Doğan Yayınevimiz

Doğan Yayınevi, 1968 yılının sonlarına doğru,  Ankara Cebeci semtindeki Siyasal Bilgiler Fakültesi yanında, Acun Sokaktaki küçük bir mekânında  faaliyete geçmişti.

Yayınevi’nin kurucusu babamdan kısaca bahsetmek isterim.  Orta Anadolu’nun kıraç bir kasabasını terk ederek 1954 yılında Ankara’ya geldi. Evli ve çoluk çocuk sahibiydi. Başlangıçta Altındağ’ın yüksek bir yerinde küçük bir ev tutarak Ankara yaşamına başladı.  Uzun yıllar çalışıp emekli olacağı SBF’nin Yayın İşlerinde çalıştı. SBF’ne yakın bir semtte iki katlı bir ev yaptı. Daha sonra burayı satıp hem Cebeci’ye yerleşti hem de kitapçı dükkânını açtı. Sermayesinin yarısı ile dükkânın tefrişatını yaptı, diğer yarısıyla da satıp para kazanabilmek için kitap ve kırtasiye aldı. Aynı anda yayıncılığa da başlamış oldu.

IMG-20170119-WA0001

Yayınevimizi kuran Babam Hasan Erdoğan

Yayınevimizin ilk kitabı,  SBF’nin öğretim üyesi, o yıllarda doçent olan Prof. Dr. Tükkaya Ataöv’ün Amerikan Emperyalizminin Doğuşu idi.  Hemen ardından basılan 36 yayın arasında; Adam Şenel’in Sağcı Düşünüşün Kritik Tarihi, İsmail Beşikçi’nin Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar, Fikret Otyam’ın Can Pazarı, Simone de Beauvoir’ın Güzel Görüntüler, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Ağlasun Ayşafağı, Kızılkuğu ve Bıyıklar Konuşuyor, Alpaslan Işıklı’nın Ücret, George Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri gibi kitaplar vardı. Bazı yayınları ulusal basında haftanın kitapları arasında yer alıyor,   beş bin, on bin baskıya ulaşıyordu.

indir

Babam ve kardeşlerimle birlikte gecenin geç saatlerine kadar yayınevimizde kalırdık. İstanbul’dan sipariş edilen kırtasiye malzemeleri geldiğinde kardeşlerimle bayram ederdik. Sanki çocukluğumuza sunulan birer armağan gibiydi onların görüntüleri. Özellikle açılan kolilerden çıkan oyuncak türü kalemtıraşlara hayran kalırdık. Seçtiklerimden bazılarını  ertesi günü okula götürür, arkadaşlarımla paylaşırdım.

Acun Sokağı hareketliydi

Boynuna bağladığı kirli beyaz bir bez parçası, burnundan kalınlaşarak başlayan kulaklarına kadar incelen pala bıyıkları ve kel başıyla ilginç bir insan; gazel okuyarak mahallemize girince herkes çevresine toplanırdı.  Altmış yaşlarındaki bu yaşlı insan gazelini bitirdiğinde önce küçük bir sapın etrafına macunları dolandırır ardından onu limona batırarak müşterilerine uzatırdı.  Yine başka bir satıcı,  kafasına yerleştirdiği simit tipi bez parçası üstündeki küçük tezgâhını dükkânımızın önüne indirir, boynuna astığı bez parçası ile terini sildikten sonra satışına başlardı. Tezgâhında neler yoktu ki? Şemsiye türü çikolatalar, misketler, leblebi tozları, şekerler… İlgimizi en çok leblebi tozu çekerdi. Onu yemek oldukça marifet isterdi. Boğazımıza yapışmasıyla arkadaşlarımızın üzerine püskürtmeler şakalaştığımız anlardı.  Misketlerin o büyülü dünyasında kaybolmamak ise elde değildi.

Yan komşumuz Terzi Haydar Amca,  ilginç bir adamdı. Kırçıl saçı pırıl pırıl parlıyordu.  Sanırım briyantin de kullanıyordu. Yüzü tıpkı Clack Gable’a benziyordu.  Pantolonu jilet gibi ütülü, ayakkabıları ise rugandı. Onu ne zaman görsem, “dahdiri dahdiri dah… dah…” gibi acayip bir tekerleme söylerdi. Artık ne anlama geliyorsa… Merak edip neden sormadığıma hâlâ hayıflanırım. Onu genelde dükkânın pencere kenarındaki sandalyesinde iğneyle takım elbiselerini dikerken görürdüm. İşte bu dükkânın bitişiğinde toprak bir alan vardı. Vardı derken, aklınıza öyle kocaman bir arsa gelmesin. Çiçeklerin boydan boya dizili olduğu uzunca toprak alandı. Burada hem çivi hem de kuyu kazıp misket oynamak oldukça keyifliydi.

100_1911

Yıl 1968. Dükkanın önünde kardeşim Orhan’la

Biz bu tür oyunları oynarken  mahallenin gençleri ve genelde taşradan gelen  fakülte öğrencileri,  yan apartmanın alt katındaki genişçe bir kıraathanede hem sohbet eder; tavla, bilardo, satranç veya okey gibi oyunlar oynarlardı.  Yarış tipi motorlarını kıraathanenin önüne park eden gençlerin saçları briyantinli,  ceket ve pantolonları ise meşindi. Müzik dolabından seçtikleri yabancı müzik şarkılarıyla keyiflenirlerdi.

Yıllar ilerledikçe basımını gerçekleştirdiğimiz kitaplar, depomuza sığmaz olunca babam,  SBF’nin karşısındaki Cemal Gürsel Caddesi’nde geniş bir mekân tutmuştu. Bu caddede, on binler özgürce yürür, polis yanlarında, güvenliği sağlamak için eşlik ederdi. O yıllarda kimler yürümedi ki? Sağcısı, solcusu,  artistleri, hatta küçücük çocuklar… Siyasetçiler çocukları bile kullanıyorlardı! Bir yürümeyen futbolculardı! SBF ve Hukuk Fakültelerinin arasındaki sokakta başlayıp, daha sonra caddeye taşan öğrenci olaylarına müdahil olan polisler, o yıllarda biber gazının teknolojini bilmediklerinden(!)  coplarını kullanarak ortalığı yatıştırmak isterlerdi! Atılan taşlardan çevredeki dükkânlar da nasiplenirdi. Aynı anda indirilen kepenk sesleri ortalığı inletirdi. Biz de indirdiğimiz kepenkle içeride kim kalmışsa, dışarıları kontrol ederek hep birlikte olayların bir an önce bitmesini beklerdik.

Bu dükkân da zaman ilerledikçe kitaplarla dolup taştı. Peş peşe bastığımız yayınlar için  çok daha büyük bir depo gerekiyordu. Bu amaçla Yayınevi’nin altındaki geniş depoyu kiralamış; dizgi, iki baskı, dikiş ve kesim makineleri olan  bir matbaaya dönüştürmüştük. 1978 yılıydı. O dönemlerde  her bir kitap beş veya on bin basılıyordu. Kitaplarımız Türkiye’nin her tarafındaki kitapçılara buradan gidiyordu koli koli…

100_1917

Baskı makinemiz önünde Kardeşim ve Babam

O yıllarda yayınevimize kimler gelmiyordu ki… Özellikle Kızılkuğu, Bıyıklar Konuşuyor ve Ağlasun Ayşafağı adlı kitaplarını bastığımız Hasan Hüseyin Korkmazgil’i hiç unutamam. Üzerinde siyah beyaz desenli ceketi,  kırmızı renkli boğazlı kazağı, pamuksu, gür saçları… Siyah gür kaşları altında gülen gözleri ışıl ışıldı.

Babamın SBF’nin öğretim üyeleriyle yaptığı sohbetleri dinliyor, gelen müşterilerin seçtikleri kitapları paket yapıyor, işten artakalan zamanımda köşeye çekilip kitap okurdum. Müşterilerin az olduğu bir yaz günü dükkânın önünde Henri Charriere’nin Kelebek adlı kitabını okurken kısa saçlı bir kadın kırmızı bir bisikletle gelip,  babamla uzun süre sohbet etmişti. O gittikten sonra babama; kim olduğunu sormuştum. Polislerin sürekli kitabını alıp götürdüğü Yürümek romanının yazarı Sevgi Sosyal olduğunu söylemişti.

Babam futbol oynamama çok kızar, sürekli yayınevimizde bulunmamı isterdi. Ne zaman birisiyle uzun bir sohbete başlasa, arkadaşlarımın yanına kaçıp top peşinde koşardım. Ter içinde tekrar yayınevimize döndüğümde içeri girmek benim için hiç de kolay olmazdı. Önce bir ağacın arkasına saklanan tavşan gibi içeriyi gözetlerdim. Babamın birileriyle sohbete daldığı bir anını yakalar,  bir kaplumbağa yavaşlığında içeriye süzülürdüm.  Babamı tek başına gördüğümde Tanrıya dua ederdim ki, birisi içeriye girip onunla sohbet etsin. İşin en zor tarafı da soğuk havalarda beklemekti. Neyse ki yan komşumuz Çiçekçi Hüseyin imdadıma yetişirdi. Yoksa iki saat fırça ve nasihatle beynimin darmadağın olma ihtimali çok yüksekti!

Ah o kitaplar neler çektiler neler!

Dükkânımıza zaman zaman sivil polisler uğrardı. Artık neredeyse onlarla ahbap olmuştuk! Ellerinde listeleri hiç eksik olmazdı. Tek tek okudukları listeden yasaklı kitapları sorar, raflarda varsa kelepçeleyip, pardon bir paket yapıp tutanakla teslim ederdik! Neyse ki birkaç kitabı teslim etmek sorun olmazdı, ancak,  deponuzda birkaç bin tane olursa, işte o zaman yandınız demekti! Yandık derken yapılan işleme bakın! Gelen tebligat aynen şöyle olurdu, “Yasaklanan ……. adlı kitabınızı Adliye Merkezimize acilen teslim edilmesi gerekmektedir. İmza mühür.”  İstersen götürme!

Önce bir kamyonet tutulacak. Kitaplar paketliyse iyi, değilse hepsi bir güzel paketlenecek. Sonra kamyonete yüklenecek ve adliyeye birer mahkûm gibi teslim edilecekti!  Beraat ederse ne âlâ! Etmezse onlarca kitabımız uzun yıllar rutubetli depolarda ömür çürüteceklerdi! Beraat ederse bu kez öncesinde yapılanlar bir filmi geri sarar gibi depomuza doğru yapılacaktı. Kitaplar döndüğünde içlerine adaletsizlik sinermişçesine acayip kokarlardı!

100_1925

Yıl 1978 Matbaamızın dizgi makinesinde

Kitapçı dükkânında neler satılır?  Her halde mercimek, nohut veya kuzu eti satılacak değil! Ya kitap ya kırtasiye malzemesi ya da poster gibi şeyler. İşte o posterler, bir köşede bir kutunun içinde çeşit çeşit rulo halinde duruyordu. Vietnam Savaşında öldürülen bir askerin acı çeken yüzü… Silah tutan, zafer işareti yapan bir el ve üstünde “Why?”  yani “Niçin?”  yazılı olanı, vb….  Yine dikenli tel fotoğraf baskılı afişte ise Ahmet Arif’in,

“Terk etmedi sevdan beni,

Aç kaldım, susuz kaldım,

Hayın, karanlıktı gece,

Can garip, can suskun,

Can paramparça…

Ve ellerim, kelepçede,

Tütünsüz uykusuz kaldım,

Terk etmedi sevdan beni…” dizelerinin olduğu şiiri. Onun yanında Yılmaz Güney’in birkaç farklı posteri…

İçlerinden bir tanesini seçip  vitrine astığımda, 1974 yılıydı.  Akşam  üstü saat altı civarıydı. Hava yeni kararmaya başlamıştı. Yayınevimizde Bilgi Yayınlarından transfer ettiğimiz müdürümüz Muzaffer Ağabey (Bizden ayrıldıktan sonra TBMM’de bütçe müdürü olmuştu.) siyaset sahnemizin unutulmazlarından Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı ve yanında birkaç arkadaşı, resmi kıyafetli komiser Ahmet amcam vardı.  (Rahmetli oldu. Bir ara Süleyman Demirel’in de korumasıydı.) Yabancı kitapların aracılığını yapan ONK Ajansı’nın yetkilisi ise babamla yeni basacağı kitaplarla ilgili koyu bir sohbete dalmıştı.

O da ne?  SBF’nin öğretim yılına başladığı günlerde kapının önünde öğrenci kuyruklarını görmüştüm, ama bu akşamki kalabalık öyle böyle değildi. Yılmaz Güney posterin taliplileri, kapının önünde kuyruktaydılar! Hangi birine yetiştireceğim ki? Şaka bir yana, babam sohbeti bıraktı. Amcam da silahı elinde müşterileri karşılamak zorunda kaldı! Siz deyin iki yüz, ben deyim iki yüz elli kişi!  İçlerinden esmer bir delikanlı kaşları çatık bir halde bıyıklarını da aşağıya doğru sıvazlayıp karşımıza dikildi! Belli ki kalabalığın lideriydi. Bir taraftan iri tespihini şaklatıyor, diğer taraftan sertçe söyleniyordu.

“Bu posteri hemen kaldıracaksınız!”

56d5885f18c77312709ad7e1

O an, amcamla babamın göz göze geldiklerini gördüm. Babam sinirden yüzü kıpkırmızıydı. Zayıf bünyesindeki damarları şakaklarında belirmişti. Hiçbir şey konuşmadan içeri geçti. Amcam liderle bir şeyler konuştu. Karşıya baktım SBF’nin bahçesinde yüzlerce öğrenci olup biteni seyrediyordu. Olayların başlaması içten bile değildi.  Saatler ilerledikçe bizi tehdit edenler, gruplar halinde geç vakitlere kadar dükkânımızın çevresinde turladılar. SBF öğrencilerinin de dağılmasından istifade edip karşı caddede lastik yaktılar.  Sanki hareketleriyle, ‘sözümüzü dinlemezseniz dükkânınızı da böyle yakarız.’ tehdidinde bulunuyorlardı.

Babam masasındaydı ve sinirleri gergindi. Amcama, “Gerekirse benim ölüm çıkar, ama bu afişi çıkartmayacaksınız!” dedi. İnat damarı tutmuştu bir kez.  Saat gecenin onuna yaklaştığında kalabalık hâlâ dağılmamıştı. Müdürümüz Muzaffer Ağabey,  daktiloda birkaç satır tıkırdatarak elime tutuşturduğu şikâyet dilekçesini Cebeci Karakolu’na  teslim etmemi söyledi. Karakol yakındı. Koşarak gitmiştim. Karakolun kapısına geldiğimde nefes nefeseydim. Kapıda nöbet tutan polise,

“Komiseri görebilir miyim?”

“Hayırdır, ne hakkında?”

“Bir şikâyet dilekçesi verecektim…”

Polis elindeki sten tabancasıyla ‘geç içeri’ işaretini verince  ‘Komiser’ yazan kapıyı tıklattım.  Odaya girdiğimde karşımdaki komiser, filmlerde gördüğüm Hulusi Kentmen benzeriydi. Elimdeki kâğıdı uzatıp bekledim. Yazıyı bitirmesiyle yüzü buruştu. Koltuğunu geriye doğru yasladı. Beyazlaşmış bıyıklarını burarak konuştu,

“Hiçbir şey olmaz! Hemen dükkânı kapatıp gidin!”

Emir emirdi! Yayınevimize geri geldim. Aynısını babama söylediğimde çok sinirlendi.  Amcam, uzun uğraşılardan sonra babamı ancak ikna edebilmişti. Yılmaz Güney’in afişini gün bitimine yakın camdan kaldırdığımızda, kalabalık da yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Yaktıkları lastiklerin dumanları da gittikçe azalıyordu.  O gün takip edilebiliriz düşüncesiyle kendi evimiz yerine taksiyle Amcamlara  gitmiştik.

Ertesi gün daktilonun başında yine müdürümüz Muzaffer Ağabey vardı. Birkaç nüshalık yazının birisini Adalet Bakanı’na, diğerini  Başbakan Sadi Irmak’a yazmıştı. Bir yazı da Cumhuriyet gazetesineydi. Bir süre sonra hem Adalet Bakanlığından hem de Başbakan Sadi Irmak imzasıyla konunun incelendiği ve Cebeci Polis Karakolundaki görevliler hakkında soruşturma açıldığını belirten bir yazı almıştık.  Cumhuriyet Gazetesindeki yazımız ise İlhan Selçuk’un köşesinin altında çıkmıştı.

Birkaç gün sonra adliyeden davet yazısı geldiğinde karakola yazıyı götürmem nedeniyle benim de ifade vermem gerektiğini öğrendim. İlk kez savcının karşısına çıkacaktım.  Sabah,  adliyeye gittiğimde onu aşkın polis ifade vermek için  bir odanın önünde sıradaydılar.   İçeri giren ifadesini verip kızarmış bir suratla dışarı çıkıyordu.

Sonuç mu? Polisler beraat etmişti!

Yılmaz Güney’in posteri ise rulo halinde yerinde alıcısını bekliyordu… Yayınevimiz 12 Eylül darbesi sonrası kapanmıştı. Rahmetli annem ve babam, ben askerdeyken depomuzdaki bütün kitapları tek tek yırtmışlar. Çuvallara doldurulan dört kamyon dolusu kitap SEKA’ya gitmişti. Satırlardaki düşünceler silinmişti… Bembeyaz sayfalar gelecekteki meçhul demokrasiyi bekliyordu…

Ertuğrul Erdoğan

Temmuz 2019 /Bursa

 Not: Bu yazım ÇİNİ KİTAP  2019 Kasım-Aralık 57. Sayısında yayımlanmıştır.

IMG-20191112-WA0003

 IMG-20191112-WA0005

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir