Sığınmacılar

Başka ülkelere özlem duyan ve oralara gitmeye karar verenlerin ilk durağı Nijerya’ydı. Bu ülkenin Calabar Limanı’ndan kırık dökük görünümlü kuru yük gemisiyle yol alan sığınmacılar, Firavun Keops gibi tek başlarına keyifli bir yolculuk yapamadan her limana uğradıklarında, sayıları da artacaktı. Onlar denizin enginliğinde umuda yolculuklarını zor şartlarda yaparlarken, balinalar da gemiye serenat yaparak yanlarından uzun süre ayrılmayacaklardı. Gemi; bir ayı geçkin sürecek bu uzun yolculuğunda denize kıyı birçok Afrika ülkesine,   Kızıl Deniz üzerinden İsrail, Suriye, ve Lübnan’la Kuzey Afrika kıyısında olan ülkelerin limanlarına da uğrayarak,  oradan alacakları sığınmacılarla İtalya’ya ulaşacaktı.

Dördüncü kaptan üstlerinden aldığı emirle gemiye ilk binen Nijeryalı sığınmacıları güvertede topladı. Onlara neler yapmaları gerektiğini,  yemek ve tuvalet ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını anlattı. Kalabalığı kadınlar, çocuklar ve erkekler olarak ayırıp kim nerede yolculuk yapacağını söyledi. Ardından  kamarotlara dönerek,  kadın ve çocukları  geminin ambarına götürmelerini emretti. Erkekler ise üst güvertede askerler gibi sıralanmıştı.

Geminin ambarı basıktı, ama kapakların üzerinde istenildiğinde açılabilen havalandırma düzenekleri mevcuttu. Nijeryalı kadın ve çocuklar ambara indiklerinde içerisi loştu. Rutubet kokusu genizlerini yakıyordu.  Küçük bir kız çocuğu bağırınca, kadınlar sesin geldiği yöne baktılar. Küçük kız  annesinin eteğine korkuyla sarılmış bırakmıyordu,

“Anne kocaman bir fare gördüm!”

Annesi çocuğunu kucağına aldı. Yuvarlak küçük pencereden martıların uçuşlarını görünce ağlamasını da kesti. Kadınlar, yere oturarak çocuklarını ayırdıkları bacaklarının arasına almış kendi yiyeceklerini onlara yediriyordu.  Ambarın kapağını açan  kamarot  sertçe  bağırdı,

“Erzaklarınızı akşamüzeri buradan atacağım. Öyle sıcak yemeğimiz yok, ne verilirse ona razı olacaksınız!”

Kapağı sertçe kapattıktan sonra geri dönüp, tuvaletin tek olduğunu ve iki lavabo ile idare edebileceklerini söyledi. Ardından kapağı üzerlerine kilitledi. Ambarın havası gittikçe azalıyordu. Sığınmacılar, ağzı sıkı sıkıya kapatılmış içinde çırpınan sineklere benzemişti. Birçoğu sersemlemişti.

Akşam üzeri bir kadın kapağı açan kamarota seslendi,

“İçerisi çok havasız! Böyle giderse çocuklarımız ölecek!”

Kamarot, ‘ölüm’ sözcüğünü duyunca havalandırma deliğini sonuna kadar açtı.  Domates, salatalık, birkaç ezilmeye yüz tutmuş zeytin ve bir iki dilim ekmekten oluşan naylon paketleri bir köpeğin önüne atar gibi yukarıdan fırlatıp kapağı kapattı.

Dördüncü kaptan güvertede hiçbir şey yapmadan oturan Nijeryalı erkeklerin yanına gitti. Hepsini baştan ayağa alaysı bakışlarıyla süzdü. Kuvvetli ve iri yapılarını görünce  gülümsedi,

“Bakın,  böyle hiçbir şey yapmadan yolculuk geçmez. Hem çok da sıkıcı olur. Gemide onlarca iş var. Aranızda mutfak işlerinden anlayan var mı?”

Herkes, birbirine baktı. Orta yaşlardaki şişman ve bodur  Nijeryalı öne çıktı.

“Ben aşçıyım, hem gideceğim yerde aşçılık yapmak istiyorum.”

Dördüncü Kaptan kamarota alaysı göz işaretiyle aşçıyı mutfağa götürmesini emretti. Temizlik yapacaklarla motordan anlayanları görev alanlarına gönderdi. Güvertede kimse kalmamıştı.

Her limana uğrayışta ambar ve güvertedekiler birbirlerine daha da yakınlaşıyordu. Özellikle ambar,   iğne atılsa yere düşmeyecek haldeydi. İnsan etleri birbirine karışmış bir haldeyken nefesler aynı dili konuşuyordu. Ambarın kapağından atılan yiyecekler yetmiyor, sığınmacılar verilenleri birbiriyle paylaşmak zorunda kalıyordu. Çocuklar ise açlıktan ağlıyorlardı. Anneler yukarıya  bağırsalar da görevliler umarsızdı. Ambarda ne çocukların öksürükleri ne de kadınların konuşmaları kesiliyordu.

Ambar gece olduğunda sessizliğe bürünmüştü.

Çocuklar annelerinin memelerine yapışmış, koyun koyuna uyudular. Dışarıdan yalnızca geminin yararak gittiği suların hışırtısı duyuluyordu. Gemi limanlara uğrayıp yol alırken,  içi karınca yuvası gibi insan kaynıyordu.

Nina’nın erkek kardeşi geminin uğrayacağı Suriye’nin Baniyas Limanı’na gitmek için geceden tüm hazırlığını yapmış,  bavuluyla birlikte annesine ve babasına haber vermeden yola çıkmıştı.  Gabra ve kocası Mikail,  bebekleriyle birlikte onlar da yolculuğa hazırdı. Gemi bütün limanlara uğramış, en sonunda uçak bulamayan Cemal ve arkadaşını da Libya’dan alarak yoluna devam etti.

Kaptanlar kamaralarında keyifliydi. Adam başı aldıkları dolarları defalarca sayıp kasalarına yerleştirdiler. Puroları ağızlarında denizin sonsuzluğuna bakarak yol alıyorlardı. Ambarda nefes almak gittikçe güçleşiyordu.  İki ayı geçen yolculuğun sonlarında bedenler iyice zayıflamış ve bitap düşmüştü. Pantolon ve elbiselerden yayılan sidik kokusundan geçilmiyor,  sığınmacılar ambarın pisliğinden önce hastalıklar, daha sonra ardından gelebilecek ölümlere adım adım yaklaşıyorlardı. Yaşam ümidi kesilen hastalar gecenin sessizliğinde denize bırakılıyorlardı. Geride kalan sığınmacı dostları onların arkasından dualar ediyordu.

Gökyüzü kara bulutlarla doluydu.

Gemi karanlıkta yol alırken yağmur şiddetini fırtınayla birlikte gittikçe artırıyordu. Şimşeklerin ardı ardına çakışıyla geminin önü denizin dibine doğru batıp ardından tekrar metrelerce havaya yükseliyordu. Dalgalar  güverteye doluyor, sonra  frengi deliklerinden gerisin geriye denize karışıyordu.

Kara gözlerde korku vardı.

Ambardaki kadın ve çocuklar birbirine sarılmış; Müslümanlar Kuran’dan Hristiyanlar İncil’den ayetler okuyarak aynı yaradana dua ediyorlardı. Sığınmacılar birbirlerine çarptıkça, vücutlarındaki kemiklerin sesi gök gürültüsüne karışıyordu. Boş mideler alt üsttü. İstifra edenlerin midelerinden yalnızca su çıkıyordu. Güvertede ise can pazarı vardı. Görevliler oradan oraya koşuşturuyor alabora olmak üzere olan gemide sağa sola savruluyorlardı.

Kaptanlar bir araya gelmişti. Hepsi tedirgindi.  Birinci Kaptanın emriyle ‘yedi kısa bir uzun’ siren çalınca,  gemide hiçbir mürettebat kalmadı. Kapağı kilitli ambarı açmak kimsenin aklına gelmemişti. Sular sığınmacılara doğru ilerliyordu. Dalgalar güvertedeki diğer sığınmacıların üstüne yorgan gibi serilirken bağırışlar hiç kesilmiyordu. Gemi denizin dibine doğru süzülürken kendini gemiden atanlar, denizin üstüne sinek gibi yapışıyordu…

Avrupa! Ah sen!  Tyrus ve Sidon’un ülkesinde Kral Agenor’un bakire kızı Europa! Babanın sarayında terkedilmiş bir halde yetişirken sana kimler ulaşmak istemedi ki?

Kadın kılığına girmiş iki dünya parçası birbiriyle tartıştılar. Kadınlardan birisi yabancı, diğeri  ‘Asia’ydı.  Davranışları ve görünüşü tıpkı sana benziyordu.  İkisi de seni doğurduğunu ve göğsünde taşıyan olduğunu söylüyordu. Yabancı kadın kudretli kollarını uzatıp bir hazineye uzanıyormuşçasına “Benimle gel hayatım. Senin kaderine yazılan Tanrıların Tanrısı Zeus’a götüreceğim.” diyordu.

Europa gördüğü rüyanın etkisiyle ter içinde uyandı. Gözleri dalgınca bekledi. Aslında gözleri açıktı ama rüyasında gördüğü kadınlar hâlâ karşısında duruyor gibiydi.  Kendi kendine söylendi.

“Ben uykumda tatlı tatlı uyurken,  o kadınlar da kimdi? Karşıma çıkıp nasıl da sevgiyle bana anne şefkati gösteriyorlardı?”

Europa rüyasından uzaklaşmış günlük hayatındaki eğlencesine geri dönmüştü. Akran arkadaşları ve halkın elit tabakasından kızlar ona koro danslarında ve kurban törenlerinde eşlik ettiler. Çiçeklerle donanmış deniz kıyısında arkadaşlarıyla birlikte dalgaların sahile vuruşlarını seyrederek hoşça vakit geçiriyordu.

Europa’nın üzerinde efsanenin resimleri olan altın işlemeli kuyruklu bir elbise vardı. Bu elbise, Hephaistos tarafından yapılmış ve dünyayı sallayan Poseidon’un Libya’ya kur yaparken hediye getirdiği elbiseydi. Miras olarak elden ele dolaşmış ve en sonunda Kral Agenor’un evine gelmişti.

Arkadaşları çiçeklerle bezeli bahçede oradan oraya çiçek bulmak için koşuştururken Europa Aşk Tanrıçası’nın zarafetiyle elinde gül demeti öylece duruyordu.

Hiçbir şey için zorlanmayan, Tanrıların babasını bile etkileyecek güce sahip Eros’un sihirleri Zeus’u da ele geçirmiş ve Europa’nın güzelliğine vurulmuştu.

Tanrılar Tanrısı Zeus’un aklına bir plan geldi. Koyu kahverengi kaşları yerine gümüş yaylar çizili, boynuzları ayın görünüşüne benzeyen güzel, çekici bir boğaya dönüştü. Çiçek toplayan kızların arasına karıştı. Europa onu görünce korktu.

Sığınmacılar da korkmuştu. Geminin ambarında nefessizdiler. Birçoğu hırıltılı nefes alıp verirken göğüsleri tıkanır gibi oluyordu.

Europa boğanın uysal duruşundan cesaret alıp onu sevdi, okşadı. Topladığı gülleri onun ağzına doğru uzattı.  Zeus,  Europa’nın yaklaşımından cesaretlenip, alnına bir öpücük kondurdu ve Europa’nın ayaklarına kapandı.

Sığınmacı kadınların ayakları suyun içinde karıncalanmıştı.

Boğa özlem dolu bir bakışla geniş sırtını gösterdi. Europa arkadaşlarının boynuna taktığı çiçekli çelenklerle boğanın sırtına bindi.  Arkadaşları da binmek istedi, ancak Zeus buna fırsat vermedi.  Yıldırımların hızıyla denize dalıp Europa’yla birlikte gözden kayboldu.

 Tıka basa dolu gemide sığınmacıların yaşam umudu denizin dibine doğru süzülüyordu.

Sulardan ve gördüğü yaratıklardan korkan Europa, düşmemek için bir eliyle boğanın kocaman boynuzuna tutarken, diğer eliyle mor eteğini topluyordu. İçinden, ‘Bu boğa olsa olsa bir tanrıdır.’ diye düşündü.  Zeus, hızlanmıştı. Bahçe ve çıplak kumsalları ardında bırakırken, boğadan çok dörtnala koşan bir ata benziyordu. Europa neler olduğunu anlamıyordu.

Kadınlar kilitli ambarda ağlaşan çocukları için ne yapacaklarını bilemiyordu.

Europa, korkmuştu. Boğaya kendisini ıssız bir yerde bırakması için yalvardı. Zeus da kendisinin tanrılar tanrısı olduğunu söyleyip onu Girit’e götürdüğünü ve vücutlarını birleştireceğini söyledi.

Gemi büyük bir gürültüyle alabora olunca sığınmacıların vücutları birbirine karıştı. Sığınmacılar sağa sola savrulmuştu. Ambarın kapısı hâlâ kilitliydi. “Kurtarın bizi! İmdat!” çığlıkları kulakları sağır ediyordu.   Gemide can pazarı vardı.  Rüzgâr cesetlerin yüzünü yalayıp uzaklaşıyordu.

Sığınmacılar batan geminin ucu görünen güvertesinden tek tek denize düşüyordu. Cesetler denizin üstünde gittikçe çoğalarak şişiyor, kollar salınıyor, bacaklar taş kesiliyordu.  Köpek balıkları kan kokusunu almıştı. Denizin üstünde birkaç el batıp çıkıyor, sonra da ebediyen kayboluyordu. Hava açıldığında ayın şavkı cesetlerin üstünde parlıyordu.

Akşama doğru Girit kıyılarına vardılar. Boğa Europa’yı eğik bir ağacın altında sırtından indirdi.

Dalgalar cesetleri sahile sürüklüyordu. İtalya hücumbotları göründüğünde kara gözler gecede saklanmıştı.

Europa uzun süren uyuşukluğun ardından ancak sabah güneşi gökte parlarken vatanını ararcasına şaşkın bakışlarla etrafına bakındı.

Parçalanan geminin yolcularından Afyae sahilde baygındı. Nefes alıyordu ama ciğerleri su dolmuş, karnı neredeyse patlayacak kadar şişmişti. Görevli hayat öpücüğü ile siyaha çalan kırmızı dudaklara birkaç kez dokundu. Kuvvetlice nefes alıp verdi. Kadının kafasını sağa çevirdi. Sular boşaldıkça Afya’nın şişliği azalıyordu.  Gözlerini açtı. Yanında yatan çocuğunun cesedini görmesiyle gözlerini kapaması bir oldu.

Europa hayalinden sıyrılmak istercesine gözlerini ovuşturdu. Ancak gözlerini açıp bakınca her şeyin yerli yerinde durduğunu gördü.  Etrafı tanımadığı ağaç ve kayalarla çevrilmişti.

Tuzlu sular kadının midesinden boşaltıldığında yüzüne kan geldiği belli olmuyordu.  Kuzguni tenindeki boncuk gözlerinin akı parlayınca  kalabalık da artmıştı. Görevli herkesi uyarıyordu,

“Lütfen açılın,  nefes alsın!”.

Europa, kendisini kıyıya bırakan boğaya önce kızdı. Yanında olsaydı cezalandıracaktı. Hatta boynuzlarını elleriyle paramparça edecekti.

 Ağladı.

Yurdunu kaybetmişti. Artık ölmekten başka geriye ne kalmıştı? Bütün Tanrılar tarafından terk edildiğini düşündü. İlahlardan kendisini kurtaracak bir ‘Aslan’ göndermelerini diledi.

Kadın gözlerini açtıkça gökyüzünün rengi daha da belirginleşiyordu. İlk kez üşüdüğünü hissetti ve titredi.  Görevli battaniye ile sarıp sarmaladığında dişleri takırdıyordu. Ilık su içirdiler. Gökyüzüne bir kez daha baktı, akbabalar uçuşmuyordu.  Yüzlerce martı oradan oraya kanat çırpıp yiyecek derdindeydi.

Bakire beklediği aslanı göremedi. Güneş tepesinde parlıyordu. “Rezil!” diye bağırarak kendi adını haykırdı.

“Rezil Europa, kendi günahkâr hayatına bir son vermelisin! Seni lanetleyecek olan babanın sesini işitmiyor musun?  Yüksek kayalardan atarak seni denizin derinliklerine gömmez miydi?  Barbar bir cariye mi olmak istiyorsun? Yoksa köle gibi önüne konulan yünü mü eğirmek istersin? Sen ki büyük bir kralın kızısın!”

Sahilde büyüklü küçüklü siyah poşetlere konulan cesetler sıra sıraydı. Kadın onlara baktı. Çadırın arkasında kendisini taciz eden bedevinin yüzünü görünce kurtulduğuna sevinemedi. Kocası yaşıyor muydu? Yoksa çocuklarıyla birlikte cesetlerin konulduğu poşetlerden birinde miydi? Belki de köpek balıklarına yem olmuştu.  Kafasını yana çevirdi, boşluğa öylece baktı…

Profesör gelen telefonun ardından aceleyle odasından fırlayıp hastanenin zemin katındaki dolambaçlı, sakin, bir o kadar da ürperten koridorlarında ilerlerken kalabalık da gittikçe azalıyordu. Kalorifer borularının uzunluğu ve tavanın basıklığıyla birlikte havalandırma cihazlarının gürültüsü arasında ‘Çamaşırhane’  ve ‘Morg’  yazan yön tabelalarına bakıp morga yöneldi.

Kapıda iri yapılı ve kızıl sakallı görevli profesörü görünce gülerek elini uzatıp tokalaştı.  Sağlı sollu taze cesetlerin bulunduğu koridordan ofise geçtiler. Profesör asistanın gösterdiği koltuğa oturduğunda keyifliydi. Purosunu yakıp asistana,

“Vallahi öğrencilerim bu habere çok sevinecek.  Yine mi sığınmacılar?”

Asistan,  gözlerini kırpıp gülümsedi.

 “Evet.”

 Profesör yerinde duramıyordu. Ayağa kalkıp öğrencilerine kadavra üzerinden ders verdiği geniş odaya geçti. Kavanozlardaki hastalıklı insan organlarını incelerken sordu,

“Kaç tane?”

Görevli elini birkaç kez salladı,

 “Oooo… Bir sürü.”

Europa böyle saçma konuşmalarla kendi kendine işkence ediyordu. Canını alacak cesareti kendinde bulamıyordu. Birden alaycı fısıltıya kulak verdi. Korkuyla dönüp baktı. İlahi ışık saçan Aphrodite’yi karşısında gördü. Yanında eğik yayı ile küçük oğlu da vardı.  Tanrıçanın dudaklarında gülümseme vardı.

“Öfkeni ve kavganı bir kenara bırak! Nefret ettiğin boğa gelecek ve boynuzlarını kırman için sana uzatacak. Babanın evinde gördüğün rüyayı sana gönderen benim. Bununla avun Agenor’un kızı! Seni kaçıran Zeus’tu. Yenilmez tanrının ölümsüz eşisin artık. Ölümsüzdür adın. Çünkü seni bağrına basan bu yabancı kıtaya senin adın verilmiştir:   Europa!”

Europa, mevsimler dolusu sevişti. Çocukları oldu. Oğullarından ikisi Minos ve Rhadamanthys, yeryüzünde öyle tarafsız davrandılar ki, ölümlerinden sonra ölüler ülkesine yargıç yapıldılar.

Afya’nın titremesi geçmiş, içi ısınmıştı. Görevli tabancasını düzelterek ağzındaki kürdanıyla birlikte sahilde boydan boya ceset dolu siyah torbalara bakarak sırıttı,

 “Avrupa’ya hoş geldiniz kadavralar!”

Ertuğrul Erdoğan

Not: Bu öyküm, “Kavanozdaki Böcekler” adlı kitap çalışmamdan…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir