bir zamanlar iki ülke vardı. Kurşunlar,  yüreklere karşı, ikisi de birbirine düşmandı. askerlerinden birinin adı Mehmet, diğerinin Markov. Silahların gölgesinde gökyüzünde uçuşan kuşları, özgürlüğün mavisine karışmıştı. hangi kafesin demiri ve hangi sınırın dikenli telleri, engelleyebilirdi, kuşların olmayan milletini? Ertuğrul Erdoğan Mart 2014

Yüzlerin gülmediği, alın terinin toprakla buluştuğu, kömür tozlarının insanları savurduğu, yaşamın karalara bağladığı Soma’da şimdilerde ocaklarında yas var. Anaların elleri ölen evlatları için havada. İsyan kimeydi? Tanrıya mı, yoksa maden ocaklarında önlem almayanlara mıydı? Eğer isyan Tanrı’ya olsaydı, Tanrı hiçbir zaman kullarına “Birbirinizi öldürün, yaptığınız işlerde önlem almayın, işinizde hilekârlık yapın, doğayı kirletip, dere kenarlarına ev yapın veya eksik malzeme kullanarak evleriniz depremde yıkılsın” demezdi. O bir anne… Yaşamında hem …

Yorganını kafasına kadar geçirse de sokakta yürüyen atın nal sesleri Müge’nin içini bir tuhaf etti. Uykusunun en tatlı yerinde bu sesi duyar duymaz, kulağının birisini yastığa gömüp diğerini ise eliyle kapattı. “Ya sabır!” çekerek yatağının içinde bir solucan gibi büzüşüp öylece kalakaldı.  Çongara Fasulye! Çongara Fasülye!” diye atının kayışını tutarak avazı çıktığı kadar bağıran satıcının sokaklarından uzaklaşmasıyla Müge,  biraz olsun rahatlamıştı. Müge, küçük bir inatlaşma ve ardından gelen karşılıklı kaprislerin …