkıp kapıya yaklaşanları öylesine kontrol ederdi. Amirleri geldiğinde ise dünyanın işini kendisinin yaptığını göstermeye çabalardı. Tombuldu. Öyle ki şişmanlıktan gömleğinin son bitimi dışarıda kalır, kılları görünürdü çirkince. Çoğu zaman işleri, cin gibi ortalıkta dolaşan arkadaşına bırakırdı. Bu meslek, pantolonundan şapkasına kadar daha çok ona yakışıyordu. Vücudu bir sporcu gibi üçgendi. Saçları, boca ettiği jöle ile parlak ve taralıydı. Bazen kimsenin ortalıkta görünmediği bir ortamda kulübe kapısının arkasına geçer, eski bir boy aynasının karşısında üstünü başını düzeltir,  kendini uzun uzun seyrederdi. Başkaları onun bu halini uzaktan izlese, onu pekâlâ üst rütbeli bir askere benzetebilirdi. İşte kendini beğenmiş bu görevli ziyaretçilere nefes aldırtmıyor, yaptığı işi çok değerli sayarak etrafta kuş uçurtmuyordu. İki eli belinde göğsünü ileri taşırıp ardından iri pazılarını şişirerek gelenlerin getirdikleri paket, çanta, bavul daha ne varsa bir gardiyan özentisi içinde didik didik arayıp kontrol ediyordu. Aramakla kalmıyor, bazen teftiş ettiği eşyaları bir süreliğine kulübenin içine alıyor, ıvır zıvır ile tıka basa doldurulmuş poşet veya bavulları masanın üzerine boşaltıyor, gümrük noktasındaki bir kurt köpeğinin uyuşturucu madde arama örneği gibi bunları didik didik inceleyip araştırıyordu. Sonra da masaya boşalttıklarını, karşısındaki rakip güreşçiyi belinden kucaklar gibi gerisin geri doldurur, fermuarlarını kapatamadığı bavul gibi büyük nesneleri sahiplerine ağzı açık öylece iade ederdi. Şayet aradığı eşyalar arasında sigara gibi içeri sokma yasağı olan nesnelere denk gelirse bunlara el koyar, böyle şeyleri bir daha görmek istemediğini bir yargıç çalımıyla ifade ederek gelenlerin yüzlerini kızartırdı.

İki bakıcı ise bahçede gezinen ihtiyarları odalarına dönmeleri için kulaklarına eğilerek uyarıyorlardı. Oldukları yerde etrafı öylesine seyreden ihtiyarların çoğu bastonlu ve kamburdular. Homurdanmalar arasında görevlilerin emirlerine uyarak hepsi yavaştan çark ediyor, küçük adımlarını sürüye sürüye geri dönerlerken bunu istemeden yaptıkları yüzlerine yansıyordu. Derin derin iç geçirirken sanki ömürlerinden bir günün daha eksilip sona erdiğini bilir gibiydiler. Merdiven basamaklarını adım adım tırmandıkları koca bina onlar için açık bir ceza evi gibiydi. Az sonra akşam yemeği yenilecek, herkes odalarına çekilecek, kapılar üstlerine kapanacaktı. Nasıl geçtiği bilinmez birkaç saatin ardından gecenin sessizliğinde horlama sesleri koro halinde yükselecekti. Hayatın bir günü daha yalnızlıklarla boğuşarak ziyan oluyordu onlar için. Aynen dün ve evvelsi günlerin heba olup tükenmiş olması gibi… Vehbi Bey, huzurevine on yıl önce gelmişti. Eşi onu terk edip gittiğinde çocuklarından uzun süre haber alamamış, bunalıma düşerek dünyaya sığamaz olmuştu. Bir süre evinde tek bırakılan kanepede yatıp kalktı belinin ağrıları arasında. Bir sandalyenin üzerine öylesine atılmış yakası kirli birkaç gömlek, eskimeye yüz tutmuş bir takım elbise, iki adet çorap ve kutu içinde bırakılan eskimiş bir ayakkabı onun kullanacağı en lüks giyecekleriydi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir