Yer Altındaki Güneş / Roman/ Tanıtım Yazısı

NOT: Yazının altında roman girişinden bir kaç sayfa bulacaksınız.

“YER ALTINDAKİ GÜNEŞ” adlı bu eserim, 09.03 2021 Saat 13:49:00 tarihi itibariyle 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu kapsamında Telekomünikasyon Kurumu tarafından yetkilendirilen E-GÜVEN Firmasınca onaylanmıştır.

Roman kahramanı Selim, inşaat mühendisi yirmi beş yaşlarında bir gençtir. Anne ve babası ile Trakya’da akrabalarını ziyaret dönüşü  Zekeriyaköy yakınlarında araçları ile yağışlı bir havada giderlerken arkadan çarpan bir kamyonun yaptığı kaza ile  ailesini kaybeder. Kendisi yaralıdır.  Evleri Belgrad Ormanlarına yakın Bahçeköy’dedir. Ancak bu evle birlikte birçok ev, yola gider. Çaresiz evi boşaltmak zorunda kalır. Evdeki anılarını alıp eşyaları satmak zorunda kalır. Babasının çantasında dedelerinden kalma eski bir harita bulur ve cüzdanına yerleştirir. Çalışmak zorundadır. İnşaat şirketlerine müracaat etse de ülkenin krizde olması nedeniyle beklediği teklif gelmez. Çare olarak üniversite yıllarında yarı zamanlı çalıştığı restorana gider. Patronu onu eskiden olduğu gibi yine barda çalıştırır. Aynı zamanda buranın deposundaki küçük bir odada kalır. Bu oda, caddeye bakar ve onun dünyası olur. Bara gelen müşterilerle tanışır. Onların anlattığı hikâyelerini dinler. Bunlardan birisi de Burcu adında konservatuvar mezunu bir kızdır. Aralarında aşk başlar. Ancak kız, esrar kullanmaktadır. İstanbul’u birlikte gezerler. Bara gelen bir turizm şirketi sahibinin gemisinde yaptıkları yolculukta kıza evlilik teklifi yapar. Kız müptelası olduğu esrarı restorana  yakın  meydandaki simitçiden alması için Selim’den yardım ister. Selim, istemese de kızı üzmemek adına birkaç kez alır. Cadde, Türkiye gerçekleri ile doludur. Burada sokakta yatan şair bir adamla tanışır. Kadın cinayetlerine tanık olurken, sokak çocuklarının araç önlerine atılıp para kapma sahnelerine de şahit olur. Bir gün esrar alırken polislerin takibi sonucu yakalanır. Ancak patronun tanıdığı olan komiser, bu seferlik kan tahlili takibi yapılması karşılığında Selim’i serbest bırakır. Patronu babasının rahatsızlığı için Selim’e restoranı teslim edip memleketine giderken karısına da göz kulak olmasını ister. Karısı bir pavyon kadını olup onu pavyondan para karşılığında çıkartarak evlenmişlerdir. Kadın,  hiç kimseyle görüşmez. Çünkü aşiret ailesi peşindedir ve öldürülmesi için aranmaktadır. Selim’i bir gün musluğun akıtması sonucu gecenin bir yarısı çağırır. Selim, iş yeri aracı ile gider, musluğu tamir eder ve kadınla uzun uzun sohbet ederler kahvelerinin sıcaklığında. Kadının giyimi cüretkâr olsa da Selim duyarsızdır. Sevgilisi Burcu ile gezdiği bir esnada kadın, Selim’i yine çağırır. Eve geldiğinde kadın, posta kutusunda bir tehdit mektubu aldığını ve yazanın ağabeysi olduğunu ve ondan ne yapması gerektiğini sorar.  Selim, taşınmayı önerdiğinde kadın, babasının hastalığı için başka şehre giden kocasını arar. Kocası da bu fikri benimser ve taşınma konusunda Selim’in bardaki çalışanlarla eşine yardım etmesini ister. Selim, bir gün iki çalışanla evi toplamaya giderler. Yorulup acıktıklarında hamallarla birlikte kamyonun arkasında karınlarını doyurdukları bir esnada hamal kılıklı birisi apartmana girip kapısı açık eve girerek banyodaki malzemeleri koliye yerleştiren kadını bıçakla öldürdükten sonra yangın merdiveni bölümünden kaçar. Eve ilk giren Selim’dir. Kadının meme arasındaki  bıçağı görünce alıp atar. Mahkeme süreci devam eder. Deliller aleyhinedir. Tutuklanır ve ağırlaştırılmış müebbet cezası alır. Sicilinin temiz olması ve mahkemedeki hali ile cezası 35 yıl 7 ay 15 güne indirilir. Beş yılın sonunda karşı sitesinde oturan bir adam,  bilgisayarında çocuğu için çektiği bir videoyu incelerken bahçeyi de görüntülemiştir. Bir adamın kaçış anını fark eder.  Videoyu yakınlaştırır ve bir zamanlar gazetede okuduğu bu cinayetin bu adamca işlenebileceğini düşünerek karakola gidip durumu bildirir. Selim yapılan mahkeme sonucunda gerçek katil olan kadının ağabeyi yakalanır ve Selim, serbest bırakılır. Gidecek yeri yoktur. Devletin bankaya yatırdığı parasından bir miktar alıp köhne bir otelde kalır. Burada yine yaşlı bir adamla evlendirilip ailesinden kaçan yan odadaki bir kadınla tanışır. Ancak ona mesafeli olsa da kadın,  birisine sığınmak adına Selim’e cinselliğini de kullanarak yaklaşır. Selim, bir gün ailesinin mezarlığını ziyarete gider. Dönüşte köy kahvesine uğrar. Burada babasının samimi arkadaşı yaşlı bir adam, karısının öldüğünü ve yalnız yaşadığını söyleyerek birlikte yaşamayı teklif eder. Selim kabul eder. Bu arada artık dünyanın sorunlarından kurtulup çok iyi bildiği Belgrad Ormanlarında bir yer altı evi inşa etmek ister ve planlarını yapar. Önce ikinci el triportör alır.  Kazı yapacağı bütün malzemeleri bankadan çektiği parayla satın alır. Hüsmen amcanın teklifini kazacağı ormana yakın olduğu için kabul eder ve kendisini evladı gibi kabul eder. Akşam yemeklerinden sonra kapı önündeki sedirde birbirlerine ilginç hikâyeler anlatırlar. Evlerine Kadriye isminde güzel bir kız, Hüsmen amcasına karısının vasiyeti üzerine zaman zaman yemek getirir. İkisi artık âşıktır ancak ağabeyi bunu fark edince iki arkadaşı ile birlikte Selim’i öldüresiye dövüp hastanelik ederler. İyi olduğunda motorun arkasına koyduğu malzemeler ile kimsenin uğramaya cesaret edemediği ormanın derinliklerinde haritada belirtilen Gölet’e yakın bir yerde çalıların arasında yapacağı yer altı evin yerini belirler ve inşaata başlar. Bir ayda evi yapar. Hüsmen babasının çatısında kullanılmayan nostalji malzemeleri de taşıdığında dünya ile irtibatını keser ve burada mutludur. Ne televizyon ne radyo ne de İnternet gibi hiçbir şey yoktur hayatında. Ormana girişte güvenliğin dikkatini çekmemesi için buradaki bir restoranın otoparkında üç saatliğine çalışmaya başlar. Patronu onun barda çalıştığını öğrenince bara alır. Burada eski çalıştığı günlere döner. Yine insanların sorunlarını dinler. Zengin avukat bir kadın bir gece evine götürür ve sevişmek ister. Kadının kocası hovardadır. Yurt dışı gezilerindedir. Ancak kadından şüphelendiği bir gün oyun oynar ve ikisini yatakta çıplak bir halde yakalar. Onları odadan kovup yarı çıplak bir halde bahçede kaçmaları için silahı ile bir süre korkutur. Ama kapana kısılmış gibi yalıdan çıkamazlar.  Adam, ‘katil olmaya değmez!’ diyerek, ikisini serbest bırakır. Adamın şartı Selim’i bir daha o restoranda görmemektir. Selim, işinden ayrılır ve yer altı evinde kalırken arada bir köye de gider. Kadriye ile buluştuğunda ağabeyi yine sıkıştırıp bir gün onu feci bir şekilde arkadaşlarıyla döver. Selim, kinlenir ve bunun intikamını alır.  Sevgilisinin evine eter ve iplerle hazırlıklı gider. Arka bahçeye geçmek üzereyken ağabeyi kapıdan çıkar. Burun buruna tartışırlarken eteri koklatıp onu bayıltıp bağlar ve triportörüyle yer altı evine getirir. Burada onu korkutarak ölümden beter eder. Bu durumdan sonra ağabeyi bir daha ne Selim’e sataşır ne de kız kardeşine karışır. Bu arada Hüsmen baba ölmüştür ve evi Selim’e bırakır. Selim,  ‘kimi sevdiysem ölüyor.” sitemiyle artık kendini yer altı evine kapatmaya karar verir. Buraya yerleştiğinde dünya ile ilişkisini iyice keser. Arada bir koşmak için  altı buçuk kilometrelik Neşetsuyu Parkuruna gider ve  koşanlarla sohbet eder. Yer altı evinde kitaplar okuyarak zaman geçirirken, hazineyi bulmak için tünel kazar.  Yirmi metreyi birkaç metre geçmişti ki vurduğu  kazma ile bir taş düşer.  Fenerle bakar, eski yapı izbe bir yerdir. Deliği genişletip içeri girer. İçeride birbirine sarılmış iskeletler bulur. Bir başka odaya girer yine küçük bir iskeletle karşılaşır. Feneri duvardaki bir taşa doğrultur. Taşın farklı bir duruşu vardır. Çevresini kazarak açar. Selim, aradığı hazineyi bulabilecek midir?

Not: “YER ALTINDAKİ GÜNEŞ” adlı bu eserim, 09.03 2021 Saat 13:49:00 tarihi itibariyle 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu kapsamında Telekomünikasyon Kurumu tarafından yetkilendirilen E-GÜVEN Firmasınca onaylanmıştır.

Roman Giriş Bölümü…

BİRİNCİ BÖLÜM

            Eski model bir araç Trakya’dan yola çıkmış, Rumeli türküleri eşliğinde İstanbul’a doğru yol alıyordu havaların soğuduğu 1998 yılı eylül ayının son gününde.  Hava şiddetli yağışla birlikte kararmıştı. Zekeriyaköy mevkiine gelindiğinde araç, görüş mesafesinin azalmasıyla yavaşladı. Silecekleri, bir insanın kendini sıcakta yellemesi gibi hızla çalışıyordu. Şoför, önündeki sileceğin aniden fırlamasıyla araç sağa sola hafifçe yalpaladı. Telaşlandı.  Uygun bir yere park etmek için belli belirsiz görebildiği sağ taraftaki beyaz şeritlere yakın bir süre gitti. Yanında oturan Selim, torpido gözünden aldığı bir bezle buharlaşan camı silerek babası Süleyman’a yardım ediyordu.  Araç neyse ki yavaşlayıp dörtlüleri yakarak uygun bir yere yanaşabilmişti. Selim, araçtan inip sağ taraftaki sileceği ıslanmasına rağmen söküp sileceğin fırladığı yere zorlanarak takabilmişti. Babasıyla yer değiştiler. 

Selim, yirmi beş yaşında evin tek oğluydu. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden yeni mezun olmuştu. Dedesi gibi sarışın, yeşil gözlü ve orta boylardaydı.  Oturdukları Bahçeköy semti Belgrad Ormanlarına yakındı. Tatil günleri arkadaşlarıyla birlikte orada çadır kurup birkaç gün kalırlardı.  Annesi Makbule, ev hanımıydı. Onun büyükbabası, Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye’de bulunan Rumlar ile Yunanistan sınırına yakın oturan Türklerin mübadelesinde bazı aileler ile birlikte Bahçeköy’e yerleşmişlerdi. Dedesi, Yemen’de savaşa gidip dönmediğinde karısı,  Kırcaali’deki evlerini ucuz bir fiyata satıp birikimleriyle birlikte çocuklarıyla Bulgar zulmünden kaçarak Bahçeköy’de iki katlı dış cephesi tahta ile kaplanmış bir ev yapmıştı. Evin bahçesi genişti ve içindeki ahır kapısına yakın bir yerdeydi. Burası 1800’lü yıllarda Rum köyü olarak bilinirken daha sonraları geniş bir bölümü ormanlı bir bölge olması nedeniyle Bahçeköy adını almıştı. Osmanlı döneminde I. Mahmud Sultan, Mimar Sinan’a bir kemer yaptırdığında yıl 1791’di. Sıra sıra çınar ağaçlarının olduğu bu köye önce mübadele,  daha sonra iç göçlerle gelenler yerleşerek nüfusu oldukça genişletmişlerdi.

Araç, Zekeriyaköy ile Bahçeköy arasındaki dönemeçli yolları geçerken annesi mide bulantısı nedeniyle arka koltukta uyuya kalmıştı.  Ortalığı yalnızca araçların farları aydınlatıyor,  işaret levhaları ise araçların tekerleklerinden sıçrayan çamurlarla belli belirsiz bir hâl alıyordu. Büyük bir gürültüyle etraf bir anda aydınlandığında, şimşeğin izleri karşı ormana yıldırım olarak düşürmüştü. Hızlanan yağmur, asfalt yolu sele dönüştürüyordu. Annesi, Makbule Hanım, peş peşe parlayan şimşeklerin gürültüsüyle aniden uyanıp “Bismillah!” sözü ile sildiği el izleri aralığından dışarı baktı. “Galiba cehennemde gidiyoruz,  dışarısı fena, fena!” dediği anda ölüm dönemeci denilen yere gelmişlerdi. Bir anda büyük bir gürültü kopmuştu. Arkadan hızla gelen kamyon araçlarına çarptığında kontrolden çıkıp orta kaldırıma çarpmış, ardından birkaç takla attıktan sonra tavanı yerde bir kızak gibi sürüklenerek kırk metre sonra yolun kenarında ancak durabilmişti. Araçta ses yoktu. Motordan çıkan dumanlar karayolunu kaplamış, kamyon ise ters yatmış, kasasındaki yükleriyle birlikte yolun ortasında öylece duruyordu. Şoför, kafasını tutarak kamyondan çıkıp aracın yanına geldi. Yüzü kan revan içindeydi. Şaşkın bir halde ne yapacağını bilemedi. Etrafa dağılan araç parçaları ile cam parçacıkları asfalta dağılmışlardı.    Selim, anne ve babasıyla birlikte hareketsizdi. Kamyon şoförü ağlamaklı bir halde, “Umarım yaşıyorlardır! Öldülerse ben ne yaparım? Hapse girersem, çoluk çocuğuma kim ekmek götürür?” telaşesiyle ambulansa haber vermek için yol kenarındaki beyaz levhayı aradı. Bulamadı. Yolun kenarından yürüyerek gittiğinde elli metre sonra rastlamıştı. 112’yi çevirip rakamları verdiğinde yirmi dakika sonra ambulans ve trafik ekipleri olay yerine gelmişlerdi. Yağmur hızını kesmişti. Doktor, önce Selim’e, daha sonra babası ve ardından annesinin şah damarlarını kontrol etti. Görevlilere işaret vererek, Selim’in hızla acile ulaştırılmasını istedi. “Anne ve baba maalesef…” diyerek, iki cesedin gözlerini kapattı.  Cesetler siyah poşetlere alınarak ikinci bir ambulansla hastaneye taşınmışlardı. Ambulans hızla uzaklaştığında trafik polisleri kamyonun bulunduğu yerden en az yüz metre ilerisine “Trafik Kazası!” uyarı işaret levhasını yerleştirmişlerdi. Gelen teknik ekip öncülüğündeki bir vinç,  kamyon ve aracı düzelterek uygun bir yere çekiyordu.  Temizlik görevlileri ise yolu temizleyip oluşan araç kuyruğuna yol verebilmek için uğraşıyorlardı…

Not: Romanım A4 212 Sayfa oldu. Kitap sayfası tahminen 306 sayfa olacaktır. Sonu, ikinci cild yazılacak şekilde sonuçlanmıştır. Çıktığında keyifli okumalar dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir