Elma Şekeri (Roman)

Not: Romanımda geçen bir bölümün olduğu yazım, Sakarya LİFE Dergisi’nin ikinci sayısında yayımlandı. Yazım aşağıdadır. 

“ELMA ŞEKERİ” adını verdiğim roman çalışmam, iki farklı kültürdeki iki doktorun ilginç bir aşk hikayesidir. Hikaye terörün bir zamanlar kol gezdiği  Diyarbakır’da geçiyor. Roman kahramanı Nergis Jinekolog ve ona aşık olan doktor Yaşar. İkisi de aynı hastanede çalışıyorlar. Neler yaşayacaklar?  Özellikle annesi bu evliliğe onay verecek mi? Yaşar nasıl bir karar alacak?  İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan özete buyurun derim.

“Jinekolog Nergis, ilk kez ölümle tanışır küçüklüğünde! Babasının müteahhit olduğu yıllarda durumları iyidir. Ancak, ortaklarının oyunu ile elde avuçta hiçbir şeyleri kalmaz. Buna üzülen babası, bir gece kalp kriziyle ölür. Anneleri bunalıma girer. Çocukları bile gözünde değildir. Hastaneye yatar. Bir deri bir kemik kalır.

Küçük dayıları, aile meclisini toplar ve ikisi erkek olan üç yeğeninin evlatlık verilmesine karar verilir. Nergis, dört yaşındayken, bir öğretmen aileye verilir. Burada en iyi şartlarda yaşar. Dicle Ünv. Tıp Fakültesini bitirir. Jinekolog çıkar ve Yöresi, Diyarbakır Hastanesi’nde göreve başlar. Amacı, yöresindeki kadınları bilinçlendirmektir.

Yıllar sonra annesi ve ailesinin izini sürer. Kardeşleriyle annesini alarak yine eskisi gibi bir aile olurlar. Nergis, evlatlık verilen aileyi de unutmaz, onları da çok sever ve zaman zaman da arar ve yanlarına gider.

 Nergis’in evi operasyon yapılan Sur’a yakındır. Görevine silah ve bomba sesleri arasında gider. Burada öyle hastalarla karşılaşır ki, birçoğunun hikâyesi oldukça ilginçtir. Hastaneye, operasyondan yaralananlarla, bombalardan parçalanan insanları tedavi eder arkadaşlarıyla birlikte. Suriyeli küçük bir kızı tedavi eder, kız hamiledir. Onu annesiyle birlikte evinde bir ay misafir eder. Babaları ile erkek çocukları Valiliğin yardımı ile uygun bir yere yerleştirir. Suriyeli aile evlerinde kalırken, makinalıların kurşunlarına maruz kalırlar. Hepsi yatak odalarının arkasındaki izbe bir yere sığınırlar…

Bombalar hiç susmaz Sur’da…

Nergis’in gerçek annesi, Bingöl Karlıova’da ablalarıyla kalır. Onu yanına aldırmayı çok ister. Zira yalnızlıktan oldukça bunalmıştır.

Yoğun çalışmanın ardından hastanenin kantininde kahvesini içerken, kendisine önlüklü genç bir doktor bakar. Bu doktor daha sonra hasta randevu sistemi ile Nergis’in karşısına geçer. Ve ona âşık ve ciddi olduğunu söyler.  Günler süren ısrarlardan sonra Nergis bu teklifi kabul eder. Artık iki genç bombaların gürültüleri arasında işe birlikte giderler. Tatil günleri, kentten uzaklaşıp doğaya,  Diyarbakır’ın tarihi yerleriyle,  sinema, tiyatro ve kitapçılara giderler.

Sevgilisi Yaşar, İzmirlidir. Babasının on beş kişinin çalıştırdığı bir imalathanesi vardır. Annesi, çok ters ve sinirli birisidir. Çevresine hep sosyetik görünmek ister. Yaşar, sevgilisini annesiyle tanıştırmak ister ama annesinin huyunu bildiği için çok çekinir. Bir yemekte, evlenme teklif eder ve konuyu ailesine açtığını söyler. Onların birkaç hafta sonra da Diyarbakır’a tanışmaya geleceğinden bahseder.

Yaşar’ın ailesi Diyarbakır’a gelir. Hep birlikte Nergis’in ailesiyle tanışmak için Karlıova’ya bir kış günü giderler. Yol çok çetindir. Zor geçit verir. PKK’da başlı başına bir tehdittir yolda. Neyse ki, Nergis’in Kürtçe konuşmalarıyla serbest kalırlar. Yaşar’ın annesi Karlıova’da Sosyetik hareketleriyle iticidir. Çok kalmadan hemen dönerler ama yolda öyle maceralar yaşarlar ki… İzmir’e dönen annesi için bu durumlar Yaşar’a karşı bir kozdur. Telefonda oğlunu baştan beyinden eder. Ve Nergis’in kendilerine yakışmadığından bahseder.

Anne boş durmaz, babasının siyasi tanıdıklarını araya sokarak, oğlunun tayinini gizlice İzmir’e çıkartır. Yaşar, bunu annesinin yaptığını anlar ve İzmir’e mecburen döner. Annesi, Nergis’i kötüler ve kendisini sosyetik bir kızla evlendirmeyi düşünür. Yaşar kabul etmez ve her şeye rağmen Nergis’le evlenmekte ısrar eder. Annesinden Diyarbakır’a tekrar gitmelerini ister. Annesi kesinlikle bir daha öyle bir ortama gitmeyeceğini,  isterse, nişan işlemlerini İstanbul’da yapabileceğini söyler. Yaşar bu durumu Nergis’e açar. Nergis’ten hiç görmediği bir tepki alır. Ve araları bozulur. Nergis, sosyal medyayı kapatır. Telefonlara bakmaz. İnadı inattır.

Bu duruma kızan Yaşar, fazla naz âşık usandırır örneği ile annesinin söylediği kızla inadına nişanlanır. Annesi, habersizce Nergis’e davetiye bile gönderir. Buna iyice sinirlenen Nergis, barışmak için aracı gönderilen dostları da kabul etmez.

Yaşar, yaptıklarından pişmandır. Nergis’i unutamaz. Bunalıma girer. Yemeklere inmez. Odasında hep Nergis’i düşünür. Bir akşam, Babası, oğlunu yemeğe çağırır. Ses gelmez odasından. Yukarı çıkar bakar ki, oğlunun ağzı köpük ölümle pençeleşir. Acil hastaneye kaldırılır. Annesi de rahatsızlanır, birlikte Acile giderler. Yaşar, yoğun bakıma alınır.  Bir hafta hareketsiz yatar, Bunu duyan Nergis, İzmir’e gelir. Annesine rağmen hastanede Yaşar’ın yanında kalır. Onun kulağına fısıldayıp yaşatmak ister, ancak Nergis, sevdiğinin öldüğünü otelde alır.

Cenazesinden sonra Diyarbakır’a döner. Acısını içine gömerek hastanedeki görevine devam eder. Yaşar’ın bir zamanlar bahsettiği Yunan adasına gitmeye karar verir. Orada ilginç olaylarla karşılaşır. Yaşar’ın gittiği yerlere uğrar. Otele yakın bir yerdeki uçurumun kenarına gider. Kendisini aşağıya atmak üzereyken Annesinin sesini duyup vaz geçer.  Dostları, Yaşar’ın annesinin felç geçirdiğini söyler. Dönüşte uğrar. Babası, oğluna sarılır gibi Nergis’e sarılır, koklar. Karısı yatakta felçli yatar. Nergis, onun kulağına eğilir Kendim için seni affediyorum.” der.

            Nergis, dönüşte uçakta, Yaşar’ın hastanede yatarken giydiği tişörtünü koklar, koklar…

Daha başka neler mi var?  O da romanın içinde gizli…

*********************************************************************

 SAKARYA  LİFE DERGİSİNİN 2. Sayısında çıkan yazım.

94069916_10158027691796897_622397338794590208_o

“AH O ELMA ŞEKERLERİ”

Her neslin kendine has unutamadıkları şeyler vardır. Ekranlarla henüz tanışmamış çağın insanları yaratıcılıklarını konuşturup oyun yaratmada ustaydılar. “İstop” kuka’, ‘yağ satarım bal satarım’, ve daha nice oyunlar… Taşların dokuzlusu, satrancı aratmazdı evlerin arka bahçe betonlarına çizilen tebeşirlerle… Bir nesil, telden arabalar, rulmanlardan tornet dediğimiz şimdikilerin skoterlarını ustalıkla yaparlardı. Hem de lastik ayakkabısından fren yaparak. O karın yoğun olduğu günlerde, perde kornejlerini ayaklarına bağlayıp bir sporcu gibi ağaçların arasından kayanlar mı dersiniz ve daha neler neler… O yılların çocukları bir odanın mahkûmu değillerdi. Akşamın geç saatlerine kadar yorulmak nedir bilmeden, koşuşturdu sokakların çığırtkanlığında. Mahalleye bin bir çeşit oyuncak, leblebi tozu, şeker ve şemsiye çikolatalarıyla giren satıcılar dört gözle beklenirdi. Onun uzaktan belirmesiyle oyunlar hemen kesilir ve başına toplanılırdı satıcının. Unutulur muydu, onların yüzleri?

Hemen hemen her çocuk evlerinin önüne geçip, “Anneee!…” diye bağırışları mahalleyi çınlatırdı. Pencerelere çıkan annelerin aşağılara attığı paraları kapan çocuklar, neyi gözüne kestirdiyse alır ve bir köşeye çekilerek birbirine nispet edercesine aldıklarıyla ya oynarlar ya da iştahla yerlerdi.

Bugün sizlere son yazdığım ve basım çalışmalarının devam ettiği  “Elma Şekeri” adlı romanımdan bir bölümü paylaşmak istiyorum. Umarım yayımlandığında keyifle okursunuz.

Kahramanımız Nergis küçüklüğünü anlatıyor: “Ah o elma şekerleri nasıl bir şeydi öyle? Gözümün önünden gitmediği ve tadını hayalimde sakladığım o ışıldayan kırmızı elma şekerlerini ilk kez ilçemize gelen panayırda iki çocuk iştahlı yerken görmüştüm. Onlar,  elma şekerlerine yumulup ağzı yüzü kırmızılar içinde yalarken ben de kediler gibi boş yere yalanarak yutkunuyordum. Tatlı mı yoksa ekşi miydi? Onu da bilmiyordum. Çocuklar şekeri elmasıyla birlikte neredeyse bitirmişlerdi. Esmer olanına “Bana da kalanını verir misin?” dediğimde burun kıvırıp yalamasına devam etti. Sapta şeker kırıntısı kalmamıştı.

Ta ki, ellindeki sapta kırmızı şeker kırıntıları kalıncaya dek. Belki onu yemez de atar, diye düşündüm. Yapmadı. Sapını öylesine kemiriyordu ki bir kırıntı bile bırakmayacağı belliydi.  Baktım sapta ne elma ne de şekeri kalmıştı. Yere doğru attığı sapı aldım.  Toprağın tozu şekerli bölüme yapışmıştı.  Bu kez diğer çocuğu kollamaya başladım. Ona da kalan kısmı vermesini istedim. Vermedi. Aksine o da yalamasını hızlandırdı. Bir taraftan da sinsi sinsi gülüyordu.

Tadına meraktan çatlayacaktım. Acaba evimizdeki kesme şekerlerine benzer miydi?  ‘Öyle olsa kırmızı olmazdı. Mutlaka farklı bir tadı olmalıydı’ dedim.  Aksilik ya, bu kız da elma şekerinin sapında bir kırıntı tanesi bile bırakmamıştı. Yutkuna yutkuna eve geldim.  Yutkunduğum bütün tükürüklerim midemi şişirmişti. Aklımdan o kızların yiyişleri hiç gitmedi. Günlerce düşündüm. Hatta geceleri rüyalarıma bile giriyordu. Bir gün sabah uyandığımda annem, “Kızım dudaklarını neden öyle yalar gibi şapırdatıyordun?” dediğinde,  anneme olup biteni anlattım. “Ben kızıma hemen alırım” sözünü verse de unutup gitmişti. Ama elma şekerlerinin nasıl bir şey olduğu o günden beri aklımdan hiç gitmedi. Acaba nerede satılırdı? Onu da bilmiyordum. Satın almak için olağan üstü bir hırsla para biriktiriyordum. Birkaç ay geçmişti ki biriktirebildiklerim epeyce ağırdı. Onları bütünlemek için yanıma aldığımda küçücük bedenimin dengesi bozulmuş bir halde dolmuşun arka pencere kenarına oturdum. Cebime doldurduğum bozukluklar dengemi bile bozmuştu. Dükkânlara bakarak yol alıyorduk ki kırmızı ışıkta durunca bir pastanenin vitrininde tepsinin üstünde öylesine çok elma şekerini görünce şoföre seslendim,

“Durun! Durun! Beni hemen indirin!”

Dolmuştan inip pastaneye koştum. Ama ne koşuştu o.   Bozuk paraların ağırlığından şıngır şıngır sesler arasında topallayarak koşuyordum. Pastaneye nefes nefese girdim. Tezgâhta bekleyen amcaya bir şey konuşamadan elma şekerlerini gösterdim. Anlamıştı. Gülümsedi.

“Kızım hele bir nefeslen.”

Tepsiyi önüme getirdi.

“Hangisini istersin?”

Cebimdeki bütün paraları çıkartıp ona verirken

“Hepsini, hepsini!”

Adam şaşkındı. Ona,

“Amca bu tepsiyi şu masaya koyar mısınız?”

Söylediğimi yaptı. Önce bir tanesini tattım. O hayal ettiğim tat sanki yoktu. Veya ben hüsrana uğramıştım. ‘Belki bu öyledir.’ diyerek diğer elma şekerlerini bir ısırıklayıp kenara bırakıyordum. Etrafta bakanlara aldırış etmiyordum. Her ısırıkta hüsrana uğramam devam ediyordu. O tadı bulamayınca hüngür hüngür ağladım. Amca tezgâhından gelip başımı okşadı.

“Neyin var senin kızım?”

Hıçkırıklarım bir türlü kesilmiyordu.  Bir ara, “Ne biçim elma şekerleri bunlar hayal ettiğim tat değil bunlar!” diyerek hızla dışarı çıktığımda üstümdeki bütün yükleri atmış ve hafiflemiştim…”

elmasekeri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir