Kavanozdaki Böcekler

Altın Bilek Sözleşme

Şimdilik “KAVANOZDAKİ BÖCEKLER” adını verdiğim çalışmamın basımı için Altın Bilek Yayınevi ile sözleşmeyi imzalamış ve Sonbahar’da (2017) çıkacağını duyurmuştum. Ancak, yayınevinin el değiştirmesi ve bilimsel eser çıkartacaklarını belirtmeleri üzerine sözleşmem tek taraflı olarak iptal edilmiştir.  Yeni yayınevi girişimlerim devam etmekte olup, okurlarımdan özür dilerim.

Bu çalışmamda; yaşadığı coğrafyanın hem siyasi hem de doğa koşullarının zorluğundan, gelişmiş  ülkelere kaçan insanların ilginç hikayeleri okuyacaklarınız…

Çalışmamın Özeti

Afrika’nın uçsuz bucaksız çöllerinde, yaşam mücadelesi veren insanların, mülteci kamplarından geçerek gelişmiş ülkelere kaçışlarının trajik hikâyelerini yazdım.  Çöl, yalnızca üç harften oluşan, kızgın bir güneş altında kavrulan, ayak basılamayacak kadar sıcak kumlarıyla bilinen basit bir mekân mıydı?

Dünyanın az gelişmiş ülkelerindeki totaliter rejimlerin yarattığı insanlık dışı yaşam koşulları ve sonu gelmeyen savaşlardan kaçan insanların hayalleri, bir an önce özgürlüğe kavuşmaktı. Ellerindeki bütün değerleri insan tacirlerine vererek, Afrika’nın batısından başlayan, Güney Afrika’dan devam eden, en sonunda Kuzey Afrika ülkelerinin limanlarına ulaşan çetin yolculuklarının sonuna geldiğini sandıkları noktada Akdeniz’in soğuk sularında alabora olanların hikâyesidir bu.

Kahramanlardan biri Türkiye’den Cemal’dir. Cemal, evlidir, büyük bir et işleme fabrikasında işçi olarak çalışmaktadır. Bir akşam işten çıkacakken, eksi otuz derecedeki soğuk et deposunda mahsur kalır.  Sabaha canlı ulaşabilmek için yüzüne sürdüğü sidiğinin, boş tenekenin üstüne çıkarak kafasını yaklaştırdığı ampulün sıcaklığından yararlanmaya çalışır, etleri oradan oraya taşır; sonunda sabaha canlı ulaşır. Ama onu asıl yaşamda tutansa, yaşadığı aşkı sürekli olarak gözlerinde canlandırması olur.

O olaydan sonra işi bırakır. Libya’ya, arkadaşının yanına gider ve inşaatlarda çalışmaya başlar. Ne var ki, orada da huzur bulamaz, ülkede kaos başlayınca o da kendini Afrika’dan gelen o gemilerden birinin içinde bulur.

Bir başka kahraman İranlı öğrenci Nina’dır.  Alışveriş yaptığı bir mağazadan çıktığı bir gün, devrim muhafızları tarafından, birkaç kadınla birlikte tutuklanır.  Ceza olarak, tırnakları ojelidir diye elleri, içinde kımıl kımıl böceklerin olduğu bir kavanoza sokulur. Bu olay Nina’nın hayatının kararmasına neden olur. Çünkü o günden sonra geceler boyu böcekler dolu kâbuslar görür. Nereye gitse böcekler ellerinin üstünde… Bunalımlarıyla birlikte bayılmaları da başlar. Sonunda epilepsi teşhisi konulur.

O arada Mohsen adlı evli birine âşık olmuştur. Okul çıkışı buluştukları bir gün, sık ağaçlarının olduğu bir parkta sevişirlerken yine devrim muhafızlarınca yakalanırlar. Bu suçun cezası da recmdir.

 

Bedevilerin çöllerdeki yaşamı nasıldı? Bir bedevi,  çöldeki uzun yolculuğu esnasında toz fırtınasına yakalanınca, ne yapar? Yanında götürdüğü devesini keser, gövdesindeki organları boşaltıp içine girerek hayatta kalmaya çalışır.

Suriye Savaşı’nda teröristler, Belen ve arkadaşını nereye kaçırmış ve kimlere pazarlamış olabilirler?

Boko Haram, Nijerya’daki okullarda neler yapmıştır? Okulun bahçesinde tek tük olan ağaçların dallarında asılı kızları kim görmüştü?

Çalışmamın sonu mu?

Bir tarafta batan gemiden çıkartılan onlarca ceset ve aralarından kurtulan Mülteci Afya ile Avrupa’ya adı verilen Kral Agenor’un kızı Europa üzerinden mitolojik bir karşılaştırma…

Deniz kenarında ayışığında parlayan siyah poşetteki cesetler, bir üniversitenin tıp fakültesine kadavra mı olacaktı?

Keyifli okumalar…

 

Çalışmamdan Bir Bölüm:

“… Evin ahalisi uykusundaydı. Dışarıdan gelen gürültüyle çığlıklar birbirine karışıyor, herkes “Hayatta mıyız?” diye şaşkınca bakışırken deprem olduğunu zannederek birbirlerine dokunuyorlardı. Camlar yerde tuz buzdu. Evin babası Gero dışarıya adımını atar atmaz yan komşularının evini toz duman içinde gördü. Şaşırdı.  Ağlayan ve inleyenlerin sesi bir türlü kesilmiyordu. Gökyüzüne baktı.  Şehrin uzaklarına yağmur gibi misket bombaları düşüyordu. Bu bomba, akvaryumda bir balığın yavrusunu arka arkaya bırakması gibi uçaktan aşağıya süzülüyor, sonra da açılan kapsül içinden fırlayan binlerce bombacıklar, havai fişekleri gibi çevreye yayılıyordu. Küçük bombacıklar,  düştükleri canlı cansız ne varsa o anda aleve boğuyordu. Anne Lahza ve kocası,  gelebilecek bombalardan korunmak için çocuklarını toplayıp evlerinin mahzenine götürdü. Mahzenleri uzun yıllar bakımsızdı.  Lahza, büyük oğlunun elini tutmuş,  iki yaşındaki kızını da kucağına almıştı. Kocasına, “Işığı yak çabuk ışığı yak!” diye seslendiğinde karanlığın içinde kaybolan çocukları ağlaşıyordu. Kocası, el yordamıyla bulduğu lambanın düğmesini çevirdi,  yanmadı. İçeriyi aydınlatan ışık süzmesi nereden geldiği belli değildi. O da musluktan ip gibi akan suyun cılızlığındaydı. Lamba yanmayınca Lahza kocasına,  “Yaptığını beğendin mi? Kaç kere söyledim sana şu lambayı değiştir diye! Şimdi ne yapacağız?” diye sinirlendi. Kocası hiçbir yanıt vermeden ayaklarını boşlukta sürüyerek evlerine çıktı. Dışarıda savaş uçaklarının yakından uçuşları,  iskelet görünümlü binayı bir deprem gibi yıkması an meselesiydi.   Gero, her an tepesine düşecek bir bombanın korkusuyla boğazı kurumuş bir halde yatak odasına geçti. Alet ve edevatların olduğu sandığını açtı. Sıkıca bağlanmış beyaz naylon torbayı sündürerek açmak istedi. Torba esnedi esnedi… Açılmayınca “lanet olsun, tam da sırasıydı! diye sinirlendi. Alet çantasından falçatayı çıkartıp bir tavuğu keser gibi sertçe torbanın ağzını yırtıp içinden aldığı ampul ve bulduğu bir çakmakla mahzene geri geldi. Beyninin rotasıyla karısıyla iki çocuğunun yanındaydı.  Gero ayağına sürtünenin fare olduğunu düşünerek irkilip geri çekildi. Çakmağını yakıp yere doğru tuttu. Bir şey göremedi. “Mutlaka lağım faresiydi” diye düşündü. Elindekileri karısına uzattı. Çakmak sürekli yanmaktan ısınmıştı.  Gero,  söndürünce ayağına dokunanla tekrar geri çekildi. Ayaklarını boşlukta ileri geri itekledi. Görmediği ve büyük bir ihtimalle fare olarak düşündüğü canlıyı uzaklaştırmak hatta ayağı ile tekmeleyerek öldürmek istedi. Lahza, kocasına “Sen tut şu çocukları ben takayım.” dedi. Kocası, çakmağı yukarıya doğru tutarak yaktığında ortalık cılızca aydınlanmış, ışığın oynaşmalarında gölgeler duvarda büyüyordu. Gero, yaktığı çakmağı çevresinde gezindirdi.  Köşeye sinmiş kedinin gözleri arabanın farı gibi parlıyordu. Önce lağım faresi zannetti. Yanına usulca yaklaştı. “Miyav!” sesiyle gördüğünün fare olmadığını anladı.  “Hay Allah Kediymiş!” şaşkınlığı ile kedinin önce başını,  sırtını sonrada çenesini uzunca sevince kedinin gözleri karanlıkta kaybolmuştu. Kedi nezle olmuş gibi sürekli miyavladı. Lahza, bir köşede bulduğu kovayı ters çevirip ampulü taktı. Kocası çakmağın fazla ısınmasından patlayabileceğini düşünerek  söndürüp karısına verdi. Lahza kocasına, “Çevir bakalım düğmeyi” dedi. “Çıt” sesiyle ortalık yine karanlıktı. Öyle bir karanlıktı ki ne gözlerin akı ne de gözyaşlarının parıltısı görülebiliyordu. Eller boşlukta ne aradığını bilemiyor, bir şeylere dokunmak istiyordu. Ve sonunda Gero, taze bir tene dokunduğunda oğluydu. Onun ellerini aradı. Bulunca sımsıkı tuttu, bırakmadı.  Lahza da diğer çocuğunun elini sımsıkı tutmuştu. Kocasına mutfaktaki mumun olduğu yeri söyler söylemez Gero, çocuğunun ellerini annesine teslim edip boşlukta bir yerlere çarpmamak için el yordamıyla çakmağın ölgün ışığında evine yöneldi. Evine girdiğinde…”

Devamını, kitap çıktığında okumanız dileğimle…

Saygı ve Sevgilerimle,
Ertuğrul Erdoğan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir