Berlin Berlin

Çalıştığım yıllarda hep hayalim bir yurt dışı seyahati idi. Kıbrıs’ı saymazsak ülke dışına ilk çıkışım olacaktı. Eşimin emekli olması ardından bu kararı verip Berlin’de yaşayan yakınlarımızın yanına gitme kararı aldık. Uçak bileti alıp hazırlıklarımızı yaptık.  Yola çıktığımızda tarih 17 Aralık 2017 idi. Atatürk Havaalanı’nda yetkililere bavullarımızı verip kontrol noktasından sorunsuz geçtikten sonra oturduğumuz bir kafede gözümüz ışıklı panodaydı.  Perona yaklaşma uyarısı ile çaylarımızdan bir yudum dahi alamadan hızla kontrol noktasına uçağı kaçırmamak için koştuk. Havalandığımızda İstanbul, uçağın penceresinden binaların birbirine girmiş haliyle taş yığını görüntüsündeydi. Berlin Tiger Havaalanına indiğimizde burasının Atatürk Havaalanından daha geri olduğuna şahit oluyoruz. Ah Almanlar dünyanın en büyük havaalanını neden yapmamışlardı, cari fazlalarının milyarca Euro verdiği durumlarda?!

            Sıraya girip okullarda öğrendiğimiz İngilizcemizle bir kadın memurun  “Almanya’ya neden geldiniz?” sorusuna yanıt verdik. Bavul kontrolleri sonrası bir kapıdan çıktığımızda bizi bekleyen yakınlarımızı karşımızda görünce sevindik.  Hasret giderdikten sonra kalacağımız baldızımızın evine geçtik. Site içindeki oldukça fazla geri dönüşüm kutularına gözüm takıldı. Apartmana girdiğimizde ilk adımı atacağımız merdivene çakılmış uyarı yazısını soruyorum. Birkaç adım sonra merdivenin daralacağı ve düşmemek için dikkatli olunması, isteniyordu. Ah şu Almanlar, insana ne kadar değer veriyorlardı!

            Hava soğuk ve kapalıydı.

            Alman denilince aklıma disiplinli çalışmaları ve makinaları gelir. Futbolu da zaten makine düzeni ile oynuyorlardı.  Biraz dinlendikten sonra dışarıyı merak edip çıktığımda apartmana girenlerle karşılaştım. Gülümseyip “Holla” diyorlardı. Burada iki âdet önemliymiş. Birincisi, karşılaştığın kişiye gülümsemek ve selam sözcüğünü bırakmakmış. Sokağa çıkıyorum, insan farklı bir ülkede olduğunu hissediyor, zira yaşadığım sokaklara hiç benzemiyordu. Gazlı sokak lambaları ilgimi çekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan bu lambalardan Berlin’de kırk üç bin adet olduğunu öğreniyorum. Henüz kar yağmamıştı ama gece görüntülerinin harika olacağını tahmin edebiliyordum. Bir sevgiliye sarılarak altında yürümek kim bilir ne romantik olurdu. Binaların görüntüsü öylesine düzenli ki, boyasız bir tane bile olmadığı gibi sokağın bir ucundan sonuna kadar cetvel gibiydi. Tahliye boruları bile bir düzen içinde gizlenmişti. Her binanın önünde mutlaka bisiklet bolluğu vardı. Yaşlısı genci gidecekleri yere bisikletleri ile gidiyorlardı.  Berlin’in düz bir şehir olması da bisiklet sürücüleri için bir avantaj olsa gerekti.  Çocuklar kaskları ile arka selede keyifliydiler.  Bir postacı kız, bisikletini uygun bir yere park edip mektuplarını kutulara bırakıyordu.  Sokak, geniş ve temizdi. Orta kısmını da değerlendirip park yapmışlar. Banklarda oturanlar ise içecekleriyle keyifli sohbetlerindeydiler.  Başıboş kedi ve köpeklere de rastlamadım. Tasmasını tutanlar cins cins köpekleri gezdiriyorlardı.

Alman Parlamento Binası

            Bilmediğiniz bir şehre ilk gidildiğinde doğal olarak insan, tıpkı bir aracın farlarına yakalanmış tavşanlar gibi ne yapacağını bilemezdi.  Daha sonra; birinci, ikinci gün derken yavaş yavaş şehrin farklı yerlerine doğru açılarak çevrenizi öğrenmeye çalışırsınız. İkinci gün sabahı, TurmStaBe’deki Wald Cafe’ye uğradım. Havanın kapalı olmasıyla içerisi yanan sarı ışıklı haliyle tıpkı Edouard Cortes’in Paris tablolarındaki yansımalarını andırıyordu. Camekâna yakın bir masada kahveyle birlikte Alman pastasını çiseleyen yağmurun romantikliği arasında dışarıyı seyrederek yiyorum. Trafik ışıklarına gözüm takılıyor. Kesinlikle insanlar yağmura rağmen işaretlere uyuyorlar. Dışarı çıkıp adımlarımı caddeye bırakıyorum. Yaya geçidine geldiğimde adımımı atar atmaz, araçlar hemen duruyorlardı. Denemek için birkaç kez tekrarladım, araçlar yol veriyorlardı. Yollar kaymak gibi, çukur yoktu. Araçla istediğiniz süratle giderken çay veya kahvenizi dökmeden içebilirsiniz! Veya bir hamile, araçta doğurmadan hastaneye yetiştirilebilirdi! Ah Almanlar! Trafik konusunda bizden hiç ders almamışlar!

Yıkılan Berlin Duvarı

            Şehirde Noel hazırlıkları yapılıyordu.  Caddeler ışıklarla süslenmiş, her taraf pırıl pırıldı. Eşim ve ablası ile otobüs durağına yöneliyoruz. Duraktaki elektronik levha dikkatimi çekiyor, Hangi otobüsün kaç dakika sonra durağa yanaşacağı yazıyordu. Takip ettim, dakikasında geliyorlardı. Baldızım otobüsten parlamento binasını gösteriyor. Bu binada Hitler de konuşma yapmış. Almanlar, dünyanın anasını ağlatan milyonlarca insanın ölümüne neden olan bu diktatörün anısını yıkalım da yeni bir bina yapalım, dememişler! Gideceğimiz yer, bir zamanlar büyük kayınbiraderimin Kurfürstendamm’da restoranı bulunduğu pazar yeriydi. Burası kalabalık ve alışveriş merkezlerinin çok olduğu işlek bir yerdi. Her ırktan insan; kimse kimseye karışmadan, eğlencelerindeydi.  İçkisini içene kimse karışmıyordu. Ah Almanlar, insan insanı incelemez mi?! Soracaksın, “Kadınların saçları neden yeşile boyanmış ve mini etek giymişler? Erkeklerin kulaklarında küpe,  kol veya bacaklarında dövmeler olur muydu?” diye!  KA-DE-VE Alışveriş Merkezine giriyoruz. Her katı sanki her bir ürüne ayrılmış ve dünyanın ünlü markaları buraya toplanmıştı. Alt katındaki bir kafede bir şeyler atıştırıp dışarı çıktığımızda yıkılan “Berlin Duvarı” numunelerini bir camekânda sergilendiğini görüyoruz. Önünde fotoğraflarımızı çekiyoruz. Buranın ünlü yıkık kilisesini görmeden olmazdı. İkinci Dünya Savaşı’nda hasar gören kilise,  savaşın izleriyle olduğu gibi duruyordu. Bu kilise, İlk Alman İmparatoru I. Kaiser Wilhelm anısına 19.yy’da Neo-Romanesk mimarisi ile yapılmış. Pazar yerinde yürürken 19 Aralık 2016 yılında kalabalığın üstüne TIR süren İŞİD’li teröristin öldürdüğü on iki kişinin anıtı önüne geliyoruz. Herkesin mum bıraktığı yerde saygı duruşu ile ölenlere dua ediyoruz.

            Gecenin ilerleyen saatlerinde Berlin’in altını bir örümcek ağı gibi kaplayan U-Bahn denilen yer altı treni ile dönüyoruz. Girişte bizdeki gibi güvenlik kontrol edecek düşüncesiyle merdivenleri iniyorum. Kimse yok. Herkes bir makinaya geçip biletini alıyor ve yanındaki makinaya da iptal ettirerek trenini bekliyordu. Bir kural olduğunu öğreniyorum. Eğer trende biletsiz yakalanırsanız, altmış Euro cezası varmış ve bu hareketiniz sizin vatandaşlık sicilinize de işliyormuş. Bir Alman, şu prensibi edinmiş: “Ben bir hata yaparsam bir gün mutlaka hatam karşıma çıkar.” Ah Almanlar, bizden öğrenecekleri çok şey var!

Berlin Metrosu

            Ertesi sabah erkenden uyanıp caddedeki Türklerin işlettiği bir markete uğruyorum. O ne çeşit! Sanki bütün dünyanın ürünleri bu markette toplanmış!  Fiyatlara bakıyorum. Euro bizde 4.55 Tl olduğunda kıymanın kilosu 5 Euro olması ilgimi çekmişti. Hesapladım, 23 TL’ye denk geliyordu.  Onlar da asgari ücret 1500 Euro iken ve çalışanların yüzde 6’si asgari ücret aldığı bir ortamda bizde neredeyse 15 milyona yaklaşan çalışanların yarısı 1404 TL net asgari ücretle geçiniyorlardı.  Yani,  308 Euro asgari ücret… Bu asgari ücretle bizde kıymanın kilosu 40 TL! Ah Almanlar kim bilir bizleri nasıl kıskanıyorlardır! Şimdiki son kurlar üzerinden hesap yaptığınızı hisseder gibiyim!

Almanlar bisiklet sevdalısı

            Bir başka gün adımlarımı TurmstaBe’nin (Cadde) karşı sokağına doğru yönlendiriyorum. Kaybolmamak adına hedef noktam,  “Baran Döner Station” Birkaç sokak sonra karşıma geniş bir nehir çıkıyor.  Levhaya bakıyorum, “Spree” yazıyor.  Havel Nehrinin bir kolu da olan dört yüz kilometrelik bu nehir, Çekya’ dan sonra  kırk altı kilometresi  Berlin’den geçiyor. Bu nehrin yüz seksen iki kilometresinde gemiler gidebiliyormuş. Temiz bir nehir. Kıyısındaki kafelerden birisine oturup nehri seyrederek çayımı yudumluyorum. Ağaçlar yapraklarını sararmış bir halde bırakarak nehre karışıyordu. Romantik bir ortam beni oldukça keyiflendirmişti.

Spree Nehri

            Dönüşümüze yakın bir zamanda küçük kayın biraderimizle birlikte Polonya sınırındaki bir pazar yerinden bir şeyler almaya gidiyoruz. Sınır dedimse öyle polis kontrolü filan yoktu.  Bir semtten semte gider gibi alacaklarımızı alıp dönmüştük. Almanya’da polis görmedim desem yeridir. Özgürlüğü iliklerime kadar hissettim. 

Noel zamanı

            Yeni yıla büyük kayın biraderimizin oğlunun evinde hep birlikte toplanarak girdik. Keyifli bir gecenin ardından saat yirmi dört olduğunda sokağa indik. Her taraf rengarenk havai fişeklerinden ışıl ışıldı.  Nasıl bizde Kurban Bayramında acemi kasaplar sağını solunu kestirip hastaneye gidiyorlarsa,   buradaki kutlamalarda da havai fişekten evi yananlar ile kazalardan hastaneye kaldırılanlar oluyormuş. Keyfimi bozan tek bir olay oldu. O da yukarı katlardan naylona konulup atılan suyun omzumda patlayan soğukluğu ile her tarafımın ıslanmasıydı. Bu da nazar olsun diyerek Türkiye’ye döndüğümüzde uçakta Berlin’in özgürlük tadı damağımda kalmıştı…

Ertuğrul ERDOĞAN

17 Aralık 2021

Comments are closed.