Bir Cücük Masalı

Hükumet 16 yıldan sonra, ekonomideki kötü gidişatın sorumlularını buldu! Tek suçlu soğandı ve onun saklandığı depolardan kulağından tutup doğruca market ve pazarlara gitmesini sağladı!

Şu günlerde fiyatlar uçtukça uçtu!  Ürünlerin yanına yaklaşmak ne mümkün? Verilen zamlar ilk gidilen pazarda eriyip gitti!  Allah’ın demir depolu otu deriz Ispanak için. O bile fiyat etiketini üstünde görmekten utanır oldu pazarlarda… Brokoli de öyle, pırasa da… Sosyal medya da bir arkadaşımız pırasanın püsküllerini saç gibi ayırıp bir de iki göz yaparak komik bir hale sokmasını görünce gülmekten kendimi alamadım!

Hükumet yetkilileri halkın bu durumunu görmüş olacak ki, seçimlere gidilen şu günlerde bir çelmede buradan yememek için marketleri denetleyerek fiyatları indirecekmiş!  Anlayacağınız emir büyük yerden gelince, yakında belediye ve maliye görevlileri marketlerin kapısına dikilecek. Artık serbest piyasa ekonomisi sanırım rafa kaldırılacak. Fiyatlara müdahale eden eli sopalı bir liberal ekonomi tarzı yaşamımıza girmiş olacak.  Yarın iktidarın sevdiği bir iki market dışında birçoğuna terörist ilan edilerek kayyum atarlarsa şaşırmayalım!

Neden pahalı yiyoruz? Hayat neden bu kadar pahalı?

Önce sizlere 1970’li yıllardaki ticaretten örnekler vereyim. Babam yayınevi sahibi olarak bir kitap basacağı zaman, maliyet hesabına şahit olmuştum.  Önce en az 5 bin adet basacağı kitabın yazar telifi, kâğıt, matbaa, vergiler gibi maliyet giderlerini toplar, ardından kendine, %25 oranında kâr, buna ilave olarak da %10 dağıtıcı payı ile ortalama %35 oranında bir maliyetle kitabın fiyatını belirlerdi. Bu durum birçok ticaret erbabı için geçerli bir kâr marjıydı o yıllarda.

12 Eylül darbesi ardından gelen Tonton Başbakanımız Özal’ın gelmesiyle, piyasa bir serbest kaldı, sormayın gitsin. Fiyatlar tıpkı orospuya benzedi!  Memurlar işini bildi! Fabrikatörler ürettiklerine, esnaflar da sattıklarına kârları yükledikçe yüklediler. Siz deyin yüzde yüz, ben deyim, belki de iki yüz!  Paraya para demeyenler şu gün olduğu gibi altlarına cipler çektiler. Dükkân üstüne dükkan açtılar. Millet, piyasa araştırmasını yapmayı beceremedi. Üşendi…  Genelde gittikleri AVM’lerin kiraları dolarla olduğu için ürünler pahalı da olsa önemsemediler.  Çoluk çocuk, ‘ille de markalı ürün’ diye diretince, ebeveynler,  elleri mahkûm aldılar. Hem de marka marka… Ürünleri alanlar, “Markadır. Mutlaka fiyatı da pahalı olacaktır.” diye övünüp çevresine hava attılar. Nasıl olsa kasa önlerinde kartlar cırtlayıp duruyordu!  Zamanla borçlandıkça borçlandılar. Esnaflar, bu arada çok keyifliydiler.  Hükumet bunu görünce, ‘bu millet azdı. Ben onlara üç buçuklu bir zam vereyim de aklı başına gelsin”’ deyince, zaman geldi, ücretler bu alışverişlere dayanamadı öldü!  Bir saniye üç buçuklu zamlar deyince aklıma Neyzen Tevfik’in hayatla ilgili bir şiiri geldi. Onu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hayat, üç buçukla dört arasındadır;
Ya üç buçuk atarsın,
Ya da dört dörtlük yaşarsın..
Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer;
İçsen de tükenir, içmesen de..
Bu yüzden hayattan tat almaya bak.
Çünkü;  yaşasan da bitecek, yaşamasan da.

Ruhuna Fatiha dedik piyasanın!  Neyzen Tevfik, ‘hayattan tat almaya bak’ dediğinde soğanın fahiş fiyatlarda seyredeceğini  bilir miydi? Yaşasaydı, ne yazardı, tahmin edebiliyorum!

Nerede kalmıştık?  Evet, ‘alışverişlere dayanamayan ücretler demiştik.’ Zaman geldi, ücretler yetmeyince yeni alınan kredi kartıyla diğer kredi kartlarındaki borçlar ödendi. Öyle bir gün geldi ki, artık borçlar ödenemez hale gelince açtığımız kapıların karşısında icra memurlarını gördük. Toplum bunalıma girdi. Rakı içti, kesmedi. Bağırıp çağırdı, olmadı. Doktorların kapısını aşındırdı. Anti- deprasan ilaçlarını kutu kutu içti.  Bir süre uyuşuk uyuşuk gezip dolaştı.

Sonra neler oldu?

Bizler bunları yaşarken, hükümet oyları kapmak için betona hazineyi boşaltı. Köprüler yapıldı, altından seller aktı… Şehir hastaneleri yapıldı, hasta odaklı. Yollar yapıldı bol şeritli…  Metrolar yapıldı deniz altından gitmeli…  Kiralık araçlar bollaştı devret dairelerinde… Korumalar vızır vızır caddelerde dolaştı… Bunlar için ne lazımdı?  Bol bol dolar… Çünkü ihalecilere söz verilmişti yıllık bazda müşteri için…

Hazineye para lazım oldu bol bol… Vergiler arttı,  sigara, içki, benzin gibi dolaysız ürünlere. Bir anda hepimiz iki ayaklı vergi memuru oluverdik! Gak öde guk öde!

Sonuç?

Emme basma tulumba gibi paralar aktıkça aktı devlete… Oradan da ihalecilere… Merkez Bankasındaki dolar rezervi bile dayanmadı bu duruma.  Dolar bir ara fırlayınca, hepimiz şok olduk! Esnaf da zam yaptı ürünlere… Hâl böyle olunca hükumette boş durmadı.  O da Doğalgaz ve elektriğe hoop… Yüzde kırklı okkalı zamlar yapılınca esnaf ve millet zaten borçlu bir halde ne yapacağını şaşırdı. Maliyet girdileri bir anda ikiye katladı.  Çiftçiler ise borçlarını ödeyemeyince ürettikleri para etmedi. Bazıları bunu protesto etmek için traktörlerine yükledikleri ürünleriyle bankaların önünde ürünlerini döktü. Haykırdı. Küstü. Üretmedi.

Sonra?

Birçok üründen sonra soğan da fahiş fiyatları görünce,  hükumet çareyi ithal etmekte buldu. Fabrikalar, üretmek için ara mallarını dolarla ithal etmeye devam etseler de doların yükselmesi hesaplarını alt üst etmişti. Doğalgaz, elektrik maliyetlerini büyük oranda etkileyince bu kez ürettiklerini satamadılar.  Hükumet bunu da görmüş olacak ki, beyaz eşya, otomobil gibi ürünlerin ÖTV oranları düşürdü. Ama bu da çare olmadı. Çünkü piyasada para kalmamıştı.  İhracatçıların yurt dışı piyasası da daralınca büyük firmalar başta olmak üzere birçok şirket konkordatolar ilan etmeye başladılar.

Hükumet şimdi ne yapmak istiyor?

Soğan depolarını hedef alıp eliyle bulmuş gibi basıldı. Çuval çuval soğanlar suçlu ilan edilip depo sahiplerinin ellerinden alınıp hoop… Piyasaya sürülmüştü. Bu çözüm müydü? Ne yazık ki, olmadı! Onlar zaten depolanması gereken miktarların olduğunu öğrendik. Fiyatlar çarşı pazarda yükseldikçe yükseliyordu.  Doğranan soğanlar halkın gözlerini iyice yakmaya devam ediyordu…

Peki, çözüm neydi?

Şimdi bunları yazmaya kalksam, sayfalar sürer. Hatta bir kitap bile yazabiliriz. Politikadan girer,  Adam Smith ve Keynes gibi birçok ekonomistin görüşlerinden çıkarız. Refah ve mutluluğun bir ülke için sihirli reçetesi, birçoğumuzun da bildiği gibi,  birkaç sözcük üzerinde düğümleniyor. Onlarda şunlardır. Özgür basın ve düşünce, yani gerçek demokrasi, adaletli seçim, hükumetin halka şeffaf hesap verilebilirliği, dürüst ve adaletli yönetimlerin yanı sıra dünyaya entegre olacak üretim ve kaynaklar iyi kullanılırken, israf da yapılmamalıdır her konuda…

Şimdi biraz yaklaşır mısınız? Yaklaşın… Yaklaşın… Kulağınıza bir şey fısıldayacağım.  Biz gıdalardan bahsedince, onların sağlıklı olduğu hakkında firmalar ile devlet denetlemelerine ne kadar güveniyoruz? Bunu da umarım  bir başka yazımda ele alırım.

Ertuğrul ERDOĞAN

yirmisekizocakikibinondokuz.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir