İlk Ses Gazetesi (İzmir) Röportajım

Edebiyatın tek dili vardır o da ‘Sevgi’dir

Yazar Ertuğrul Erdoğan ile kitapları ve edebiyat üzerine konuştuk. Yazar, ayrıca kendi websitesinde farklı ülkelerden edebiyatçılar ile röportaj yaparak yayınlıyor

Röportajımın gazetedeki linki:

https://www.ilksesgazetesi.com/haberler/kultur-sanat/edebiyatin-tek-dili-vardir-o-da-sevgidir-94302?fbclid=IwAR0aTR0-O0DElsSMGKPZ3A8S0dXzDBfTRvZAwJajc_mkzUb47dzSejaZH2E

ONURHAN ALPAGUT-RÖPORTAJ
Ankara doğumlu Yazar Ertuğrul Erdoğan ile kitapları ve edebiyat üzerine konuştuk. İlk kitabı ‘Vallahi Öptürmem’ ile okurlarının karşısına çıkan Erdoğan, ardından ‘Mor Gözdeki Hüzün’ ve ‘Sonrasız Kadınlar’ı yayınladı. Yazdığı kitaplarda ezilen insanların öyküsünü ve toplumsal olayları anlatan yazar, bu konuda ünlü edebiyatçı Kemalettin Tuğcu’nun etkisinin büyük olduğunu söyledi. Yazar kimliğinin dışında gazetecilik de yapmış olan Erdoğan, diğer yazarlardan farklı olarak kendine ait websitesi ertugrulerdogan.com’da farklı ülkelerden edebiyatçılar ile röportaj yaparak yayınlıyor. Son olarak ‘Corona Yazlığı’ adlı çalışmasını tamamladığını dile getiren yazar, kitabın düzeltmelerinin tamamlandığında yayınevine gönderilmeye hazır hale geleceğini ifade etti.

Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
1958 Ankara doğumluyum. 1968-1980 yılları arasında Ankara Cebeci’de babamın kurduğu ve o yıllarda Hasan Hüseyin Korkmazgil, Fikret Otyam, Simone de Beauvoır gibi birçok yazarın da aralarında bulunduğu otuz altı yayın veren Doğan Yayınevimiz ile 1978 yılında yayınevimizin altında kurulan matbaamızda çalıştım. 12 Eylül darbesinin birkaç gün sonrası, depomuzdaki dört kamyon kitaplarımız ben askerde iken ailemin onları bir gecede yırtıp SEKA’ya göndermesi ile yayıncılık hayatımız sonlandı. Askerden sonra bazı matbaalarda dizgi operatörü olarak çalıştım. Daha sona 1982 yılının ağustos ayında anlaştığım Ordu şehrinin mahalli gazetesi “Karadeniz 52”de gurbet koşullarında çalıştım. Hürriyet muhabiri Erol Ataşan’ın ölümü nedeniyle gazeteye “Ağlayan Tuşlar” başlıklı bir anı yazısı yazdım. Yayın yönetmenimiz yazımı beğenince birkaç gün sonra kadrosu boşalan Tercüman ve Bulvar gazetelerinin muhabirliğini teklif etti. İlk kez gazeteci olmanın hevesi ile kabul ettim. Daha sonra 1983 yılının Ekim ayında bir kamu kurumunda göreve başladım. 2 yıl gazetecilik yaptım 28 yıl gibi yaşadım. 28 yıl memurluk yaptım 2 yıl gibi yaşamadım. Çalışırken 2002 yılında denemeler yazmaya başladım. İlk roman çalışmamı matbaacılık tekniğim ile bir adet kitap haline getirdim. Ondan “Mor Gözdeki Hüzün” adlı romanım doğdu.

Edebiyat ile nasıl tanıştınız? Çevrenizin bu bağlamda etkisi ne düzeydeydi?
Edebiyatla tanışmam da yayınevimizin olması mutlaka etkili olmuştur. 10 yaşındayken kitaplarla tanıştım. Kitapçı dükkanımızda satılan Teksas Tommiks gibi çizgi romanları ile ilk okumalarım oldu. Daha sonra Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarındaki hikayeler, beni ezilen insanları yazmaya yönlendirdi. Yaşım ilerledikçe artık dünya klasikleri derken kitap okuma alışkanlığını kazandım. Ayrıca; Hasan Hüseyin Korkmazgil, Sevgi Soysal, Fikret Otyam ve birçok SBF Öğretim Görevlilerinin yayınevimizde babamla yaptıkları sohbetlere kulak misafiri oldum. Aralarında İlber Ortaylı, Muammer Aksoy gibi birçok yazarın eserlerini düzeltmek için babam veya kardeşlerimle karşılıklı okuduktan sonra onların evlerine götürürdüm. Ayrıca matbaamızda ustalarımızı izleyip çıraklık yapmadan dizgi ve baskı makinalarını kullanmayı öğrendim. Dizgi makinesinde birçok yazarın orijinal yazılarını dizerken de bilgi dağarcığıma çok şeyler kattım. Bunu gazetecilik sürecimde de pekiştirdim. Bütün bunlar edebiyat yaşamıma oldukça olumlu katkılar sağlamıştır.

Farklı ülkelerden edebiyatçılarla röportaj yapıyor, dergilerde yayımlandığı gibi websiteniz de yayınlıyorsunuz. Bu fikir nasıl doğdu? Kaç kişiyi röportajlarınızda konuk ettiniz?
Sanırım yazarlığımı devam ettirirken gazetecilik yönümü hiçbir zaman bırakmamış olacağım ki, böyle bir fikir birden aklıma geldi. Farklı şeyler yapmayı çok seviyorum. Bu da gazeteciliğin ruhunda vardır. Her muhabir veya gazeteci de biraz olsun ego vardır. “İlk haberi ben yapayım” isteği her zaman olmuştur. Kübalı bir arkadaşımla edebiyat sohbetleri esnasında kendisine sorular sorarken, neden bir röportaj yapmayalım dediğimde teklifimi kabul etti. Deliler Teknesi Edebiyat Dergisi yönetmeni Aydın Şimşek ile konuyu görüştüm ve dergide sürekli yayınlamayı kabul edince sorularımı hazırladım. Şu anda Küba, Japon, Hırvat yazarların röportajları yayımlandı. Sıra Hindistan’da. Ardından Afrikalı bir yazar ile Şilili diktatör Pinochet’in gazabına uğrayıp ülkesini terk ederek Avustralya’ya iltica eden bir Şilili şair var. Amacım ülkeler arasındaki edebiyatı kaynaştırmak. Ve güzel de yol alıyorum. Japon yazara Barış Manço’yu tanıttım ve şu anda “Kara Sevda” şarkısını çok dinlediğini söylüyor. Edebiyatın tek bir dili vardır, o da “sevgi”dir. Hangi dilde yazarsanız yazın, hep aynıdır gülümsemesi. Bu röportajlarım her kıtayı dolaşacak. Bakalım nereye kadar götürebileceğim. Google çevirinin oldukça faydasını görüyorum ve yazarlarla çok iyi anlaşabiliyorum.

Bugüne kadar yazdığınız kitaplardan sonuncusu detaylı bir biçimde olmak üzere bize söz eder misiniz?
İnsanların dinle, siyasetle ve şirketlerce aldatılmasını konu ettiğim ilk kitabım, “Vallahi Öptürmem” çabuk tükendi. Ardından kadın şiddeti konulu “Mor Gözdeki Hüzün” romanım yayımlandı. Daha sonra bir yönetmen sosyal medya üzerinden FOX TV’de “Sonrasızlar” adlı bir dizi yapacaktı ve benden kadın şiddeti üzerine bir numune öykü istedi. Yazıp gönderdim. Beğendi, On üç adet daha istedi. Onları da yazıp gönderdim. Ancak, yönetmen, TV yönetimi ile anlaşamadığını söyleyince, ben de bunu 30 öyküye çıkartıp “Sonrasız Kadınlar” adı altında kitaplaştırdım. Şu anda piyasada bitmiş de olabilir. Peşinden mülteci konulu “Kavanozdaki Böcekler” adlı roman çalışmamı bir yayınevi beğenip İstanbul’da sözleşme imzaladım. Ancak yayınevi el değiştirip “Bilimsel eserler yayınlayacağız” deyince, kaldı. Yazmaya devam ettim. İzmirli bir doktor ile Diyarbakırlı bir doktorun ilginç gelişen aşklarını yazdığım “Elma Şekeri” ve Türkiye gerçeklerini bir apartmana sığdırdığım, kurgusunun ise bir ağanın ölümü ile karısının katilini 40 yıl arama sürecini işlediğim “Tirşe Rengi Apartman” romanlarını yazdım. Diyeceksiniz ki yazdınız da neden basılmadı? Buna da değineceğim. Bir askerin prematüre doğan bebeğinin beyinciğindeki uru aldırmak için yaptığı büyük mücadeleyi konu alan “Kuvöz Operasyonu” romanımı da tamamladıktan sonra korona sürecinde günlükler tutarken, aklıma bir anda korona romanı yazmak geldi. Bir ihtiyar adamı huzurevinden alıp öğrencilerin olduğu bir aparta yerleştirdim ve öğrenciler gidince oradaki korona yalnızlığı sürecinde parkta tanıştığı aşkı ile korona sürecini de ele alarak yazdım. Şu sıralar düzeltmelerdeyim. Romanımın ismini de yazar dostum Mario Levi, “Corona Yalnızlığı” olarak belirledi. Bunca roman neden basımı bekliyor? Sorusuna gelince, bir yazar arkadaşım yazdığı bir eser için ünlü bir yayınevi ile görüşmüş ve ona şu söylenmiş: “Biz esere değil, yazarın ününe bakıyoruz.” Olay budur şu andaki Türkiye’mizin edebiyatında! Sorun değil, ben üretmeye devam edeceğim. Bu yoldan dünyada birçok ünlü geçmiştir. Belli olmaz, belki de öldükten sonra eserlerimi basmak için sıraya girerler…
Koronavirüs pandemisinde günleriniz nasıl geçiyor? Neler yapıyorsunuz?
Korona günlerinde toplumu düşündüğümüzden ailece kendimizi mümkün olduğunca eve kapattık. Taksit taksit sokağa çıkma yasağının faydalı olacağını hiç düşünmedim. İlk başlarda 14 günlük izole durumunu Türkiye genelinde uygulamış olsaydık belki de bugün, daha iyi sonuçlar alabilirdik. Konuyu dağıtmayayım. Yazar ne yapar? Yazılarıyla meşgul olur. Daha sonra ev hali, maskeli ve sosyal mesafeli alışverişler vesaire… Roman çalışmalarımı tekrar gözden geçiriyorum. Popüler edebiyat dergilerine yazılar yazıyorum. Bu arada dünya yazarları ile röportajlarıma devam ediyorum. Geceleri sosyal medya üzerinden “Gece Yarısı Yazıları” adı altında her gün bir konu belirleyerek yazıp onu yayınlıyorum. Bunları da ileride kitap haline getirmeyi düşünebilirim. Bol bol okuyorum.

Herkesin eve kapandığı şu dönemde kitap okuma oranında artış olduğu söyleniyor siz buna katılıyor musunuz?
Okumak kişi için bir alışkanlıktır. Yemek içmek gibidir. Bunu kazanmayanlar eğer evde kaldıkları sürede birilerinin önerisi ile mecburen okumaya yöneldilerse, bu ülke kültürü açısından büyük bir kazançtır. Bu istatistiği, yayınevleri ile kitap satan siteler belirleyecektir. Onlar toplu bir istatistik verdiler mi, onu göremedim. İranlı Şair Sadi “Ne kadar çok okursan oku bilgine yakışır şekilde davranmazsan, cahilsindir” demiştir. Şimdi toplum olarak sosyal mesafe ve maske konusunda ne kadar bilinçli davranıyoruz? Bunu çevremizdeki insanların kültürel davranışlarında gözlemlediğimizde okuma oranında artış olup olmadığını daha iyi anlamış oluruz.
Edebiyatta varmak istediğiniz bir uç nokta var mı?
Edebiyatın uç noktası olmaz. Yazar ölünceye kadar sağlığı el verdiğince kalem oynatmalı ve beyin ile gözlerinin hakkını vermelidir. Söylediğim gibi ben toplumsal olayları dile getirmeyi kendime borç edindim. Çünkü insanların sorunları dünyada minimize edilmediği sürece, mutluluk kavramı insanlar için göreceli olacaktır. İnsan dedim, çünkü “insanım” diyebilen, başkalarının açlığından, bir ülkedeki orman yangınından, bir hayvanın ölümünden, doğanın tahrip edilmesinden rahatsız olandır. Eserlerim ne zaman çıkar, bilemiyorum. Sanırım yayınevleri demlenmemi bekliyorlar veya ünlü olmamı! Bilmiyorlar ki, eserler çıkmadan yazar nasıl ünlü olsun da size yeni yeni eserler gönderebilsin. Ben sipariş usulü yazan yazarlardan olmadım ve olmayacağım da!
Günümüz Türkiye’sinde edebiyata, sanata ve sanatçıya değer verildiğini düşünüyor musunuz?
Güzel bir soru. Tek kelime ile “hayır” diyeceğim. Sanat özgür yapıldığı sürece anlam kazanır sanatı sevenlerin gözünde. Tarihte olduğu gibi günümüzde de sanatçılar bedel ödemeye devam ediyor. Dikkat edin eğer iktidara, ritüelliğe veya mafya türü oluşumlara karşı eserlerinizde muhalif olmuşsanız, sevilmezsiniz ve takibe alınarak sizi susturmanın yollarını ararlar. Hapse atarlar, sürgüne gönderirler. Kalemleri tutan ellerle birlikte kırmak isterler. Çünkü onlar kendilerini destekleyenlerin uyandırılmasını hiçbir zaman istememişlerdir. Bu tarihten gelen gerçek bir olgudur. Sanatçıya verilen desteğin, iktidarların bakış açısına bağlı olduğunu düşünüyorum.
Yeni bir kitap hazırlığınız var mı?
Bekleyen roman çalışmalarım, yayınevlerinin kaprislerini bir kenara bıraktığında okurlarıyla buluşacaktır. Son yazdığım “Corona Yalnızlığı” roman çalışmamın şu sıralar bazı yazar ve sıkı okur dostlarımla düzeltmelerini yapmaktayım. Tamamlandığında yayınevlerine göndereceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir