Süpürgelikteki Dostum

Ordu şehrinde 1982-1983 yılları arasında gurbet koşullarında gazetecilik yaptığım dönem ile çocukluğuma uzanan biyografik bir çalışmam… Umarım yayınlandığında okurken keyif alırsınız…
 YAZARIN NOTU
“Misafir bulunduğumuz yeryüzünde zaman zaman hanları değiştirerek gittiğimiz gurbette içimizdeki yalnızlığı oynarız. ‘Gurbet O kadar acı ki…” diye, devam eden bir şarkımız vardır. Dinlediğimizde yüreğimizi sızlatıp enginlere daldırır. Karadeniz’in şirin kenti Ordu’nun mahalli gazetesi “Karadeniz 52” de çalışmak için 1982 yılının yaz aylarında gurbete gittim. Orada yalnızlığımı; sevdiğime olan özlemimi, kordon boyunun hırçın dalgalarında ay ışığının denize yansıyan o güzelim şavkı ile her sabah bebek tazeliğindeki güneşin doğuşunu seyrederek gidermeye çalıştım.
İçindekiler mi? Birçoğu gerçek ama öykü olur da, hayaller olmaz mı?
KİTAP ÇALIŞMAMIN GİRİŞ BÖLÜMÜ
Otobüs, olanca hızıyla gecenin ayazını yararak ay ışığının buğday başaklarına yansıttığı varla yok arasındaki ışıkta yol alıyordu. Yolcular, içerinin sıcaklığından olacak sersemce ve yarım yamalak uykularındaydı. Kel ve pala bıyıklı şoför, bir önceki benzin istasyonunda değiştirdiği arka lastiğine güvenmediğini mırıldanarak duyuruyordu. Tedirginliğini belli etmeden, teybin sesini kısmasıyla motordan gelen farklı gürültü de yolcuları uykularında rahatsız etmişti. Yokuş aşağı inişin farkını hisseden arka koltuktakiler teker teker uyanmaya başlamışlardı. Otobüsün bir sağ bir sol yaparak yalpalaması hiç de hayra alamet değildi. Tedirgin gözler fal taşı gibi açılmıştı. Hızla okunan dualar arasındaki sallantının şiddeti gittikçe artıyor, neredeyse otobüsü devirecekti. Karşı yönden araçların gelmemesi aslında büyük bir şanstı. Otobüs, düz yola inince şoförün marifetiyle devrilmeden durabilmesine yolcular, “ Şükürler olsun!” sözleri arasında gecenin ayazı ve alacakaranlığında otobüsten titreyerek indiler. Hafifçe esen rüzgarın salladığı buğday başaklarını seyredenler ise köyün çok uzaklarda olduğunun farkındaydı. Herkes şoföre, “Şimdi ne yapacağız?” diye sorup duruyordu. Sorulardan bunalan şoför verdiği yanıtlar arasında bir köşeye çöküp cep telefonuyla şirketini heyecanla aradı. Anlattığı olayın ardından bulunduğu yeri belirterek acilen yeni bir aracın gönderilmesini istedi. Yolcular, kurtulmanın şaşkınlığı içinde birbirine yaptıkları şakalarla üzerilerindeki şoku atlatmak ister gibiydiler. Otobüsün durmasını fırsat bilip idrar torbası sıkışanlar tarlalar arasında yılan kıvraklığında kaybolup işemelerinin ardından tekrar görünüyorlardı. Uzun bekleyişin ardından gelen yeni otobüse binildiğinde, yolcular da uykusuna kaldığı yerden devam etmişlerdi.
Erdal, yirmi üç yaşında, esmer, siyah saçlı ve kahverengi gözlü bir delikanlıydı. Siyah deri montu ve taşlanmış  kotuyla otobüsün altı numaralı koltuğunda kafasını cama yaslayıp dışarıyı seyre dalarak geleceğini düşünüyordu. Matbaalarının kapanması sonrası, iki memurun aldığı maaş tutarındaki ücretle anlaşıp hiç kimseyi tanımadığı Ordu şehrinin iki büyük gazetesinden birisi olan “Karadeniz 52’ye gurbet koşullarında çalışmaya gidiyordu. Otobüs köhne bir garaja girmesiyle yeni uyanan şehirde yaşam belirtileri kendini usulca hissettiriyordu. Erdal, uzun yolculuktan uyuşan bacakları yüzünden topallayarak otobüsten inip çevresine bakındı. Sabahçı kahvesine yaklaşınca havanın serinliğinden buğulanmış pencerenin ardını göremedi. Yazın sonları olmasına rağmen hava kapalı ve yağışlıydı. İçeriye girince garsonun sobaya fındık kabuklarını atmasına şaşırdı. İlk kez fındık kabuğunun işe yaradığını bu şehirde görüyordu.
Süpürgelikteki Dostum Kim?
Odam küçüktü ama hiç olmazsa bana aitti. Badanası yeni yapılmış, kokuyordu. Artık kendime ait ve içinde özgür olacağım küçücük bir dünyam olmuştu. Geceleri, odama istediğim saatte girebilecektim. Şükürler olsun ki gecenin on ikisinden önceki koşuşturmalarım da son bulmuştu. Odada bulunan malzemeleri dışarı çıkartıp komşudan aldığım süpürgeyle temizledim. Gazeteye geldiğimde, telefonla annemleri arayıp eşyaları hemen göndermelerini istedim. Birkaç gün sonra kamyonetle gelenleri  odama özenle yerleştirdim. Eşya dediysem; bir kanepe, yatak, yorgan, perde, leğen, havlu vs. Kitaplarım, daktilom ve fotoğraf makinesi ile sevdiğimin resmini kanepenin üst bölmesine yerleştirdim. Perdeleri  takıp kendimi dışarı attım. Şehre karıştığımda ayakkabılarım çamurdu. Bundan böyle her sabah bir çeşmede temizlemeden gazeteye giremeyecektim. Akşamları geç saatlere kadar dışarıda olmanın hıncını doyasıya alıyordum. Gerçi yeni kiraladığım ev, kaldığım ve gece saat on ikide dönmek zorunda kaldığım otelden hiç farkı yoktu. Karşımda yalnızca bozkırda benim gibi yalnız kalmış tek bir ağacı görüyordum. Uzaktaki evler ise, benim için sonsuzluk gibiydi. Her sabah araç ve şehrin gürültüsü yerini bu kez horozların ötüşüne bırakmıştı. Perdemin gerisinden güneş farklı doğuyordu.  Evde kaldığımda köy, gazetede çalıştığım anda şehir hayatını  yaşıyordum. Kaldığım oda, dış kapının yanındaydı. Yan komşumu rahatsız etmeden sessizce odama giriyordum. Onları rahatsız etmemek adına tek yaptığım anahtarı yavaşça yuvasına sokmak ve adımlarımı karınca inceliğinde yürütmekti.
100_1898
Bir gece uykuya dalacağım anda tıkırtıya kulak verdim. İçerisi serindi. Yatağımdan doğrulup elektrik ocağını yakıp kazağımı giydim. Uzun süre tıkırtıların kulaklarımdan  uzaklaşmasını  beklesem de nafileydi. Hırsız olabilir düşüncesiyle kapıyı her şeye rağmen usulca açıp bir kağıt büyüklüğündeki aralıktan baktım, kimseler yoktu. Perdeyi aralayıp dışarıyı radar gibi taradım, belirti yoktu. Tıkırtılar  yan odadan geliyordur, diyerek tekrar yatıp yorganı kafama çektim. Uyumaya çalışsam da tıkırtı bir türlü kesilmiyordu. Sinir bozucu ses kafama takılmıştı. En kısa zamanda nereden geldiğini bulmam gerekiyordu. Bulamadıkça geriliyordum. Akşamları ev geldiğimde gündüz iş yerinde hep bu ses kulağımı tırmalıyordu. Bir gece tıkırdayan sesi takip ederek kulağımı odanın içinde gezdirdim. Son hedef süpürgelikti. Orada bir farenin olduğuna karar vermiştim. Kaçıp gider miydi, yoksa uyurken ortalıkta dolaşır mıydı? Yoksa battaniye arasından süzülüp benimle yatar mıydı? Büyük mü, yoksa küçük müydü? Büyükse işim zordu. Zira uyuşturarak bir yerimi kaybetmekte vardı!  Huzursuz uyumak kadar kötü bir şey yoktu. Düşüncelerime takılan süpürgelikteki fare bir türlü ortalıkta görünmüyordu. Günler geçtikçe onunla sıkı dost olmuştuk. Ona artık hiç kızmıyordum. Odanın içinde görünmese de sesiyle anlaşıyorduk. Çoğu geceler ona ‘ne yeyip ne içtiğini’ bile soruyordum. Ben de özlemlerimi ona anlatıyor, bir insanın yapmadığı arkadaşlığı bana yapıyor ve beni içten dinliyordu. Artık seviyordum onu…
Ertuğrul Erdoğan
Not: Kitabım çıktığında keyif almanız dileğimle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir